İçeriğe geç

Düşünmüyorum, Öyleyse Varım!

Üniversiteye başladığım zamandan beri beyin-insan-psikoloji üçlüsü üzerine düşünmeye başladım. Yaptığım şey ilk önce kendimi sonra insanları gözlemlemek ve bunları yorumlamaya çalışmaktı. Bu gözlemlerimden birini daha önce yayımladığım “Hayallere Dalmak” adlı yazımda dile getirmiştim. Zihinlerimizin bizi nasıl uyuttuğundan ve yönlendirdiğinden bahsetmiştim. Kendi beynim ile bir savaş içerisine girdiğimi söylemiştim.

Giderek kızışmaya başladı bu savaş ve sadece bu konuyla sınırlı kalmadı. Sonraları birçok farklı mevzuda onunla çatışmaya başladım. Yeri geldi çalışması için yeri geldi durması için yeri geldi farklı davranması için onu zorlamaya başladım. Kısaca onu kontrol etmeye çalıştım. Sizin için de sakıncası yoksa konuyu örneklerle açmaya çalışalım.

Ön yargılarımızdan bahsedelim biraz. Toplum içindeki konumumuzdan, diğer insanlar hakkındaki fikirlerimizden bahsedelim. Bu güne dek yaptığım sunumlarda ve yazdığım yazılarda beynin, daha önce hiç görmediğimiz bir insanla karşılaştığı zaman kendince söylediği bir sözü dile getirmişimdir. “Bak bunun iki gözü iki kulağı bir ağzı falan var. Bu insana benziyor ama emin de değilim.” Bu, hastaya doktor tarafından koyulmuş bir ön teşhis aslında.  Milyarlarca nörondan oluşan ve günümüzdeki en gelişmiş bilgisayarlardan milyonlarca kat daha hızlı işlem yapabilen beynimiz, bu ön teşhisin arka planında –ilk bir iki saniye içerisinde- karşısındaki kişiyi hakkında sayılamayacak kadar değerlendirme yapıp kendi oluşturmuş olduğu insan kalıplarından birine yerleştiriyor ve “Bu olsa olsa şudur.” diyor. Oluşmuş olan bu kalıplar elbette kişinin yaşadıklarına, çevresine, değerlerine, kültürüne, ebeveyninden aldığı eğitime kısaca elde ettiği bütün tecrübelerine bağlı olarak değişiyor.

İçinde yaşadığımız toplum da tıpkı diğer toplumlarda olduğu gibi zihinlerimizde farklı insan şekilleri, ezberleri oluşturuyor. Bunları anlamanın en iyi yolu geçmişe dönüp bakmaktır. Bu iş bizim gibi çok eski ve köklü milletler için uğraştırıcı bir süreç olacaktır ancak özellikle bu konu için çok eski dönemlere gitmenin pek fazla bir ehemmiyeti yoktur esasında. Çünkü geçmişteki o tiplemelerin artık günümüzde yeri kalmamıştır, onlar bizim için araştırıp keşfedeceğimiz ve kendimize dersler çıkaracağımız ‘tarihi doküman’ özelliğini kazanmışlardır. Bugünkü hayatımıza etki eden kalıplar ise son yüz elli – iki yüz yıl içerisindedir. Araştırmacılar, tarihçiler, yorumcular bahsi geçen son iki yüz yıl hakkında daha somut ve elle tutulur değerlendirmeler yapacaklardır. Bu yüzden konu hakkında yorum yapmayı alanında uzman kişilere bırakıyorum. Benim söylemek istediğim şey ise şudur:

Yakın tarihimizde yaşadığımız onca olay ve bu olayların insanlarımız üzerinde bıraktıkları etkiler gerçektir. Bunları birer gerçeklik olarak kabul etmeliyiz. Gereksiz yorumlardan ve tartışmalardan kaçınmalıyız. Çünkü bütün bu yaşanılanlar bir süreç işidir. Bir günde yaşanmamışlardır. Aynı basamakları bizler de tırmanıyoruz. Büyüklerimiz o olayları yaşamasalardı belki bugün bizler hala onların sıkışıp kaldıkları meseleleri çözmekle uğraşıyor olurduk. Önemli olan kendimizi bu süreç içerisinden soyutlayıp öz eleştirilerimizi yapmak ve zihinlerimizde oluşan –oluşturulan- bu ezberleri bozmaya çalışmaktır. Kendimizi farklı düşünmeye zorlamalıyız. Beyinlerimiz ile savaşmalıyız.

Bahsettiğim ‘kalıpları yıkma’ süreci bende, ilk olarak sorular ve sitemler ile oluşmaya başladı. “Neden?” dedim. Ben neden gözlerimi “o”cu ve “bu”cu ların olduğu bir dünyaya açtım. Neden benim olmayan davalar bana aşılanmaya çalışıldı? Bu sorular beni anne ve babalarımıza yönlendirdi. Bunların hesabını ebeveynlerimize sormamız gerektiği kanısına vardım. “Ben neden sokakta tanımadığım bir insan gördüğümde beynim tarafından bombardımana uğruyorum, neden onu olmadığı biri gibi görmeye çalışıyorum?” dedim. Sonrasında bir gün birkaç arkadaş ve büyüğümüz ile muhabbet ederken psikoloji alanında yetkin olan büyüğüm, sorduğum bir soru üzerine şu ifadeleri kullandı. “Geçmiş bizim için değerlidir. Geçmişimiz, küçüklük yıllarımız, anılarımız bizim kimliğimizi oluşturur. Bu yüzden sık sık geriye dönüp bakmalı ve güzel kısımlarını –dersler çıkararak- almalı sonrasında ise kötü, hatırlamak istemediğimiz kısımları silmeye çalışmalıyız. Mesela anne ve babalarımız bizler için iyi olduğunu düşünerek, umarak bizler için kötü sonuçlar doğuracak işler yapmış olabilirler. Hiç olmayacak yerde kızmış olabilirler ya da aşırı korumacı bir şekilde, birleştirmeye çalıştığımız yapboz parçalarını elimizden alıp “Öyle değil evladım şöyle yap.” diyerek içinden çıkmaya çalıştığımız kozalarımızı bizler için açmış da olabilirler.  Ancak bu anılar içimize derinden işlemiş ve gelişim aşamalarımızda damarlarımızdan akan vitaminlerimiz olmuştur. Bu gibi şeylere takılıp kalırsak bizler de öfkeleniriz, geçmişimizin hesabını büyüklerimizden sormaya kalkarız.” dedi ve kendi hayatından bir örnek vererek devam etti: “İlkokulda bir matematik hocam vardı ve bir gün beni sınıfın ortasında acınası bir şekilde dövmüştü. Sonrasında matematik notlarım hiç iyi olmadı. Her seferinde boş kağıt verip çıkıyordum. Nefret etmiştim o dersten. Lise yıllarım da bu şekilde geçti ve üniversite tercihimi sözel bir bölümden yana yaparak psikoloji okumaya karar verdim. Şimdi ise gayet mutluyum. Arkama dönüp baktığım zaman hayatımdan o öğretmeni çıkardığım takdirde neler olabileceğini düşünürüm. Belki bir mühendis, belki bir mimar, belki de bir matematikçi olurdum. Ama değilim. Ben benim, şimdiki halimle benim ve hayatımı bu derece derinden etkileyen o öğretmeni affediyorum.”

Bu konuşma kafamda tasarladığım şeyleri yeniden değerlendirme gereksinimi duymamı sağladı ve beni bir önceki paragrafta bahsettiğim gerçeklik anlayışına sürükledi. Anne ve babalarımız da hayatlarımızdaki gerçeklerdir. Onlardan aldığımız derslere sıkıca sarılmalı ve istemeden de olsa yaptıkları şeyler için onları affetmeliyiz.

Peki, insan modellerimizi, kalıplarımızı nasıl yıkarız? Şimdilik bu soruya bulduğum en iyi cevap “Tanışabildiğin kadar insanla tanış.” oldu. Çünkü her tanıştığım insan –istisnasız- beni şok etti. Hiçbiri dışardan gördüğüm gibi değildi. Hepsinde farklı hayatlar, farklı hikâyeler vardı. Bu tez size tanıdık gelebilir çünkü yeni insanlarla tanışmaya olan hayranlığımı yayımlanan ilk yazımın son bölümünde de belirtmiştim.

Bu şekilde devam eden tanışma zinciri her seferinde ezberlerimin biraz daha bozulmasına olanak sağladı. Bu benim için çok büyük bir atılımdı. İleriki zamanlarda büyüyecek olan bir medeniyetin ilk nefes alışlarıydı. Elbette konuyu tamamen çözüme kavuşturduğum söylenemez ama hala büyük bir uğraş içerisindeyim.

Uzun uzadıya süren ve hala devam etmekte olan, “Beynimle Savaşım” olarak adlandırdığım süreç içerisinde fark ettiğim şeylerden biri de şu oldu: Ben gerçekten de beynimle çatışıyordum. Ama nasıl? “Ben gerçekten beynimle savaşıyordum.” cümlesini okurken sizin de aklınıza geldi mi bilmiyorum ama cümlenin öznesi olan ve savaşma eylemini gerçekleştiren “ben” kim? Çünkü o “ben öyle bir şey ki içerisinde beynime meydan okuma cesaretini ve gücünü bulabilmiş. O benim elimdeki tek silahım, tek sığınağım olmuş. O halde yeni arayışımın cümlede geçen öznenin tanımlamasını yapmak ve meçhul kahramanımı bulmak olduğuna karar verdim.

İlk olarak kendime şunu sormalıyım: “Ben kimim?”

“Benim adım Enes ve üniversite hayatına yeni atılmış genç bir mühendis adayıyım. Yakın zamanda bir web sitesinde yazılar yayımlamaya başladım. Hayat hikâyem ise şudur.” diye bir cevap versem sorumu yanıtlamış olur muyum?

Yüz ve vücut hatlarım ‘ben’ i tasvir edebilir mi?

Ya da soruyu şu şekilde değiştirsem: “Şu an yazısını okuduğunuz kişi Enes mi? Bu fikirleri ortaya koyan kişi ben miyim gerçekten?

Bence hayır. Bu kişi gerçek ben olamam. Bütün bu yazdıklarım ancak yaratılma sürecinde bana verilmiş olan, sonrasında gelişimim için kullandığım, büyüttüğüm, beslediğim, eğittiğim, sayısız anımı kaydettiğim, yapabileceklerinin farkına varamadığım, hor gördüğüm, şükrünü eda edemediğim, yeri geldi mi de gururlanmasını iyi bildiğim, korkuttuğum, hoşnut ettiğim, örnek gösterdiğim, dertlerimi paylaştığım, anlamaya çalıştığım, can dostum, yoldaşım saygı değer ‘beynim’ in birer ürünüdür. . Bütün bu kurgu, bütün bu tasarım, fikirler, noktalar, virgüller… Hepsi zihnimin içerisinde bir taraftan diğerine dolaşan elektriksel iletilerden ibaret.

Bu noktada aklınıza şöyle bir soru gelebilir: Bütün bunlar sadece birer elektriksel iletiden ibaret ise neden aynı sinyaller başkalarının zihinlerinde de oluşmuyor? Sorunun cevabı beyinlerimizde değildir. Geçmişimizdedir. Fikirlerin ortaya çıkma sürecinde karşıma çıkmış olan kritik dönemeçler ve yokuşlar başka biri tarafından da tecrübe edilmiş olsa elbette o şahsiyet de aynı benim gibi düşünecektir. “Aklın yolu birdir!” demiş ya hani atalarımız. “Aynı tecrübeleri edinmiş akılların yolları birdir.” diyerek kısa bir açıklama getirmiş olabiliriz bu söze.

En nihayetinde varmak istediğim nokta şudur: Hayatınız boyunca yaşadığınız ve aklınıza getirebileceğiniz her şey ama her şey beyninizin içerisindedir. Yukarıda belirttiğim atasözünden de rahatça çıkarabileceğimiz üzere beyinlerimiz bize özel değildir. Benim aramakta olduğum şey ise doğumumuzdan ölümümüze kadar hiç değişmeden içimizde(ta derinlerde) kalan ve her birimizi bu dünya üzerinde diğer bir insandan farklı kılan o “ÖZ” dür ve ben inanıyorum ki bu öz hiçbir şekilde sürdürmekte olduğumuz bu fani dünya hayatından etkilenmemektedir. O, ilahi bir rahmettir, nimettir. O, Yaratan’ın nurundan bir parçadır. Kimse dokunamaz, değiştiremez, kirletemez.

Bu bağlamda Descartes’ in “Düşünüyorum öyleyse varım.” ifadesinin yanlış olduğu kanaatindeyim. Çünkü bu insanın doğasında var zaten. İnsanı düşünmekten alıkoyamazsınız bunun aksi ancak beynin tamamen çalışmaz durumda olması ile sağlanabilir. Descartes de düşündü, düşünmenin kısır kaldığı bir dönemde düşündü ve bunun tadına vardı. Çünkü düşünmek mükemmel bir şey, insanoğlunun yapabileceği belki de en güzel şey. Oysa dışarıda, sokaklarda nereden geldiğini, ne olduğunu, neden var olduğunu aramayan, araştırmayan, tefekkür etmeyen sayısız insanın var olduğunu gördü Descartes. Öyle bir dereceye geldi ki, düşünemiyorsam ben yaşayamam var olamam dedi. Düşünmek beni ben yapan şey dedi ve aslında beyninin ona oynadığı oyuna yakalandı. Beyninin mükemmelliğinin, ihtişamının karşısında büyülendi ve arka plandaki gerçeği göremedi. O aslında kendi duygularını, düşünmeye olan hayranlığını ifade etmek istedi. Ama düşünme eyleminin “var” olmadan da gerçekleşebileceğinin ayrımına varamadı ya da anladı ancak biz onun gerçekten ne söylemek istediğini çözemedik.

Burada var olmak ne demek bunu açıklığa kavuşturmamız lazım. Bence var olmak bilinç -ruh- sahibi olmaktır. Beyin sadece ve sadece bir organdır. Öyle bir teknolojinin var olduğunu düşünün ki insanları kısa bir süreliğine dahi canlandırabiliyor ve ya en azından kısmi olarak sadece beynini çalıştırabiliyor. Beyin kendine gelir gelmez hemen durumunu değerlendirmeye, incelemeye, çözüm üretmeye başlar çünkü onun görevi budur. Algıla-tanımla-tepki ver.

Bu noktada en isabetli örnek uyku olacak sanırım. Uykumuzda ölü gibi olduğumuzdan bahsederler. Hatta bazıları,uyurken ruhumuzun bedenimizi terk edip gezintiye çıktığı ve gördüğümüz rüyaların bu gezintiler olduğu gibi metaforik efsanelerin var olduğunu bile söylerler. Ne kadar doğrudur bilemem. Öte yandan bilim insanları şunu ortaya koymuştur ki; beyin uyku halindeyken, yatağa uzanma vaktimizin yaklaşık yarım saat öncesinden itibaren belleğe kaydettiği şeyleri sabaha kadar tekrar eder durur. Hatta arkadaşlarımızdan uykusunda soru çözdüklerini duyduklarımız bile olmuştur büyük ihtimal. Sonuç olarak beyin, vücudumuzun cansız bir cesede en çok benzediği zamanda bile tam kapasite çalışmaktadır.

Yakıtı protein, yağ, karbonhidrat, vitamin, mineral vb. besin maddeleri olan ve düşündükçe, çalıştıkça gelişen, genişleyen bir makine gibi hayal edin beyninizi. Bu yüzden düşünmek ile ‘var’ olmak tamamen farklı şeylerdir ikisi birbirine bağlı değildir. Beyin vücudun bir parçasıdır; onsuz yaşayamaz, çalışamaz ancak ruh bedenden soyuttur, bedene can veren şeydir.

“Düşünmek çalışır bir beyin organına sahip olmak, ‘var’ olmak ise ruh sahibi olmak yani gerçekten yaşamaktır.”

Bu yüzden diyorum ki: “Düşünmüyorum, öyleyse varım!” ya da başka bir ifadeyle “Düşünmeyebiliyorum, o halde varım!”

Çünkü düşünmediğim zaman ancak zihnimi kontrol edebiliyorum, ona dur diyebiliyorum demektir. Ancak o zaman bir ruhum olduğunun farkına varmış ve bilincimi beynime karşı kullanabilecek kıvama ulaşmışım demektir.

İşte o zaman varoluşumun hazzını tatmış ve “ben gerçekten varım!” diyebilmişimdir.

13.10.2017

Toplam Kullanılan Oy: 1
Tarih:Misafir Yazarlar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir