İçeriğe geç

Bilim Tarafsız mıdır?

Bu soruyla ilk defa üniversite birinci sınıfın ikinci döneminde aldığım Türk dili dersinde karşılaştım. Sorunun bağlamını, hangi konu üzerine sorulduğunu hatırlayamıyorum ancak hocanın soruyu sorduktan sonra verdiği cevabı anımsar gibiyim. Tabi olarak ilk önce bizden cevap vermemizi beklemişti ancak herhangi bir geri bildirim alamadığı için kendi sorusunu kendi cevaplamak zorunda kalmıştı. Cevabını belirlediği bir soru sorduğu da belli olmuyor değildi.

İlaç firmalarından bahsetti. Daha doğrusu bu firmaların yürüttüğü reklam kampanyalarından. Küçüklüğümde hatırlarım; sağlık ocağında sıramızın gelmesini beklerken bazen takım elbiseli, kravatlı iş adamları ellerinde görünüşünden içi fazlasıyla doldurulmuş olduğu belli olan, siyah, kaba iş çantalarıyla içeri girerlerdi. Bir gün doktorun odasındayken de gelmişti aynı tarzda birisi. O gün anlamıştım neden geldiklerini. Meğerse ilaç tanıtımı yapmak için geliyorlarmış. Hocanın bahsettiği de buydu aslında. Bu ilaç firmalarının reklam yaparken elde ettikleri bilimsel verileri ve istatistikleri taraflı bir biçimde kullandıklarını, hatta göz boyamak ve ilaç satışlarını artırmak için bu verileri manipüle edebildiklerini söyledi. Bu makul görülebilir bir bakış açısıydı ama bana anlatmaya çalıştığı bilimin taraflı olduğu fikrine beni inandırabilecek kadar güçlü değildi. O sırada benim kafamda dönen şeyler başkaydı. Bu olsa olsa yapbozun küçük bir parçası olabilirdi. Ben büyük resmi arıyordum. Ancak cümlelerimi toparlayamadığım için o gün hocayla bunları konuşabilmek nasip olmadı. Sonraki bir iki gün bu cümleleri sistematik bir biçimde düzenlemeye ve savunacağım fikri inşa etmeye çalıştım.

Bilim tarafsız mıdır?

Bunu çözümleyebilmemiz için bilimin kökenine inmemiz gerekir. Hatta daha da geriye gidelim. Karanlık Çağ’a. Bu dönemi incelediğimiz zaman nasıl bir batı profili çıkartırız ortaya?

Hristiyanlık ve din maşası ile topluma zalimce hükmeden bir kilise ve papa otoritesi vardır o dönemde. Toplum cahilliğin, sefilliğin en doruk noktalarını yaşamaktadır. Doğru söyleyen hiçbir köyden kovulmaksızın bulunduğu yerde infaz edilmektedir. İnsanlığın kurtuluşu Papa’nın ellerindedir. Gerçek hakikat Papa’nın ilahi bilgisindedir. Bütün cennet arazileri parsellenmiş ve satılığa çıkarılmıştır. Kaçınılmaz sondan kaçmak için rüşvetler dönüp durmaktadır. Toplum ne kendinden ne de dininden haberdardır. Devletler yüzyıllar boyu bir hiç uğruna süren savaşların ağır yorgunluğu içerisindedir. Sokaklar tonlarca pisliğin getirdiği çeşit çeşit hastalıklar ve veba ile yüzleşmek suretiyle çürümeye yüz tutmuştur.

Diğer tarafta ise doğu medeniyetleri ve İslam adeta altın çağını yaşamaktadır. Kâinatın sistematik bilgi birikimi içeren her türlü alanı “İlim” adı altında birleşmiş ve İslam âlimleri anlatmakla bitirilemeyecek ilim serüvenleri ile İslam medeniyetini göklere çıkarmışlardır. Farabi, Biruni, Hallac-ı Mansur, İbni Sina, Gazali, İbni Rüşd, Ömer Hayyam, Mevlana Celaleddin Rumi bu âlimlerden sadece en bilindik olanlarıdır.

Batı ile doğu arasındaki fark İslam âlimlerinin ilmi sahiplenmemiş olmalarıdır. Çünkü ilim Allah’ındır. O’nun insanlığa bir nimetidir. Eğer bahsi geçen âlimler yaptıkları ilimleri sahiplenmiş olsalardı dünya bugün bilimi batının kavramları üzerinden değil İslam âleminin kavramları üzerinden konuşuyor olurdu. Oysa batı kendi ürettiğini iddia ettiği bilimi kendisiyle bütünleştirmiş ve bütün dünyaya gerçeklik, tarafsızlık ve evrensellik yalanları ile süsleyerek altın tepside sunmuştur. Tabi bunu yaparken elinde tetiği çekilmek için hazır bekleyen silahını da göstermeyi mazur görmemiştir!

Peki, sonrasında ne olmuştur? Toplumun inancını yitirmekte olduğunu görmekte olan papa makamı son bir çırpınışla Haçlı Seferleri’ni düzenlemiştir. Bu seferler ile birlikte batı insanı gerçekten insan olmanın ne demek olduğunu kavramaya başlamıştır. Kilise’nin verdiği coşku ile savaş naraları atarak seferlere çıkan batı insanı din otoritesine karşı biriktirdiği kin ve öfkesi ile birlikte geri dönmüştür. Artık Papa’nın bütün yalanlarından haberdardır ve bu yalanları ortaya çıkarmak için elinde vazgeçilmez bir fırsat vardır. Toplum artık bilgiye açtır. Sonra Endülüs ele geçirilir taşıdığı hazinelerin keşfedilebilme korkusu ile. Binyıllık birikim bir gecede yakılıp yok edilir. Yüzyıllar sonra gelecek olan batı tarihçileri kendilerinin Endülüs’ün yok edilen kitaplarından geriye kalanlar ile aydınlık çağa geçmelerinin mümkün olduğunu itiraf edeceklerdir.

Bir tarafta hayatının son demlerini yaşayan Hristiyanlık otoritesinin dayatmaları ve uyduruk söylemleri diğer tarafta ise yaptığı barbarlık ve taşkınlıkları; “Biz aslında iyi insanlarız ancak kullanıldık!” söylemi ile içini rahatlatarak çoktan arkasında bırakmış ve elinde, adına bilim dediği silahı ile düşmanına pür dikkat odaklanmış, bütün nefretini, kinini kusmak için hazırda bekleyen batı toplumu vardır. Dolayısı ile bilim, çıkış noktası itibarı ile taraflıdır. Dine karşı dinsizliğin tarafındadır…

Ve yayılır ciğerlerin en derininden üflenen savaş borularının amansız çığlığı bütün Avrupa’ya.

Hâlihazırda sonlarının yaklaştığını önceden fark etmiş olan kilise otoritesi sessizce önlenemez ecelinin varmasını beklemektedir. Artık bilimin çağıdır. İnsanlık tarihi en büyük ve sarsıntılı devrimlerden birini yaşamaktadır. Bütün gücüyle vurur bilim. Elindeki her şeyi ile saldırır. Üst üste indirdiği darbeler onu bir türlü mutmain edemez. Vurdukça daha da hırslanır. Dişlerini çenesine saplayacak kadar sıkarak adeta gözü dönmüş bir canavar gibi vurur. Kilisenin kanı ellerine bulaşmıştır artık. Bütün dünya toplanmış onu izlemektedir ancak o, bu kalabalıktan habersizdir. İzleyenlerin bir daha asla unutamayacakları bir sahnedir bu. Bir yandan bu isimsiz vahşetin hipnoz edici etkisi altında gözleri ışıl ışıl parlarken diğer taraftan kemiklerini sessiz bir korku çığlığıyla ürperten o soruyla karşı karşıyadırlar.

Ya bir gün sıra bize de gelirse? …

20.04.2018

Toplam Kullanılan Oy: 0
Tarih:Misafir Yazarlar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir