İçeriğe geç

Burjuva Demokrasisi Bölüm 2

Bir önceki bölümü demokrasinin burjuva pençesinde olduğunu iddia ederek sonlandırmıştım ve bu iddia için sunacağım kanıtın Amerika’dan geldiğini söylemiştim. Bunu söylerken aslında “Bakın bunu sadece ben söylemeye çalışmıyorum, onlar da kendilerince dillendirmeye çalışıyorlar.” demek istiyorum.

Kanıtımız Hause of Cards dizisinde. (Spoiler uyarısı! Yazının geri kalan kısmı dizinin içeriği hakkında izlememiş olanları rahatsız edebilecek bilgiler içermektedir.)

Altı sezondur yayımlanan bu dizide Frank Anderwood adlı bir ana karakterimiz var. Dizinin başından beri hal ve tavırlarına alışmaya çalıştığımız bu karakterin en büyük amacının başkanlık koltuğuna ulaşmak olduğunu ve bu makama ulaşabilmek için her şeyi göze alabileceğini biliyoruz. Aşırı derecedeki bu hırsı bazen bizi korkutuyor bazen de büyülüyor. Dizinin ilerleyen sezonlarında bir şekilde (vekâleten) başkanlık koltuğuna ulaşıyor ancak sonrasında koltukta kalabilmek için verdiği mücadele başlıyor.

Sürekli kongreyle, senatoyla ve gazetecilerle uğraşıyor. Ah tabi, bir de başkanlık koltuğuna gelirken arkasında bıraktığı izleri temizlemeye çalışıyor. Vekâleten sürdürdüğü başkanlık dönemi bitiyor ve sıra başkanlık seçimlerine geliyor. Türlü oyunlarla uzun bir sezonun ardından seçimlerden de galip çıkıyor.

Şimdi, üzerinde durulması gereken birkaç nokta var. Bunlardan ilki Amerikan demokrasi sistemi. Bu benim çok ilgimi çekti. Çünkü Frank Underwood’un hayatı bütün bir dizi boyunca kongre üyelerini, partisindeki insanları ve komiteyi ikna etmekle geçti. Sürekli bir çoğunluk arayışındaydı ve sürekli birbirini etkileyen ancak birbirinden bağımsız kurumlarla yüzleşti. Bütün bu sistem bana iç içe geçmiş bir sürü çarktan oluşan bir makineyi anımsatıyor.

Misal, bu makinedeki bütün çarklar bir kolda toplansın ve sizin amacınız da bu kolu bir tam tur döndürmek olsun. Kolu bir tam tur döndürmeniz yeni bir yasa çıkartabilmeniz anlamına gelsin. İşte, Underwood bu kolu bir tam tur döndürmek için her seferinde bütün çarkları çalışır hale getirmek zorunda. Çünkü bu çarklardan biri bile dönmezse kolu çeviremezsiniz. Peki, bu çarkların çalışır halde olduğundan nasıl emin olursunuz?

Her çarktaki dişlileri kontrol edersiniz. Bu dişlilerin her biri bir insanı simgeliyor. Her bir çark da senato, kongre gibi oluşumları. Çarkın çalışması için sahip olduğu dişlilerin yarısının sağlam olması gerekiyor. Yani çoğunluğun oyu gerekiyor. Dışarıdan bakınca bu sistem insanı etkiliyor, sistemde gerçekten çoğunluğun oyunun gözetildiği ve yanlış kararlar alınmaması için kurumların birbirlerini denetlediği gerçeğini yansıtıyor. Peki, gerçekten öyle mi?

Amerikan demokrasisi gerçekten fikir özgürlüklerini, tam bağımsızlığı, çoğunluğun oyunu destekler biçimde mi çalışıyor? Yanlış anlamayın, burada bir ithamda bulunmaya çalışmıyoruz. Bunu yapabilmemiz için daha çok fırın ekmek yememiz gerekir. Burada genç zihinler olarak yaptığımız şey sadece sorgulamak. Etrafımızda dönen olayların, dünyada işlerin nasıl yürüdüğünün farkında olmamız gerekiyor. Şimdi sorumuza geri dönelim.

Amerikan demokrasisi gerçekten fikir özgürlüklerini, tam bağımsızlığı destekler biçimde mi çalışıyor? Bunu anlamak için Frank’in dizinin başından beri %51 çoğunluğu yakalayabilmek için ikna etmek zorunda olduğu insanlara karşı tutumlarına bakılabilir. Basit bir yöntemi var.

1- Vaat.

2- Tehdit.

Yani desteğine ihtiyaç duyduğu biriyle görüştüğü zaman daima elinde ona desteği karşılığı verebileceği bir hediyesi, bunu kabul etmediği takdirde de onu köşeye kıstırabileceği bir kozu oluyor.

İnsanlara onların kirli çamaşırları ile sahip oluyor. Peki, bu yöntemler demokratik mi, özgürlükçü mü? diye sorsam elbette beni durdurup; “O demokrasi ile alakalı değil Frank’in karakteri ile alakalı, onun bu şeytaniliği demokrasiyi suçlu durumuna düşürmez.” diyebilirsiniz ancak ben de bu sefer şöyle sorabilirim;

“Peki, Frank’i böyle davranmaya zorlayan şey bu sistem değil mi?”

Frank’in başkanlığı süresince kafama en çok takılan şey şu oldu. Gerçekten de bu uzun süre içerisinde başkan olarak Amerika halkına hiçbir hizmeti olmamıştı. Sürekli koltuk için savaştı. Yapmaya çalıştığı en önemli şey işsizliği azaltmak için AmericaWorks’u kurmaya çalışmış olması ancak bunun için bile ne kadar ter döktüğü ortada. Yani her seferinde bağlanan ellerini çözmekle uğraşıyor.

Ortada örümcek ağı gibi karışık ve çarkların dönmesini zorlaştıran bir sistem olduğundan bahsettik. Dizinin 5. Sezonunun 8. Bölümünde Frank “Ullision Fields(Cennet Tarlaları)” adlı bir etkinliğe katılıyor. Bu etkinliğe davetsiz kimse alınmıyor, kadınlar ve başkanlara izin verilmiyor. Frank’in deyişiyle dünyanın “en güçlü” adamları burada toplanıyor. Burada daha önceki sezonlarda tanıştığımız bir burjuva olan Raymond Task adlı iş adamını da görüyoruz. Burada anlatmaya çalıştığım onca şeyi bir karede özetleyen bir sahneye şahit oluyoruz. Karşımızda Frank, onca koşuşturmanın sonrasında beyazlamış saçları ve bitkin yürüyüşüyle yaşlanmış bir şekilde Beyaz Saray’daki işleri nasıl yerine koyacağını düşünürken Raymond Task, önceki sezonlarda gördüğümüzden belki daha da gençleşmiş bir şekilde barbeküsüyle yumurta pişiriyor.

Özetle bu sahne bana şunu anlatıyor. Frank istediği kadar Beyaz sarayla uğraşsın, başkan olmak için didinsin, sonuçta beyaz sarayı da yöneten kişi Raymond Task ve onun temsil ettiği kesim olan “Burjuvazi”.

Şimdi son düzlükteyiz…

Bir önceki paragrafın son cümlesindeki tespitimi kanıtlayan kişi de yine Frank Underwood oluyor. Kendisi üzerindeki suçlamalardan dolayı komite karşısında yargılanırken söz hakkı aldığında herkesi şoka uğratarak başkanlıktan istifa ettiğini söylüyor. O istifa edince de yerine –yeni bir seçim yapılana kadar- Başkan Yardımcısı olan eşi Claire Underwood geçiyor. Claire de Frank’in böyle bir şey yapacağından haberi olmadığı için ona kızıyor.

Ve her şeyi birleştiren o sahne geliyor…

5. Sezon 13. Bölüm (3. dk 40. sn) (uzunluk: 1 dk)

Claire:

Son anda karar vereceğine benimle konuşmalıydın.

Frank:

Son anda karar vermedim.

Bu kaosu kendim yarattım ki ondan faydalanayım.

Olup bitenlerin hepsi planlıydı.

Claire:

Ne zamandan beri?

Frank:

Cennet Tarlaları’nın (İllusion Fields) öncesinden beri.

Ama Cennet Tarlaları’nda kafama dank etti.

Gözlerim açıldı, kafamda bir ampul yandı âdeta.

Gerçek güç nerede yatar?

Gücün ardındaki asıl güç.

O an anladım ki Claire, şimdiye kadarkinden farklı düşünmeli ve davranmalıyız.

Çünkü artık mesele Beyaz Saray’da kimin yaşadığı değil…

Beyaz Saray’a kimin hükmettiği.

Claire:

Başkanlıktan söz ediyoruz. Bir politikacı daha ne kadar yükselebilir?

Frank:

Gerçek güç burada (Beyaz Saray’da) değil.

Buranın ötesinde.

Buranın üstünde ama yine de burayla birlikte çalışıyor.

Seninle ikimiz hep içeride olduk.

Bir fanusun (Beyaz Saray) içinde hapistik.

Ama bundan sonra…

Benim dışarıdan, özel sektörden müdahalem ve senin burada çalışmanla… bu saraya birlikte hükmedebiliriz.

Frank, özel sektör derken burjuvaziyi yani Raymond Task gibi insanları kastediyor. Yani Beyaz Saray’ı ve dolayısıyla demokrasiyi yönetenleri…

Kısaca;

Sen başkan ben burjuva

Ver elini Amerika

🙂

Toplam Kullanılan Oy: 0
Tarih:Misafir Yazarlar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir