İçeriğe geç

EHL-İ RE’Y – EHL-İ HADİS TARTIŞMASI/ÇATIŞMASI AKADEMİK DÜNYADA TÜM HIZIYLA DEVAM EDİYOR

Böyle bir yazıyı yazmama elbette akademik dünyadaki bazı makaleler sebep oldu. Bu makalelerde ehl-i hadis eleştirilmektedir. Genel sebepler de ehl-i hadisin şekilci, lafızcı olmaları, soyutlama yapmayı beceremeyip tümel düşüncelere uzak kalışlarıdır. Mesela istihsana karşı olmaları bundandır. Elbette bu eleştirilerin oldukça haklı yönleri var. Ama şu da bir gerçek ki, ehl-i hadis çizgisi ilk günkü gibi haliyle kalmamış, sürekli tekamül etmiştir. Ehl-i Hadis çizgisinden Bakıllanîler, Gazzalîler, Razîler, Malikîleri de muhtemelen ehl-i hadis sayarsak Karafîler, Şatibîler çıkmıştır. Hatta o kadar ki maslahat düşüncesini ileriye taşıyan Hanbelî Tufîler ortaya çıkmıştır. Tabii ki, ehl-i re’y içinden de farklı düşünceler sudur etmiştir. Dolayısıyla ehl-i hadisiyle ve ehl-i re’yiyle bu tarih bizim tarihimizdir. Sanki ehl-i hadise yönelik bu sert tutumların altında Haşeviye denilen grubun görüşleri yatmaktadır.

Akademik camiada ehl-i hadise yönelik bir eleştiri daha var. Nasıl oluyor bu? Şöyle: Bugünkü selefî akımları dikkate alıp kökenlerinin ehl-i hadis olduğu ifade edilerek ehl-i hadisi eleştirmek şeklinde oluyor. Zira bugünkü bazı selefî akımlar taklidi haram saymakta, doğrudan Kur’an ve sünnetle amel etmeyi istemektedir. Bu da otomatik olarak “gelenek”i, “mezheb”i aradan çıkarmaktadır. Oysa doğrudan Kur’an ve sünneti anlamak, fıkhî ifadesiyle onlardan hüküm çıkarmak mümkün değildir. Zira işin “usul” boyutu vardır. Bunu atlayarak naslara yaklaşmak, indî sonuçlardan başka bir şey vermez. Bu, elbette haklı bir eleştiridir ve selefilik üzerinde modernizmin izlerinin olduğunu da göstermektedir. Ancak selefilik üzerinden hatta İŞİD vb. yapıları göstererek ehl-i hadis zihniyetini eleştirmek bana göre çok da isabetli değildir. Yeni yapıların görünürde yaptıkları doğru olmamakla birlikte daha ne oldukları adam gibi araştırılarak çözülebilmiş değildir. Çok kompleks ilişkilerin olduğu enteresan yapılarla karşı karşıyayız. Öte taraftan ehl-i hadis temelli aşırı akımlar var da ehl-i re’y temelli aşırı akımlar olamaz mı? Hanefiliğin ilginç yorumu olan Taliban böyle bir şey değil midir? Bunları eleştirelim ama bunlar üzerinde tarihsel ehl-i hadise geçiş yapmak doğru mudur? Evet, tarihte söz konusu olan Zahirilik belki ehl-i hadis çizgisinin en aşırı tutumudur; belki Şafii’nin içtihadı kıyasa eşitlemesi dar bir alana sıkışmışlığı gösterir, fakat ehl-i hadis -dediğimiz gibi- bunlardan ibaret değildir ve gelişmiştir. Ehl-i hadis kelamla da buluşmuştur. Hanbelî geleneği kelama karşı olsa da, Eş’arî geleneği kelamla iç içe olmuştur. Ve bu gelenek kendisini ehl-i hadis olarak görmektedir. Bu çerçevede bir kısım istihsana da, makasıd ve maslahata da kapılarını açmışlardır.

Tabii mesele ehl-i re’yin ehl-i hadisi eleştirmesiyle sınırlı değildir. Tersinden ehl-i hadis de, bugün itibariyle söylersek selefî akımlar da ehl-i re’yi, Hanefileri, kelamcıları eleştiri hedefi haline getirmiştir. Bir anlamda etki-tepki meselesi. Hakikaten günümüzde muhtemel Arap dünyasında yani ehl-i hadisin baskın olduğu coğrafyada Hanefiliğe yönelik yoğun bir eleştiri olsa gerek. Bunun temel sebebi de herhalde Hanefilerin hadisleri kabul etmediği, onlarla amale etmediği, aklı, kıyası, hadislere tercih ettikleri yönündeki telakkidir.Bu otomatik olarak tepkiyi doğurmakta, ehl-i hadise yönelik “bunlar şekilci, lafızcı, akla, düşünceye, soyut düşünceler üretmeye uzak” şeklinde eleştirilerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Hatta o kadar ki, çağdaş akımların neredeyse Hanefilerin dinden çıkmış veya Resulullah’a muhalefet etmiş gibi gösterilmesine karşılık olarak Hanefileri, bu eleştirilere lafzen olmasa da manen “bunlarda nasları anlayacak zeka ne arar” demeye vardırmaktadır. Gerçi tarihte de aşağı yukarı böyle olmuştur. Hep bir damar eleştiri ile önplana çıkmıştır. Muhtemelen bu eleştirilerde bazen haklılık olsa da ehl-i re’yi tam olarak anlaşılamamasının etkisi de büyüktür. Ancak şunu ifade edelim ki, tüm ihtilaflara rağmen bunlar ehl-i sünnettir. Asıl önemli olan da budur.

Evet, tarihte de böyle bir çekişme vardır, dedik. İnkar-ı kabil değil. Mutezileyi bir yana koyalım. Özellikle Hanefilerle ehl-i hadisin tartışmalarına şahit oluyoruz. Bu tartışmaları günümüze taşımak zorunda mıyız? Elbette zorunda değiliz, ama ihtilaf köklü olduğu için biz istemesek de bu tartışmalar peşimizden geliyor. O halde önemli olan bu tartışmalardan kaçmak değil, kendimizi ilmî olarak konumlandırabilmektir. Peşinen söyleyeyim ki, bu tartışmaları nihayete erdirmek mümkün gözükmüyor, çünkü ihtilaflar metodla ilgilidir. Hiçkimse de metodunu değiştirmek niyetinde değildir. Bu arada sıkışıp kalan biz hadisçiler var. Olan da bize oluyor. Bir yanda hadisçiyiz; bir yanda Hanefiyiz. Ne olacak? Hadisçi kimliğiyle bakarsak Şafii’nin usulune yakın duruyoruz. Gerçi bazı konularda hadisçiler ile Şafii arasında da fark var, ancak bu önemli değil. Hanefî olarak bakarsak onunla amel ediyoruz. Bunun bir ortası yok mu?

Burada bir ara verip akademi dünyasında yaygın olmasa da dile getirilen bir söyle dikkat çekmek isterim. Yukarıda ifade ettiğimiz duruma bakıp neredeyse hadis ilmini temel İslam bilimlerinden kaldırmayı önerenler var. Buna göre temel İslam bilimleri fıkıh, kelam ve tasavvuftur. Bunların teorisi (usûl) vardır, hadisin yoktur. Hatta bunu daha ileri götürüp “hadis senede dayanır, sened işi ise bitmiştir, hadis ilmine ne gerek var” seviyesine çıkaranlar söz konusudur. Mesela “Bir ihtisas müessesi olarak Daru’l-hadisler” şeklinde düşünülen bir teze şöyle karşılık verilebilmiştir: “Hadis, senede dayanır. Senedle ilgili söylenecek şeyler söylenmiş ve bitmiştir. Ne ihtisası!” Herhalde bunlar latife usulu takılmalar olarak kabul edilmeli! Tabii bu, başka bir tartışma konusu ama şu kadarını söyleyebiliriz; tarihte ve günümüzde hiçbir hadisçi bizim bir anlama usulumuz var dememiştir, bir mezhebe tabi olmuştur. Yani hadisle meşgul olsa da iş fıkha geldiğinde ya Hanefî ya da Şafii (ve diğerleri) mezhebine tabi olarak hüküm vermiştir veya amel etmiştir. Çok nadir simalar belki hadis ve fıkhı kendine cemeden simalar, farklı tercihlerde bulunabilmiştir. Ama bir vakıa ki, ehl-i hadis tarihte Şafii çizgisine yakın durmuşlardır. Diğer taraftan bugün bir ilmin temel İslam bilimi olması için anlama usulune sahip olması gerekmez. Dinin aslî ikinci kaynağının subutuyla ilgilenme onun temel İslam bilimine dahil olmasına yetmez mi? Subut için ortaya konulan teori/metodoloji yoksa metodoloji sayılmaz mı? Yoksa bu konuda da Hanefilerin metoduna mı tabi olmak gerekir. Nasıl olsa Hanefiler usul kitaplarında sünnet meselesini de halledivermişler! Öyle ya! Hanefi isen başka bir usule ne gerek var! İki asırdır içeriden dışarıdan hadislere yönelik sistemli saldırılar var. Özellike oryantalistler tarafından Oryantalistlerin bunca iftirasına 2 asırdır cevap verip zihinleri şüpheden arındırmaya çalışması, bunu sistemli bir şekilde kendi metodolojisi içinde yapması hadis ilminin temel İslam bilimi olması için yeterli değil mi? Herkesin böyle bir metodoloji karşısında parmak ısırması onun temel İslam bilimleri içinde yer alması için kafi değil mi? İlla bir anlama, hüküm çıkarma metoduna sahip olması mı gerekir? Hadisler sadece hüküm çıkarmanın konusu mudur? Hayat varsa yoksa ahkamdan mı ibarettir? Hadislerde ve dahi Kur’an’da ahkamın dışında başka konular yok mudur? Bunlarla kim ilgilenecektir? Hadislerde müşkiller var, ihtilafu’l-hadis var, garip kelimeler var. Bu müşkilleri kim halledecek? Bu müşkillerin halline yönelik şu ana kadar hiçbir fıkıhçının kılını kıpırdattığını hatırlamıyorum, ki, gerek de yok zaten! O zaman bırakın da herkes işini yapsın! Klasik alimlerimiz ilimleri tasnif etmiş, hadisi de, fıkhı da farz-ı kifaye olarak ifade etmişlerdir. O zaman ümmet içinde bu ilimleri yaşatan insanlar her zaman olacaktır. Ha! derseniz ki, “elbette hadis ilmine ihtiyaç var, ama biz istiyoruz ki, hadise dayanarak hüküm verilmesin, muhakkak bir usule yaslanmak gerekir”, el-hak doğrudur. Zira Kur’an müslümanlığı ne kadar yanlışsa hadis müslümanlığa da o kadar yanlıştır, işin özeti. Mesele buysa, bunu ifade ederkenki uslubumuza dikkat etmemiz gerekir. Uslubumuz dışlayıcı, ötekileştirici olrsa iş, içinden çıkılmaz hal alır. Neyse konuyu dağıtmayalım. Bu kadar -şimdilik- yeterlidir.

Hanefî olup yeri geldiğinde tarihte sistem dışı kalmış sahih bir hadisi sisteme dahil edemez miyiz? Böyle yaparsak sistem mi çöker? Şafiiler için de düşünülmesi gereken noktalar var. Haber-i vahidleri, her türlü amelin, maksadın, gayenin önüne geçirmekteler. Hadisle ilgili bir Hanefî yorumunu kabul etmek veya genel diyelim bir te’vil yapmak sistemi mi çökertir? Benim bazı mülahazalarım olacak

1.Belki başta ehl-i re’y ve ehl-i hadile kimin kastedildiği üzerinde durmak gerekir. Bugün kendini ehl-i hadis çizgisinde görüp ehl-i re’ye veryansın edenler de kendini ehl-i re’y çizgisinde görüp ehl-i hadisi şekilci-lafızcı, gaye ve maksattan habersiz olarak niteleyenler de ciddi bir yanlışın içindedir. Şayet böyle yapmakla tarihten güç devşirtiklerine inanıyorlarsa bir kere tarihte bu kadar siyah-beyaz şeklinde arılan çizgiler yoktur. Ehl-i re’ye, mesela Hanefilere bakarsınız, bazı görüşleriyle ehl-i hadisi sollar geçer, ehl-i hadisten daha muhafazakâr bir tavır takınır. haber-i vahid konusundaki iştahlı vurgularına bakarak ehl-i hadisi, re’ye, düşünceye kapalı sayarsınız, bir bakarsınız bazı görüşleriyle ehl-i re’yde bile olmayan genişliği onlarda tespit edersiniz. Maslahat görüşü böyledir. Hemen şunu hatırlatmamda fayda vardır: Bir yerde düşünce üretimi varsa, bu da metodlu bir şekilde yapılıyorsa orada muhakkak re’y vardır, içtihad vardır. Bir kimse fakih adını almışsa onda muhakkak re’y vardır. Ancak re’yi kullanmakta ton farkı söz konusudur. Bazı fakihlerde re’y baskın bir şekilde, haber-i vahidleri zahirde ihmal edecek şekilde kullanılırken; bazılarında re’y daha ihtiyatlı kullanılmaktadır. Mesela Hanefiler, re’yi hem haber-i vahidlere karşı çekinceli davranma hem de farazi fıkıh anlamında kıyasa çokça başvurma anlamında olsun re’y daha yoğun olarak kullanılırken; Malikilerde bir derece aşağıda olsa da re’ye başvurulmaktadır. Belki onun içindir ki, Malikiler ehl-i hadis de ehl-i re’y içinde de değerlendirilmiştir. Sonra gelen Şafiiler kıyası kabul etmekle re’ye başvurmuştur. Hanbeliler bile diğerleri kadar olmasa da Kur’an ve sünnetin açık beyanları olmadığında kısmen kıyas ve maslahat düşüncesine başvurmuşlardır. O halde birinde ötekinden daha baskın olsa da re’y düşüncesi; aynı şekilde birinde ötekinden daha baskın olsa da haber-i vahidleri kabul etme düşüncesi vardır.

Şunu ifade edelim ki, ehl-i re’y ve ehl-i hadis ile kimlerin kastedildiği bugün de tartışılmaktadır: Bu noktada şu görüşler ortaya çıkmıştır:

a. Ehl-i re’y Hanefilerdir; ehl-i hadis, diğerleridiir. Dediğimiz gibi bu, mutlak kabul edilirse problemli olabilir. Belki bu ekollerde baskın karakteri önplana çıkarmak gerekir.

b. Ehl-i re’y ve ehl-i hadis ayrımı itikadî ve kelamî bir meseledir. Fıkıhla alakası yoktur. Fıkıhçılar birinde az, diğerinde fazla olsa bile hepsi ehl-i re’ydir. Bunun da tartışmaya açık olduğu malumdur. İbn Abdilberr, bu görüşü zikretmiş, ancak re’yin itikadî olabileceği görüşünü azınlık gruba; re’yin fıkıhla ilgili olduğu görüşünü çoğunluğa nispet etmiştir. Tabii yine de bu konuda iyi tahlillerin yapılması gerekmektedir. Bu noktada sadece şu kadarını ifade etmem gerekir: Ehl-i re’y-ehl-i hadis ayrımını itikadî kabul edersek ehl-i sünnet-ehl-i bid’at ayrımını izah etmekte güçlük çekeriz. Çünkü ehl-i sünnet-ehl-i bid’at ayrımı kesinlikle itikadîdir. Ehl-i sünnet-ehl-i bid’at ayrımı itikadî ise ehl-i re’y-ehl-i hadis ayrımı itikadî olabilir mi? Muhtemelen olmaz. Hem ehl-i re’y hem de ehl-i hadis ehl-i sünnettir. Bunda problem yok. Onun için bu ayırımda kullanılan re’y tabiri bid’atı ifade etmez. Bir olumsuzlama olsa dahi bu bid’atı ifade etmez. Sadece bir eleştiririyi ifade eder. Tabii bununla, re’y tabirinin ehl-i bid’atle ilgili kullanılmadığını söylemek istemiyoruz. Elbette ehl-i sünnetin karşıtı olarak re’y kullanılmıştır. İşte burada re’y, itikadî bir durumu ifade eder. Ama ehl-i hadis karşısında re’y sanki daha ziyade fıkhî duruma işaret eder.

c. Ehl-i hadis ve ehl-i re’y ayrımı esasen telif edilen kitaplardaki metodoloji ile ilgilidir. Bir alim, hadis kitabı telif ediyor ve kitaba hiçbir görüş katmıyorsa bu alim ehl-i hadistir. Ama alim, telif ettiği kitaba fıkhî mülahazalarını katıyor onu delillendirmek sadedinde hadis naklediyorsa bu alim ehl-i re’ydir. Muhtemelen böyle kitap telif edenleri ehl-i hadis ehl-i re’y diyerek nitelemiş, bir anlamda itham eder olmuştur.

2. Bunu bir kenara bırakırsak Hanefiler ve ehl-i hadis (bugün itibariyle kastedilen Hanefi dışındakilerdir; ama özellikle Şafiiler) haber-i vahidin kabulunde ortaktır. Mesele haber-i vahidin Kur’an veya amel karşısındaki konumudur. İhtilaf burada başlar. Diğerlerinde, yani meşhur ve mütevatir hadisler ise zaten tartışma konusu değildir. Bu oldukça önemlidir. Zira bu, ortak paydadır.

3. Ehl-i hadis ile Hanefilerin ayrıştığı noktalar şunlar: Kur’an’ın umumuyla haber-i vahid çelişirse umum kabul edilir. Hanefiler umum tahsisini kabul etmezler. Umum-i belva ile haber-i vahid çelişirse umum-i belva kabul edilir. Haber-i vahidle nassa ziyade nesh olur. Hanefiler arasında ihtilaf olsa da kıyasa aykırı haber-i vahidin kabul edilmesinde ravinin fakih olma şartı; ravi fakih değilse kıyasın kabul edilmesi. Mürsel haberler meselesi. Şimdi bunlarla amel edilmeyen hadisler gerçekten çok mu fazladır? Özellikle tamamen amel edilmeyen hadisleri kastediyorum. 10 bin sahih hadis düşünelim. İşte 3-4 bini ahkamla ilgili olsun. Gerçekten hanefiler 500, 1000 hadisle amel etmemişler midir? İbn Ebi Şeybe Ebu hanife’nin 120 hadise muhalefet ettiğini söyler. yapılan araştırmalara göre bu iddia doğru değil. Zira Ebu Hanife çoğu kere farklı anlamıştır, muhalefet etmiş değil. Belki 3-4 tane hadis konusunda zahiren muhalefetten söz edilebilir. Onun da muhakkak bilemediğimiz kendi yanında bir sebebi vardır. Ayrıca belirtmek gerekir ki, hanefilerin farklı usuller ile sisteme kazandırdığı hadisler var. Mesela vacip kategorisi ihdas ederek kabul ettikleri hadisler böyledir. O halde Hanefilerin haber-i vahidle amel etmedikleri iddiası abartı olmasın?!

Tam bunları yazarken DİA’nın haber-i vahid maddesinde şu bilgiyle karşılaştım: “İbn Hazm, Hanefîler’in ve Mâlikîler’in amel etmeyerek terkettikleri hadis sayısının 2000’den fazla olduğunu söyler.” Bu bilgi kesinlikle tahkike muhtaçtır. Belki sadece Hanefiler değil, Malikiler de katılınca makul gibi düşünülebilir, ancak böyle bir şey yine de mümkün değil. Herhalde İbn Hazm, karşıt tarafı hadisle amel etmedikleri için böyle ilzam etmektedir. Ama muhtemelen Hanefi ve Malikilerin amel etmedikleri hadislerden kasıt ehl-i hadisin amel etmediği gibi amel etmemek ise evet, bu sayı doğru olabilir. Ancak malumdur ki, bunlar hadisleri ya mensuh sayıyor ya da te’vil ediyordur. Hanefiler bir de ehl-i hadisin farz dediğine vacip diyordur. Malikiler de Medine ameline aykırı görüyordur. Burada “amel etmemek” diyebileceğimiz iki husus nesh ve Medine ameline aykırılıktır. Böyle olunca gerçekten amel edilmiyordur. Ama Hanefilerin farz değil, vacibi tespit ettikleri yahut te’vil ettikleri hadislerle ilgili olarak “bunlar hadilseri terkediyor, amel etmiyor!” denilebilir mi? Malik’in Muvatta’ına baktığımızda Medine ameline aykırı yaklaşık 10-15 hadile amel etmediği görülür. Geri kalan 1990 hadis Hanefilerin nasibine mi düşüyor?! Böyle bir şey olamaz. Zaten ahkam hadileri ne kadar ki! Ebu Davud, tümünü topladım, diyor. Yaklaşık 4 bin küsür hadis. Ancak dikkat edelim, Sünen’de yer alan her hadis ahkamın konusu değil. Böyle bir yanlış alıg da var. Mesela Sünen’de Kitabu’l-mehdi bölümü var. Bunun ahkamla ne alakası var?! İbn Hazm’ın dediğini doğru kabul ederek Hamfi ve Malikiler ahkam hadislerinin yarısından fazlasıyla amel etmemiş! Olacak şey değil!

4. Görebildiğim kadarıyla en önemli ihtilaf noktası ehl-i hadisin haber-i vahide; Hanefilerin Kur’an’a, bir de amele (umum-i belva) olan vurgusudur. Ehl-i hadis sahih haber-i vahid üzerinde titremekte; hanefiler Kur’an’ın umumu üzerinde ısrar etmektedir. İşte mesela namazları birleştirme meselesi böyledir. Ehl-i hadis hadis var deyip rahat hareket etmekte; Hanefiler Kur’an’ın umumu tehlikeye girer düşüncesiyle bu hadislerle amel etmemektedir. Ehl-i hadis, hadislerin Kur’an’ın beyan ettiğini söylemekte; Hanefiler bunun “namazların vakitli olması” manasını buharlaştıracağını ifade etmektedir. Hanefiler, Kur’an’ın umumunun kat’î olduğunu söylemekte; ehl-i hadis Kur’an’ın umumunun kat’î olduğunu kabul etmemektedir. “Tahsise uğramayan âmm neredeyse yoktur” düşüncesi de herhalde buradan doğmuştur. Tabii işin en güzel yanı Hanefilerin karşı tarafın delillerini tamamen reddetmemesi, yorumla (mesela surî cem gibi) sisteme katmalarıdır. Bu bir yana acaba ehl-i hadisin delilleriyle Hanefilerin endişe ve hassasiyetlerini dikkate alarak yeni bir sentez yapılamaz mı? Bu, metoddan sapma mı olur, melezlik mi ortaya çıkar?

5. İlginçtir, Hanefiler Kur’an’ın kat’îliği karşısında zan ifade ettiklerine inandıkları haber-i vahidleri delil kabul etmezler. Yani Kur’an’ın umumunu böyle bir haberle tahsis etmezler. Ancak başta haber-i vahid olmasına rağmen ikinci, üçüncü asırda yaygınlaşan bir haberin Kur’an’ın umumunu tahsis edeceğini kabul ederler. Bu haber artık meşhurdur, meşhur da amel de mütevatir gibidir. Bu durumda anlaşılan o ki, mesele Kur’an’ın tahsisi olur mu olmaz mı değil; kat’îlik-zannilik meselesidir, yani Kur’an’ın umumunu kat’î kabul etmektir, yani epistemolojiktir mesele.  Ve bunu aşmak da herhalde zordur.

Tekar vurgulamak gerekirse bu epistemolojiyi şöyle izah etmek mümkündür: Şâfiilere göre, haber-i vâhidin ister ulemanın ümmet tarafından amel edilmesi konusunda ittifak ettiği haberlerden olsun ister olmasın kendisiyle Kitab’ın tahsîsi caizdir. Hanefîler çoğunluk itibarıyla, Kitab‟ın haber-i vâhid ile tahsîsini kabul etmezler.  Hanefîler âmmın tahsîsini, “âmmın müstakil ve ona mukarin bir delille, bazı fertlerine tahsîs edilmesidir” şeklinde ifade ederler. Onlara göre eğer, bu delil âmma mukarin olmaz da daha sonra gelmiş olursa o zaman nesh olmuş olur. Kitab‟ın haber-i vâhidle tahsîsi onlara göre problemlidir. Çünkü Kitab, sübutu kat’îdir ve âmm lafız da umûma delâletinde kat’îlik ifade eder. Buna namazda kıraat örneği verilir. Kur’ân’da “Kur’ân‟dan kolayınıza geleni okuyunuz” denilirken, haber-i vâhid olan bir hadîste ise “Fatihasız namaz yoktur” denilmektedir. Kur‟an‟ın bu umûm ifade eden ayetinden dolayı ayetin tercih edilmesinin daha evlâ olduğunu söyler. Şafiilerde ise âmm lafız umûma delâletinde kat’îlik ifade etmez. Bu nedenle onlar “Fatihasız namaz yoktur” ve “Fatihayı okumayanın namazı yoktur” gibi hadîslerle Kur‟ân‟ın bu ayetini tahsîs eder ve namazda fatiha okumanın farz olduğunu söylerler. Bu nedenle delâleti zannî olan haber-i vâhidle Kitab‟ın tahsîsi Hanefîlere göre caiz değildir. Elbette bu epistemolojinin sonuçları vardır. Bir taraftan haber-i vahid te’vil edilerek sisteme kazandırılmakta ancak amelî açıdan farklı sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Şafiilere göre Fatiha okumayan, namazını iade edecek; Hanefilere göre ise vacibi terkettiği için sadece sehiv secdesi yapacaktır. Evet, bunu aşmak, bir sentez yapmak zordur. Herhalde her mezhep kendi usulune göre vardığı sonuçla amel edecektir. İşin güzel yanı hep vurguladığımız gibi burada hadisin toptan ihmalinin olmamasıdır.

Ayrıca kendi adıma bu “mukarin” meselesini tartışmak lazım. Umum lafzın hemen peşinden gelen bir haber varsa bu tahsis olur ve kabul edilir. Ama araya 6 ay, bir sene gibi zaman girerse bu, artık tahsis değil nesh olur. Şimdi Hanefiler kendi açılarından haklıdır. Bir umum ayet gelmiş. Elbette bununla amel edilecektir. Herhalde beyanı için 6 ay beklenecek değildir. Gerçekten doğru. Şafiiler de haklı. Haber-i vahid beyandır. O umum ayetin içinde aslında bu husus vardır. Bunu “umum şeklinde gelen hâss lafızlar” olarak açıklarlar. Yani aslında haber-i vahidle gelen tahsis ayette var. Sünnet onu bir anlamda ortaya çıkarmış, beyan etmiştir. Şafiilerin teorisinin anlaşılması biraz daha zor. Belli ki, haber-i vahidleri kurtarmak ya da ihmal etmemek istiyorlar. Ancak şu da bir gerçek ki, ortada haber-i vahidler var ve hiçbirinin ilgili olduğu ayetten ne kadar sonra varid olduğunu bilmiyoruz. Bilsek ki, ayetten 1 sene sonra varid oldu, hakikaten nesh anlamına geldiğini söyleyebileceğiz. (Tabii Şafiiler yine “beyan” diyecektir) Ama bu kadar netlikte ne kadar hadis var ki! Yok! Biz hadisin Kur’an’ın umumundan hemen sonra varid olduğunu bilmiyoruz. O zaman neredeyse tüm hadisler Kur’an’a, yani umumuna aykırı bir pozisyona mı düşüyorlar? Eğer böyleyse yukarıda İbn Hazm’ın verdiği sayı doğru gibi olur! Ama burada anlamakta zorlandığım bir şeyler var! Hanefiler “nesh olur” diyerek haber-i vahidi red mi ediyorlar yoksa yine te’vil ederek sisteme mi kazandırıyorlar? Muhtemelen sisteme kazandırıyorlar. Anladığım şu: Vacip kategorisini burada düşünelim. Haber-i vahidle gelen bir emir olsun. Kur’an’ın umumunda da bir emir ver. Kur’an’ın umumu kat’î ve farz ifade eder. Sonradan varid olan haber-i vahidin tahsis edici özelliği kabul edilirse, haber-i vahid zan olduğu için nesh anlamına gelir ve farziyeti iptal etmiş olur. Onun için haber-i vahidle sabit olan vaciplik ifade eder, Kur’an’la sabit olan farz olmaya devam eder. Bunu yine namazda fatiha okunması örneğine uygulamak mümkündür.

Burada akla şöyle geliyor: Bu haber-i vahidler biraz meşhur olsa umumu tahsis edecekler. Haber-i vahid de zan ifade eder, ama bu, zann-i galiptir. Neden onunla tahsis etmeyelim? Ayrıca meşhur haberin kesin olduğunu nerden biliyoruz? Hanefiler içinde meşhura mütevatir muamelesi yapmak konusunda ittifak var mı ki? Ama ne olursa olsun, metod meselesi yine karşımıza çıkar ve iş çok zor demeye başlarız.

6. Yine Hanefiler, bazı hadisleri farklı yorumlamıştır. Yani kendi esas aldıkları deliller vardır. Buna aykırı haber-i vahid gördüklerinde onu te’vil etmişlerdir. Mesela devlet başkanı tasarrufuna hamlettikleri hadisler böyledir. Ehl-i hadisin bu noktalarda lafızcı davrandıkları malumdur. Burada hadisi ihmal etmek söz konusu değildir.

7. Arz hadisinin hanefi usul kitaplarında bulunması ehl-i hadisi panikletmiştir. Paniklemenin haklı bir sebebi de vardır. Zira Hanefiler bununla muhtemelen Kur’an’ın umumuna aykırı hadisleri reddetmeyi kastetmişlerdir. Ehl-i hadis bazı haber-i vahidler elden gidiyor diyerek karşı çıkmış. Ve hadisin zayıf hatta batıl olduğunu söylemişlerdir. Oysa evet, hadis tekniği açısından sağlam gözükmüyor ama erken dönemde Ebu Yusuf’un kitaplarında geçmesi, öyle batıl olmayacak senedlerinin varlığı hadisin hepten atılması önünde engel gibi duruyor. O zaman mesele hadisle ne yapılması gerektiğidir. Bu hadisi kabul etsek ne zarar görürüz? Ve gerçekten sahih olduğu halde Kur’an’a aykırı hadisleri reddetsek sistem mi çöker? Özellikle Şafiiler sahih hadisle Kur’an’ın çelişmeyeceğini söyler. Belki pratikte doğrudur. Fazla bir örneği yoktur. Üç beş tane örnek olsa bu neye zarar verir? Neticede bu hadisler haber-i vahid. Yani sika da olsa insanların hata yapma durumları olabilir. Evet, gerçekten aykırılık varsa heber-i vahidi reddetsek (diğer tabirle muallel kabul etsek) ne olabilir ki? Yoksa tüm sahih hadislerden kuşkulanmamıza mı sebep olur? Ama bu kuşkuya gerek yok ki, hadisler ulemanın testinden geçmiş, kahir ekseriyeti amele konu olmuştur. O zaman burada paniklemeye gerek olmadığı söylenebilir. Tabii hanefiler de bu arz hadisiyle haber-i vahidlere çekinceli durma anlayışını bırakmalıdır. Bu çeki,şme bırakılırsa arz hadisine daha salimmen yaklaşılabilir.
Hanefiler arz hadisini Fatıma bt. Kays olayıyla desteklemiştir. Hz. Ömer’in meşhur sözü: Hatırlayıp hatırlamadığını bilemediğimiz bir kadın yüzünden Allah’ın kitabını terkedemeyiz.” Hakikaten arz hadisini destekliyor. Bir kısım Şafiiler buna cevaben “Allah’ın kitabı” demek “vahiy” demektir, demiştir. Yani Allah’ın kitabına sünnet de dahil. Acayip bir te’vil. Te’vile yanaşmayan ehl-i hadis burada ilginç te’viller yapmış. Açıktır ki, kasıt Kur’an’dır. Ehl-i hadis, bu panikten vazgeçmelidir. Az da olsa bazı hadisler Kur’an’a aykırı olabilir! Ne var bunda! Nihayet onları nakleden beşer ve bu rivayet vahid bir haber! hata niye olmasın!!

8. Mürsel haberler konusu var. Şunu hemen ifade edelim ki, Hanefiler mürseli çeşitli kısımlara ayırmışlardır. Buna göre Hanefîler mürseli, a) sahabî mürseli, b) ikinci ve üçüncü neslin mürseli, c) üçüncü nesilden sonrakilerin mürselleri, d) bir yönüyle muttasıl bir yönüyle mürsel diye dört kısımda incelemişlerdir. Sahabi mürselinin hücciyyeti konusunda bir problem yoktur. İkinci (tâbiûn) ve üçüncü neslin (etbâu’t-tâbiîn) mürselleri de ravi adil olduğu müddetçe makbuldur. Üçüncü nesilden sonrakilerin mürsellerine gelince Hanefîler arasında görüş farklılığı olmakla birlikte, âdil ve sika olmayanlardan hadis almamakla meşhûr olmuş kimselerin rivâyetlerinin kabul edileceği belirtilmiştir. İbnü’l-Hümâm’ın bu konudaki görüşü ise şöyledir: “Üçüncü nesilden sonrakilerin mürselleri Hanefîlerin bazısına göre kabul edilir, bazısına göre reddedilir. Ancak Hanefîlerin tercih edilen görüşüne göre bunlar makbuldür.” Belli ki, üçüncü nesilden sonraki mürseller tartışmalı. Ben özellikle bir sika tabiinin doğrudan peygamberden naklettiği bir hadisin kabul edilmesi gerektiğine kaniyim. Burada atlanan kimdir sorusuyla karşılaşıyoruz. Atlanan sahabe ise problem yoktur. Ancak hadisçilerin çoğu atlananın tabiin de olabileceğini söylüyor. Bu aşırı bir ihtiyattır. Ancak irsali, yukarılara doğru çıkarmak ne kadar isabetli olabilir? Yani buna göre hadisçilerin mudal, munkatı, muallak dediği her hadisle amelin kapısı aralanıyor. Ama ilginçtir hadisçiler de Buharî söz konusu olduğunda bir güven taşıyorlar. Tamam muallaklarını eleştiriyorlar, ama araştırıyorlar. Buharî, böyle yaptıysa boşuna değil, diye düşünüyorlar. Hatta cezim siğasıyla naklettiği muallak hadislerin muttasıl senedi olmasa bile Buharî nezdinde sahih olabileceğini ifade edenler var. Bu, bu imama duyulan güvendir. O zaman hanefiler de kendi açısından haklı olmaz mı? Haklıdırlar. Ama tek bir şartla: Sonrakilerden irsali kabul etmek için hadis ilminde bilinen, tanınan biri olması gerekiyor. Salt basit bir ravi olmanın ötesinde rivayet ilmiyle yoğrulan bir muhaddis olması gerekiyor. Sanki hanefilerin buna “nakil imamı olmak kaydıyla” dediklerini hatırlıyorum. Böyle olursa niçin mürseller kabul edilmesin! Tabii biz bunu senedin şekli açısından söylüyoruz. Yoksa metin açısından değil, mürseller muttasıllar bile tenkide açıktır.

9. Bazen hanefilerin delil aldığı hadislerin zayıf olduğu görülür. Bu zayıflık mürsel yönüyle değil. Ravisi yönüyle. şayet bunun karşısında sahih hadisler varsa bunların kabul edilmesi Hanefi sistemini mi çökertir? Tabii bunların araştırılması gerekir. Zayıf ravi Ebu Hanife’nin akranı ise ona göre güvenilir olduğu söylenebilir. Yani bu hadisin senedinde Ebu Hanife olacak, biz de onun -başkaları zayıf dese de- güvenilir insanlardan naklettiğini düşünerek hadisi sahih kabul edeceğiz. Ama senedde Ebu Hanife yoksa veya Ebu Hanife var ama ravi ondan sonra ise bu ravi nasıl değerlendirilecektir? Hanefiler cerh ve ta’dille ilgilenmemiştir. O zaman ravisi cerhe uğramış hadislerle amel etmeyi (bir anlamda helal haram tespit etmeyi) terketseler Hanefilerin ne tür bir kaybı olabilir? Doğrusu şunun araştırılması gerekir: Ehl-i hadisin (ihtilafsız) zayıf kabul ettiği, Hanefilerin ise onun üzerine helal haram hükmü inşa ettiği hadis var mı, ne kadar var?

10. Hanefilik yeknesak bir ekol değildir. Ana damar aynı olmakla birlikte farklı yaklaşımlar da vardır. Mesela; umum ve zâhirin kat’îlik değil zan ifade ettiğini savunan usulcülerin çoğunluğuna ve bu görüşe katılan bazı Semerkantlı Hanefî âlimlerine göre kitabın umumunun haber-i vâhidle tahsisi ve kitabın zâhirinin haber-i vâhidle teâruzu câizdir. Bu şekilde hem kitap hem de haberle amel edilmiş olunur. Kitabın âmm ve zâhirini kati sayan Hanefîler’e göre ise kitaba muârız olan haber-i vâhide itibar edilmez. Çünkü kitap kati, haber ise zannîdir. Dolayısıyla zannî olan haberle kitap neshedilmez ve ona ziyade yapılmaz. Görüldüğü gibi bir grup Hanefî alim ehl-i hadisle yakınlaşmıştır. Bu durum acaba ortak bir zemin olabilir mi? Yoksa ehl-i hadise yakın düşüne Hanefilerin görüşü mezhepte asıl kabul edilmemiş midir?

Buna bir örnek verelim: “Kesilirken Allah’ın adı anılmayan şeyleri yemeyin” (En‘âm, 121) meâlindeki âyet var. Akksi yönde ise “Keserken Allah’ın adını ansın veya anmasın müslümanın kestiği helâldir” hadisi varid olmuştur. Ne olacak? Şâfiîler’e göre hayvanı keserken besmele çekmek sünnettir ve kasten besmelesiz kesilen hayvanın yenilmesi helâldir. Şâfiîler bu konudaki hadislerin âyeti tahsis ettiği kanaatindedirler. Muhtemelen Semerkantlı Hanefiler buna itiraz etmeyecektir. Kitabın âmm ve zâhirini kat’i sayan Hanefîler’e göre ise kesildiği sırada kasten besmele çekilmeyen hayvanın yenilmesi câiz değildir. Bunlar bu ve benzeri hadisleri mezkur âyetin umumunu tahsis edecek kuvvette görmemişlerdir. Peki hadisler ne olacak? Hatırladığım kadarıyla “unutarak anmazsa” şeklinde te’vil edilmiştir. Aslında bu güzel bir yorumdur. Zira burada Kur’an’ın umumi manasının korunmasına yönelik bir hassasiyet vardır. İnsan aklına “kasten besmele çekmemek ne demek?” diye geliyor. Yani kasten besmele çekilmezse de helal. Yani aklıma besmele çekmek geliyor ve kasten Allah’ın adını anmıyorum. Gerçekten böyle şeyin yenilebileceği konusunda ciddi şüphelerim var. Ama sonunda diyeceğim gibi bu sadece sesli bir düşünce; fetva verecek konumda değilim.

Hanefîlik içinde ayrı ekollerin farklı yaklaşımlarına bir örnek daha verebiliriz: Kıyasa aykırı haber-i vahid meselesi. Îsâ b. Ebân’ın yaklaşımını esas alan Ebû Zeyd ed-Debûsî gibi birçok Hanefî usulcüsü, haber-i vâhid – kıyas çatışmasını genelde râvinin fakihliği konusuyla birlikte ele alarak fakih râvinin haberinin kıyasa uygun olsun aykırı olsun kabul edileceğini, fakih olmayan râvinin ise sadece kıyasa uygun rivayetinin benimseneceğini öne sürmüşlerdir. Râvinin fakihliği problemi mâna rivayetiyle yakından ilgilidir. Bu iki konu arasındaki bağlantıdan hareketle râvinin fıkhını dikkate almayanların mâna rivayeti konusunda katı ve titiz oldukları söylenebilir. Nitekim Şâfiî’nin konuya ilişkin bazı ifadeleri, bir yönden mâna ile nakilde bulunmayı ağır şartlara bağladığı izlenimini, bir yönden de mâna ile nakilde bulunanlar için fıkıh şartını koştuğu izlenimini vermektedir.

Kerhî’nin yaklaşımını esas alan diğer bir grup Hanefî usulcüsü ise râvinin adâlet ve zabt sahibi olması ve rivayetinin kitap ve mâruf sünnete aykırı olmaması şartıyla haber-i vâhidin kıyasa takdim edileceği görüşünü benimsemiştir. Bu grupta yer alan Serahsî, “Kıyastaki ihtimal ve şüphe haber-i vâhide göre daha fazla ve belirgin olduğu, dolayısıyla da kıyas haber-i vâhidin altında bulunduğu halde kıyasla amel etmek gerekiyorsa haber-i vâhidle öncelikle amel etmek gerekir ve haber-i vâhidi bırakıp kıyasa gitmek tutarlı değildir. Hakkında nas bulunmayan konularda kıyasla amel sahâbenin ittifakıyla sabittir. Haber-i vâhid ise kıyastan daha kuvvetlidir. Çünkü haber-i vâhidle amel edildiğinde Hz. Peygamber’in sözüyle amel edilmiş olunmaktadır. Şu var ki haber-i vâhidde şüphe vardır ve bu şüphe onun Resûl-i Ekrem’e ulaşması yolundadır. Kıyastaki şüphe ve ihtimal ise kendisiyle amel edilen anlamdadır. Gerek kıyasla gerekse haber-i vâhidle amelin yolu galip re’y olduğuna göre kıyasla amelin câizliği haber-i vâhidle amelin evlâ olduğuna delildir” diyerek hem haber-i vâhidle amelin gerekliliğini kıyasla amelin gerekliliğine dayandırmakta, hem de çatışma durumunda haber-i vâhidin kıyasa takdim edileceğini ifade etmektedir.

Görüldüğü gibi Hanefiler kıyasa aykırı haber-i vahidi mutlak reddetmemektedir. Bu noktada da ehl-i hadisle bir yakınlaşma, bir ortak nokta yakalanmıştır. Böyle olması elbette onları Hanefî olmaktan çıkarmamıştır. Belki de gerçekten “bir mezhebe bağlı kaldığımızda ne yaparsak, nasıl düşünürsek mezhepten ayrılmış ve başka bir usul çerçevesinde hareket etmeye başlarız?” sorusunun cevabının verilmesi gerekir. Tarihte bu şekilde mezhepler arası uyuşmalar, örtüşmeler olmuştur. Ancak alimler o mezhep içinde kalmaya devam etmişlerdir. Dediğim gibi sadece furu da değil, usulde de örtüşmeler olmuştur. O halde cevap bekleyen soru: Nasıl edersek bir mezhep usulunu terketmiş oluruz? Bir anlamda mezheplerin kırmızı çizgileri nelerdir?

11. Tarihte özellikle Hanefi camiasında esnek tutumlar ortaya çıkmıştır. Bunun en güzel iki örneği Ebu Yusuf ve Muhammed’dir. Bu iki alim, yer yer Ebu Hanife’nim içtihadlarına karşı çıkmış, hadis lehinde oy kullanmışlardır. Acaba onların hadis lehinde oy kullanmaları kendi imamlarına metodik açıdan karşı çıkmaları anlamına mı geliyor yoksa sistemi etkilemeyecek ferdi olaylar mıdır? Bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Buranın iyi araştırılması gerekir. Nihayetinde İmam Şafii’yi ortaya çıkaran Hanefî ve Malikî geleneğidir. Her ikisine karşı çıksa da onlardan istifadeyle bu işi yapmıştır. Mesela Medine ameline karşı çıkışını, hatta genel olarak amele karşı çıkışını muhtemelen İmam Muhammed beslemiştir. Biraz daha beriye gelirsek özellikle Hindistan’da bir hareketliğin olduğunu görürüz. Hem Hanefi hem de ehl-i hadise yakın duran simalar var. En önemlisi Leknevî’dir. Şah Veliyullah ed-Dihlevî de benzer yaklaşımlar içindedir. Bunlar biraz da cesurca Hanefilerin bazı yaklaşımlarını ehl-i hadis metodunu esas alarak tenkid edebilmiştir.

12. Acaba diyorum biz çağdaş hadisçiler bir yanda hadisçi bir yanda hanefi olan bizler ne yapmalıyız? Amellerimizi hanefilere göre yapıyoruz. Acaba diyorum, Ebu Yusuflar, Lekneviler bize bu noktada örnek olabilir mi? Hem Hanefi kalarak hem de ehl-i hadisten istifadeyle bir orta yol bulunabilir mi? Bir başka açıdan şöyle bir şey diyebilir miyiz? Aksi güçlü bir delil ortaya çıkıncaya kadar Hanefi mezhebi ile amel ederiz. Yani şayet araştırır da ehl-i hadisin delillerini daha güçlü bulursak onunla amel ederiz. Ama her hadisi böyle araştırma imkanından yoksunuz. O zaman aksi ortaya çıkıncaya kadar Hanefi mezhebi ile amel ederiz. Peki biz bir hadisçi olarak nasıl amel edeceğiz? Hadisçi olarak bir fıkıh usulumuz yoktur. Tarihte ehl-i hadisin usulu vardır ki, esasen Şafii usulu, ehl-i re’yin usulu vardır. Hadisle amel etmek için onu bir usul çerçevesinde ele almak durumundayız. Ve hadis usulu buna imkan vermez. Dolayısıyla bir karar vermek durumundayız: Hanefi usulu ile mi, Şafii usulu ile mi hadisle amelin yollarını arayacağız? Elbette ilk akla gelen herkes kendi mezhep usulune göre hareket etmesi gerekir düşüncesidir. Ancak Hanefî olmakla birlikte sistemi etkilemeyecek şekilde Şafii’den yararlanmak mümkün müdür? Aynı şey bir Şafii için de geçerlidir. Sistemini etkilemeyecek şekilde Hanefilerin istihsanından, makasıdından yararlanmaları mümkün müdür? Şunu biliyorum: tarihte mezhepler arası geçişlilikler yaşanmıştır. Hanefidir, Şafii olmuştur. Bu, kolay. Acaba Hanefi iken veya Şafii iken, diğerinden yararlanma olabilir mi? Olursa bunun sınırları nelerdir? Yoksa mümkün değil midir? Hayal kurmakla uğraşmak mıdır?

13. Öyle gözüküyor ki, şayet mümkün ise en önemli nokta ehliyete gelip dayanıyor. Yani böyle bir şey mümkün olsa bile bu tercihleri, bir anlamda tercih içtihadını kim yapacak? Herhalde hadis ve fıkıhta mütebahhir ulema denilecektir. Bu oldukça önemlidir. Bazen teorik olan tartışmaları güvenilir, ehliyetli, eskilerin muhakkik dediği alimler bitiriverir. Bu da herhalde şimdilik teorik bir şey. Nerde öyle alimler! İlgilendiğimiz alanlar sanki düşünce yapımızı da etkiliyor. Hadisle yoğunlaşıyorsak hadis düşüncesi bizi sarmalıyor. Fıkıhla meşgul isek hadisler sanki ikinci plana düşebiliyor. Mesela tasavvufla iç içeysek hem fıkıh hem de hadis bizim için kabuk olmaktan öteye geçmiyor. Hadisle ilgileniyorsak fıkhı ihmal ediyoruz; fıkıhla ilgileniyorsak hadisi ihmal ediyoruz; bazen fıkıh ve hadisle ilgileniyorsak kalbi ihmal ediyoruz. Bunların farkında olmak gerekir. O zaman sonuç olarak diyelim ki, Kur2an ve sünneti anlayacak ve yorumlayacak olan kişi hadis ve fıkıhla, klasik kitaplarla oldukça hemhal olacaktır. Bu kitaplar, onlardaki usul anlayışı, onlardaki binlerce mesail arasında dolaşacak, yoğrulacaktır. Bu gelenek evvel emirde onun kanı ve etine dönüşecektir. Sonra bunları cemedip ümmetin derdine dermen olacaktır. Çok zor değil mi?

Toplam Kullanılan Oy: 6
Tarih:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir