İçeriğe geç

Beyin – Evren İlişkisi

Teşbih: Anlamı güçlendirmek amacıyla, aralarında ortak nitelik bulunan iki varlık ya da kavramdan, ortak nitelik yönünden güçlü olandan zayıf olana aktarma yapmasıdır.

Google’ da arattığınız zaman kolayca bulabileceğiniz bir tanımla başladım. Nedir teşbih(benzetme)? Tanımdan yola çıkarak incelendiğinde benzetme, amacı anlamı güçlendirme, bir konu ve ya objenin ya da herhangi bir şeyin daha açık bir şekilde anlaşılabilmesi için kullanılan bir edebi sanattır. Peki nasıl ulaşır amacına, nasıl daha iyi anlamamızı sağlar? Bu da elbette beynimiz ile alakalıdır. Beyinlerimizin görsel zekâ kapasitesi sözel kapasitesine göre daha kuvvetlidir. Bu yüzden beyin duyduğu cümleleri, kelimeleri, harfleri kendince zihnimizde canlandırarak anlamaya çalışır. Her sözcüğün beynimizde çağrıştırdığı farklı şekiller, resimler vardır. Aslında Arapçada bu kelimeyi tam anlamıyla karşılayan bir kelime var: tasavvur. Göz önüne getirme, hayal etme, zihinde canlandırma anlamlarına gelen bu sözcüğün ‘tasarım’ anlamı da mevcut. Tasarım manasına gelen tasavvur esasında bu konu ile doğrudan bağlantılı. Beynimizin tasarımlarından bahsediyoruz. Kendi tasarımlarımızdan… Kendi musavver dünyamızı oluşturuyoruz. Bu yüzden benzetme yaparken de dünya üzerinde yaşanmış ve ya yaşanabilecek objeler kullanıyoruz. Çünkü beyin ancak daha önce hafızasına kaydettiği görüntülerden esinlenerek tasarımlar, canlandırmalar yapabilir. Kelimeleri günlük hayatımızla bağdaştırıyoruz aslında, onların bir karşılığı olduğunu bilmek istiyoruz.

Bugün sizlerle beraber yapacağımız şey de bu ama bu sefer benzetme, dünyamız ile sınırlı kalmayacak. Bu sefer sınırını hiç keşfedemediğimiz iki sözcüğü benzeterek anlamlandırmaya ve çözümlemeye çalışacağız.

Beyin ve Evren. Biraz ironik aslında. Sizlere kendi beyninizi kullanarak beyninizi tasarlamanızı isteyeceğim. Bu tasarlama işini gerçekleştirebilmek için de içinde yaşadığımız, nefes aldığımız, var olduğumuz evreni kullanmaya çalışacağım.

Bildiğiniz üzere evren Big Bang adı verilen büyük patlama ile var oldu ve bu patlama nedeniyle sonsuz bir genişleme evresine girdi.(Genel kabul edilen görüşe göre) İnsanlık ise bu patlamadan milyon yıllar sonra var oldu. Sonrasında gelişerek uzayı gözlemlemeye başladı ancak uzayın sınırından gelen hiçbir foton yakalayamadı. Açık ifade ile uzayın sınırına asla ulaşamadı. Çünkü teknik olarak bir sınır bile yok aslında. Sınırı sürekli olarak değişen bir varlığın sınırından bahsedilemez. Bu sınırı yakalamak ancak büyük patlama ile birlikte yaratılmış olmamız ile sağlanabilirdi.

Yine bildiğiniz üzere beyin, sperm ve yumurta hücrelerinin birleşmesi ile oluşan zigotun olgunlaşması ile var oldu. Büyüdü ve gelişimini tamamladı fakat bu işin fiziksel evresi. İşte benzetmemizin ilk bölümü geliyor. Biz insanlar hayata gözümüzü açtığımız andan itibaren yani gözlerimizin içindeki foto reseptörlerin ilk fotonu yakaladığı andan itibaren bu görüntüleri biriktirmeye, işlemeye ve yorumlamaya başladık. Bu olay yıllar boyu sürdü ve hiç bıkmayan usanmayan beyin sürekli genişlemeye, gelişmeye devam etti. Tıpkı evren gibi…

Yıllar boyu duyduğumuz bir laf vardır: “Yav biliyon mu biz aslında beynimizin %2’sini kullanıyoz. En son Einstein %5’ini kullanmıştı. O da neler yaptı gördün.” Buradan yola çıkarak “Acaba beynimizin %100’ünü kullansak neler yapabilirdik?” tartışmaları ortaya çıktı. Bir sonuca varıldı mı peki? Hayır. Neden? Çünkü beynin bir %100’ü yok ki. Bence tıpkı evren gibi beyin hakkında da sınır kavramından bahsedilemez. Beyin sürekli gelişir çünkü. Sen ne kadar uğraşırsan, çabalarsan, öğrenirsen, gezersen, görürsen beyin o kadar ilerler. Sonsuzdur…

Şimdi benzetmenin bir sonraki boyutuna geçelim.

Evren hakkında bu kadar konuşmuşken yıldızlardan bahsetmemek kabalık olur değil mi? Bu yıldızları beyninizdeki sinir hücreleri, nöronlar olarak düşünün. Sayamayacağımız kadar nöron ve sayamayacağımız kadar yıldız. Üstelik hepsi mükemmel bir düzen ve nizam içerisinde birbirleriyle iletişim kurarcasına çalışıp görevlerini yerine getiriyorlar.

Ya da nöron benzetmesini unutup olayı dil-düşünce ilişkisi çerçevesinde değerlendirelim. Bu sefer her bir yıldızı kelime dağarcığınızdaki her bir sözcük olarak düşünün. Her bir sözcük bir yıldız ve her bir yıldız yeni bir hayat… Doğum. Yaşam. Ölüm.

Bir örnek üzerinden ilerlemek daha isabetli olur sanırım. 1984 romanında devletin o dönemki iktidarı ne yapıyordu bir hatırlayalım. Yenisöylem adında bir sözlük oluşturmaya çalışıyorlardı. Peki, bu sözlüğün temel prensibi neydi? Kelimeleri azaltmak. Aynı anlama gelen farklı kelimeleri kaldırıp onların yerine hepsini birden kapsayacak tek bir kelime oluşturmaya çalışıyorlardı. Kelimelerin insan beyninde oluşturduğu farklı anlamları yok etme gayreti içerisindelerdi.

Amaçları neydi o halde? Elbette insanları daha iyi yönetebilecekleri bir dikta rejimi oluşturmak. Çünkü baskıcı bir rejim insanları ancak bu şekilde fikri faaliyetleri çökerterek, eriterek yönetebilir, istediğini yaptırabilir. O zaman neden kelimeler? Neden dil?

Bir örnek vereyim mesela. Arapça’nın Türk dili üzerinde etkili olduğu dönemlerde dilimize geçmiş ama günümüzde yok olmaya yüz tutmuş, varsa da genellikle insanların biliyorum havası atmak için kullanmaya çalıştığı bir kelime var. Maşuk ve bir de âşık. İkisi arasındaki farkı ayırt edebiliyor musunuz? Maşuk kelimesini insan her duyduğu zaman aklında farklı anlamlar oluşur, farklı diyarlara alıp götürür insanı. Çünkü içi doldurulmuştur bu kelimenin. (Bu yazıda amacımız Arapça hayranlığı göstermek değildir yanlış anlaşılmasın) Her gelen edebiyatçı, âlim, mütefekkir farklı manalar yüklemiştir bu kelimeye. Ağırlık kazanmıştır artık. İnsanı kendine çeker. Kullanması hoşnut eder. Öteki tarafta ise âşık. “Sen âşıksın arkadaş!” ya da “Oğlum bizim filanca âşık olmuş haberin var mı?” gibi cümlelerdeki anlamı dışında başka manalara gelir mi? Geliyorsa bile ben daha tecrübe edemedim herhalde. Kant bir sözünde “Bir millete verilebilecek en büyük tahribat dilini yozlaştırmaktır.” der. İşte bu tam bir yozlaşmadır. 1984 romanındaki iktidarın yapmaya çalıştığı şey de budur. Her bir kelime ile farklı şekillerde düşünebilmek yerine tek bir kelime ile tek bir şekilde düşünmek. “Hiç düşünme daha iyi(!)” demezler mi adama?

Aksi halde düşünebilen insan içinde bulunduğu rezil durumun farkına varır ve bu fikirlerini insanlarla paylaşarak onları da kurtarmaya çalışır. Giderek yayılan bu fikirler etrafında yüksek nüfuslu insan topluluklarından oluşan ciddi bir muhalefet kitlesi oluşturur. Devrim denilen olay budur esasında. Rejimin korktuğu en büyük şey. Halkı karşılarına almayı göze alamaz hükümetler, diktatörler. Bu yüzden onları uyutmaya hayatlarının mükemmel bir şekilde devam ettiğine inandırmaya çalışırlar. Bunu gerçekleştirebilmenin en iyi yöntemi ise insanlara at gözlükleri giydirmektir yani sözcükleri tüketmek, dilleri yozlaştırmak.

Her bir yıldızı bir kelime olarak düşünmüştük. Şimdi, benzetmenin bu boyutunu tam anlamı ile anlayabilmeniz için şunları yapmanızı istiyorum:

Kendinizi evrenin dışından Dünya’ya bakıyormuş gibi hayal edin ama sadece Dünya’ya bakıyorsunuz. Sonra açıyı biraz daha genişleterek Samanyolu Galaksisi’ ne bakın. Şimdi Andromeda’yı da kadraja alın.

Her seferinde daha geniş açıdan bakarak parçaları birleştiriyoruz. Kendimizi keşfediyoruz. Her gün kadraja yeni bir yıldız daha ekliyoruz. Yani her gün yeni kelimler öğreniyoruz. Her kelime bizlere yeni bakış açıları kazandırıyor. Ufkumuzu genişletiyor. Yeni keşiflerin önünü açıyor…

Her gün o büyük resmi görmeye bir adım daha yaklaşıyoruz. Belki bana çok karamsarsın diyeceksiniz fakat bence o resmi de hiçbir zaman göremeyeceğiz. Her zaman o resmin bir parçası olarak kalacağız. Önemli olan nokta da bu aslında. Hiçbirimiz dünyayı kurtaracak “O” kişi değiliz. Bunun bilincinde olmalıyız. Bizler o büyük resimdeki parçalarız ve yaşadığımız hayatta, toplum içerisinde sahip olduğumuz bu mevkilerin hakkını vermek için tüm gayretimizle çalışmalıyız. Bu sözler, kapasitemizi küçümsemek, hayal gücümüzü daraltmak ya da bizleri karamsarlığa sürüklemek için söylenmiş sözler değil aksine tüm bu bileşenleri realite ile birleştirip somut adımlar atarak ilerleme mantalitesini benimsetmek için söylenmiş sözlerdir.

Son olarak şu sözlerle bitirmek isabetli olur sanırım: Büyük resimdeki yerimiz neresi olur, nasıl bir görevimiz olur, bize ayrılan parçayı doldurabilecek olgunluğa erişir hatta diğerlerine ilham verecek kapasiteye varabilir miyiz bilmem ama emin olduğum bir şey var: Ne olursak olalım yeni nesillere ışık tutmaya devam edecek, gelişecek, büyüyecek, keşfedecek ve onlara yol gösterici olarak hizmet etmeye devam edeceğiz…

08.10.2017

Toplam Kullanılan Oy: 2
Tarih:Misafir Yazarlar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir