İçeriğe geç

EHL-İ SÜNNET VE EHL-İ BİD’AT KAVRAMLARI SULANDIRILIYOR MU?

İlahiyat fakülteleri için hazırlanan kalın bir ders kitabı var: Kelam. Bu ders kitabının lisans düzeyinde sistematiksizliği ve yoğun bilgiler içermesi yönüyle lisans öğrencisine faydalı olup olmayacağını bir başka yazıya havale ederek orada geçen ve bir ders kitabı için oldukça ağır ve tartışmalı bir konuya dikkat çekmek istiyorum. Daha da tartışmalı olanları var, ama ben buradan başlamak istiyorum. Orada Mevlüt Özler tarafından kaleme alınan “Ehl-i Sünnet” başlığıyla bir yazı var. Yazı, kavramsal olarak ehl-i sünneti inceler. Ehl-i sünnetin doğuşunu, onu kimlerin temsil ettiğini ele alır. Tek tek her paragrafı tahkike muhtaç, ancak ben sadece vardığı sonucu kaydetmek ve onun üzerinden bir kaç kelam etmek istiyorum. Şöyle denilir:

Kelam sahasında aklı ilk kullananlar ehl-i bid’at diye isimlendirilmiş iseler bu suçlama sadece o döneme kadar süregelen nakilci metottan ayrılmak anlamına gelir. Bu anlamda ehl-i bid’at, bir suçlamayı değil, o zaman kadar kullanılmayan bir metodu kullanmaya başlamayı icat edenleri ifade eder. Bu açıdan bir orjinallik anlamına da gelir. Onun için kavramdaki bid’at tabiri olumsuz anlamda anlaşılmamalıdır. Kaldı ki, bu aklî metodu kullananlar menfi anlamda bid’at ehli olacak olsalar, Maturidi ve Eş’ari sonrası sünni kelamcılar da bu anlamda ehl-i bid’at olmuş olacaklardır. Çünkü onlar da bu alanda aklı yeterince kullanmışlardır. Durum böyle ise bu takdirde ehl-i sünnet isimlendirmesi sadece hicri 3. asra kadar devam etmiş olan selef veya diğer adlandırmayla ashabu’l-hadisin temsil ettiği metodolojiyi ifade eder, ama ondan sonraki devreyi yani Maturidiye ve Eş’ariye’yi asla ifade etmez. Bu yönüyle kelam ehlinin tamamı, akide alanında akla rol ve yer verenler anlamında ehl-i bid’at olmuş olurlar. Bu ise bir suçlamayı değil, ancak bir metodu ifade edebilir ve bu anlamda mesela Mutezile ile Maturidiye ya da Eş’ariyye arasında bir fark kalmamış olur. (s. 101)

Hemen aklıma gelmişken söyliyeyim, sonradan unuturum: Eş’ari, Mutezileden ayrılmamış mıydı? Bunlar nasıl aynı oluyor? Vasıl b. Ata, Hasan el-Basri’nin meclisinden ayrılmamış mıydı? Hasan ile Vasıl bir mi oluyor şimdi? Bu nasıl bir mantık? Salt mutezileyi temize çıkarmak için onca kafa karışıklığı! Şianın, haricilerin ne günahı var?! Onları kim temize çıkarak! Şiayı anlarız müntesipleri var, haricileri kim paklayacak?! Yoksa onlar için değmez mi? Yoksa ehl-i bid’attaki yenilik tarzına onlarda mı dahil? Sahabeyi tekfir etmek gibi bir yeniliğe imza attılar… Niçin olmasın?!

Görüldüğü gibi ehl-i bid’at demek, olumsuz bir şey demek değildir. Bilakis yeni bir metod icat etmek ve orijinal bir çıkış yapmaktır. Tarihi baştan aşağıya çarpıtan bu yaklaşıma ne demeliyim, bilemiyorum. Düz bir mantık işletilmiş:

Aklî metodu kullananlar için ehl-i bid’at denmiştir. Aklî metodu kullanmak selefe göre yeni bir şeydir, ama kötü değildir. Kötü olsaydı, Maturidî ve Eş’arî, bu metodu kullanmazdı. Kullandı iseler bunlara ehl-i bid’at demek akıl kârı değildir. O halde ehl-i bid’at demek yeni bir şey ve iyi bir şey ortaya koymak demektir. Aklıma gelmişken sorayım: Eş’ari ve Maturidî, hatta Mutezile aklî yöntemleri kullandığı için onlara filozof denilebilir mi? Denmemiş şu ana kadar. O zaman mesele aklî metodu kullanmak değil. Mesele aklî metodu kullanmak olsaydı, filozofların da her dediği doğru olurdu. Aklî metodu kullanmak iyi bir şey ise herhalde başkası düşünülemezdi!! Hele günümüzde aklî metodu kullananların dinin içini nasıl boşalttıklarını gördükten sonra “aklî metod yeni bir şeydir, olumsuz değildir, hele bid’at hiç değildir” denilebilecek midir? Mesele aklî metodu kullanmak mı yoksa aklî metodu kullanarak ne yaptığımız mı? Neleri yıktığımız, neleri yaptığımız mı? Neleri anlamaya çalıştığımız, neleri reddettiğimiz mi? Aklî metodun kendisi elbette yadsınamaz. Akılla ne yapmaya çalıştığımızdır önemli olan. Mutezile aklı aşırı bir şekilde ve felsefeden etkilenerek kullanmıştır. Bir şey söyliyeyim mi? Hariciler de aklı kullanmıştır. Ancak onların felsefeden etkilenmeleri söz konusu değildir. Ama akıllarını kullanmışlardır. Ama ne büyük hata yapmışlardır! Kimse onları hayırla yad etmiyor!

Evet, yukarıdaki ifadeler müthiş, tek kelime ile müthiş! İnsanın hard diskini yakacak kadar müthiş ifadeler!

Eş’ari ve Maturidi’den önce ehl-i sünnet denilince kimin kastedildiğinde ihtilaf var. Sonrasında ise ehl-i sünnet denilince Eş’arî ve Maturidiliğin kastedildiğinde ittifak söz konusu. Peki öncesinde ehl-i sünnet denilince ne kastedilmektedir?

  1. Ashabu’l-hadis. Günümüzde bu dillendirilmektedir. Ancak bu tanımlama tarihi izah etmemektedir. Çünkü Hasan el-Basrî de, Ebu Hanife de Malik ve Şafii de, Ahmed b. Hanbel ve Buharî de, Davud ez-Zahiri ve Muhasibî de ehl-i sünnettir. Bunların bir kısmı tamamen ashabu’l-hadis olsa bile bir kısmı tamamen ehl-i re’ydir. Arada olan da vardır. O zaman ashabu’l-hadis denilenler belki ehl-i sünnet şemsiyesinin bir kısmını, o da azınlık kısmını temsil eder.
  2. Selef kimdir? Ashaptır. Ashap ve tabiundur diyenler de, ilk üç nesildir diyenler de vardır. Eş’ariden önce fırak kitaplarında selef diye özel bir akımdan bahsedilmemektedir. Selef ehl-i sünnetin ilk temsilcileri olup özellikle itikad meselelerinde, müteşabihler konusunda susmayı tercih edenlerdir. Selef veya selefiye bir mezhep ve kelami bir ekol olmaktan ziyade bir yaklaşımı, bir metodu temsil etmektedir. Yoksa selefiye de kelam sistematiği açısından ehl-i sünnet şemsiyesi altındadır.

Aslında şöyle demek lazım: Ehl-i sünnet, sahabe, tabiun ve etbadan oluşan ana gövdedir. Bu ana gövdeden, önce Hariciler koptu. Sahabeye dil uzattılar. Sonra şia koptu. Ayırıcı vasıfları sahabeye dil uzatmak. Sonra mutezile koptu. Ayrıcı vasıfları aklı fazla kullanmak ise de sahabe ile ilgili problemleri de var. En ılımlısı bile Cemel ve Sıffına katılanlar hakkında susmayı, işi Allah’a havale etmeyi tercih etmiştir. Şöyle genel hatlarıyla bakıldığında insanların bu ana gövdeden ayrılıp bid’at çıkarması, sahabeye dil uzatmak ve aklı din/gayb konularına sokmakla ilgilidir.

Mutezile söz konusu olduğunda günümüz insanı daha ılımlı davranmakta, benzer şekilde aklı Eş’arî ve Maturidi’nin de kullandığını söylemektedir. Evet öyledir, ama aralarında nassa yaklaşım bakımından, Allah’ın sıfatlarını anlama, adalet, tevhid, va’d-vaid, el-menzile beyne’l-menzileteyn, aslah, hüsün-kubuh, şefaat, rü’yetullah, sırat vs. bakımından ciddi farklar vardır. Tabir yerinde olur mu bilmiyorum. Mutezile’de akılcılık yüzde 80-90 civarındayken, Maturilikte 40-50; Eş’arilikte ise 20-30 civarındadır. Dikkat edelim, aklı kullanma değil, akılcılık yapmayı kastediyorum. Hepsinde aklı kullanma yüzde 100’dür. Ve bu oran diğerine nispetledir. Mutezile diğer iki mezhebe göre yüzde 80-90 akla ağırlık vermektedir. Maturidilik mutezileye göre Eş’ariliğie yakın, Eş’ariliğe göre mutezileye yakındır. Maturidiliğin belki bazı meselelerde biraz mutezileye yakın durduğu söylenebilir ama neticede o da bazı konulardaki şekil benzerliği hariç mutezileden ayrılır. Nitekim Maturidi’nin eleştirdiği mezheplerin başında mutezile gelir. Tabir-i caizse mutezile aklı oldukça aşırı kullanmıştır. Gayb alanında dahi hep te’vil etmiştir. Sürekli te’vil etmek onun metodunun bariz vasfıdır. Ayrıca mutezile sosyo-kültürel şartlardan ciddi etkilenerek naslara yönelmiştir. Onun için sürekli te’vil etmek zorunda kalmıştır. Haricileri ve şiayı hatırlayalım. Bunların da sosyo-kültürel şartlardan etkilendiği, nasları kendi şartlarına uydurduğu müsellem değil midir? Harici ve şiiler için bu hakikat kabul edilir ama iş mutezileye geldiğinde daha yumuşak davranılır. Onların emr-i bi’l-ma’ruf görüşü bile siyasi şartların etkisiyle formüle edilmiştir. Diğerleri de hakeza öyledir. Peki ehl-i sünnet öyle değil midir, diye akla gelebilir. Ehl-i sünnetin de sosyo-kültürel şartlara göre hareket ettiği, kendini yer yer yenilediği söylenebilir. Bunların hepsi yeni ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak için geliştirilen metodlarla ilgilidir. Ayrıca maslahata göre hareket ettikleri de söylenebilir. Bunların hepsi de nassın izin verdiği kadardır. Bunların Kur’an ve sünnetin gereksiz yere zahirinin terkedilmesiyle ilgisi yoktur. Ehl-i sünnet, açık, kat’î naslar, mütevatir haberler varken sosyo-kültürel şartlara bunları kurban verebileceğini düşünmüyorum. Ehl-i sünnet sürekli te’vil etmez. Gaybla ilgili konuları ise mecbur kalmadıkça hiç te’vil etmez. Te’vilin kaidelerini ortaya koyar. Akıl ve nakil konusunda dengeyi korur. Ehl-i sünnet gerek olmadıkça nassın zahirini muhafaza etmeye çalışmıştır. Akıl uğruna nastan taviz vermemiş, nas uğruna da aklı arkaplana atmamıştır. Gerçi fert olarak bakıldığında bazı ehl-i sünnet alimlerinin hadis söz konusu olduğunda daha bir eleştirel olduğu da söylenebilir. Ancak bunlar ana caddeden ayrılma anlamına yapılan eleştiriler değildir.

Te’vil demişken bir farka vurgu yapmak gerekir: Eş’ari, önce ashabu’l-hadisin yolunda olduğunu söylemiş, sonra katı ve hiç te’vile yanaşmayan kimselere de karşı çıkmıştır. Maturidî’nin ise, mutlak te’vil anlayışında olmadığını belirtelim. Bu çerçevede şöyle demiştir: “Bu lafızları başka manalara da ihtimali olduğundan kesin olarak şu manaya gelir diye te’vil etmeyiz. Bunların manalarının mahlukata benzemediğini belirtir, Allah’ın murat ettiği şeye imanederiz.” Görüldüğü gibi te’vil mümkün ama “mana şudur” demekten de kaçınma var. Mutezile ise mutlak tenzih anlayışına paralel olarak mutlak te’vil anlayışını benimsemiştir. İlginç olan şudur ki, yazar da Selefiye dediği gruba bu görüşü nispet etmiştir. Buna göre Allah için kullanılan yed, vech vs. gibi vasıflar hakikat anlamına alınırsa bu teşbih ve tecsim olur. O zaman bunlar Allah için kullanıldıklarında hakikat manasında alınmazlar denilecektir. İşte bu da bir tür te’vildir. Ama tafsili değil, icmali bir te’vildir. Selef bu icmali te’vilde durur, daha ileri gidip murad-ı ilahî şudur demez. Halef ise müşebbihenin uygun olmayan iddialarını reddetmek için nasta var olan karinelere ve Arap dilinin anlam çerçevesine dayanarak bunları te’vil eder ki, bu ise tafsili bir te’vildir. Ancak dediğimiz gibi ehl-i sünnet içinde bazı ferdî yaklaşımlar dahi te’vilde ileri gitmiştir. Aklıma Razi geliyor ki, gerçekten bazen ne yaptığını anlamakta güçlük çekiyorum. Onun için karşısına herhalde haşeviye denilen grubu alıp sert tenkitlerde bulunabilmiştir. Ama şunu ifade etmeliyim ki, Razi dahi akıl-nakil ilişkisi olduğunda aklî me’hazları kullanma bakımından en ileri düzeyde olmasına rağmen dengeyi muhafaza edebilmiştir.

Bütün bunlarla birlikte şunları da ifade etmek istiyorum:

  1. Bizzat yazar, kelam ilminde sünnet kavramının bid’at karşıtlığı olarak kullanıldığını söylüyor. Yine erken dönemde Hasan el-Basrî, Muhammed b. Sirin ve Ebu Hanife tarafından kullanıldığını ifade ediyor ve ekliyor: “Bu dönemde, kavram, tam bir tanımı yapılmaksızın toplumsal şuurda oluşan zihnî bir geleneğin nakli yoluyla ehl-i bid’at karşılığı olarak kullanılmıştır.” (s. 98) Yazar, bunları süz olsun diye mi yazdı? Bunlar müsellem hakikatler….Şimdi buralarda geçen ehl-i bid’at olumsuz anlamda değil midir? İbn Sirin “Önceleri isnad aranmazdı. Ancak fitne ortaya çıktıktan sonra râvilerin adları sorulmaya başlandı. Böylece sünnet ehli olanların hadisleri alınır, bid‘at ehlinin hadisleri terkedilirdi.” sözündeki ehl-i bid’atın olumlu anlamda kullanılması mümkün müdür? Anlamak mümkün değil!!
  2. Acaba yazar, batınî metoda ne der? Yeni bir şeydir. Nitekim bu da şöhret bulmuştur. Marifetullaha erişmenin yegane metodu budur. Ancak ehl-i sünnet sufilerinin batınî metod dediği ile Karmatilerin/İsmailiyenin vs. batınî metod dediği şey aynı mıdır? Değildir. Mesele bu batınî metod ile ne yaptığımızdır. Nasları tahrif mi ediyoruz yoksa nasların zahirini tahrif etmeden manevi tecrübe ile yeniden bir yoruma mı tabi tutuyoruz? Birincisi olursa –ki, Karmatilerin yaptığıdır- çirkin bir bid’at olmuş olur; ikincisi ise nasları anlamaya zenginlik katar. Yazar acaba burada Karmatilerin bir bid’at işlediğini söyleyebilir mi? Yoksa bid’at burada yenilik anlamına gelir, ne mahzuru var mı, der. Aynı şekilde Batıyı düşünelim. Batıdan bir takım metodlar almak ile Batının mantalitesini alarak yörüngesine girmek aynı şey midir? Etkileşim kaçınılmazdır ve Batıdan bir takım şeyler alınabilir. Önemli olan aldıklarımızla değerlerimizin çatışıp çatışmadığı ve naslarını zedelenip zedelenmediğidir. Bunlara hiç dikkat edilmeyecek midir? Yenilik adına Batıdan her şey alınabilecek midir? Olacak iş mi? İşte aklî metodu kullanmak da böyle bir şeydir. Aklî metodu aşırı kullanırsanız, nasları zedelersiniz, manayı tahrif edersiniz, sünnete geri plana itersiniz; bu da sizi bid’atçı yapar. Ancak aklî metodu kullanarak bunları yapmadan nassı anlayabilir, nassı yorumlayabilir, nassı güncelleyebilirsiniz. Akıl-nakil dengesini kurabilir, Kur’an ve sünneti bütünleştirebilirsiniz. Ehl-i sünnetin yaptığı da budur.
  3. Müşebbihe, mücessime şeklinde ekoller var. Bunlara bid’at diyebilecek miyiz? Yoksa bunlara yenilikçiler mi diyeceğiz? Bunlar da herhalde aklı kullanarak böyle neticelere varmışlardır. Yoksa yenilikçiler aklı bizim gibi kullanalar mı olur sadece?!! Ya bid’atı lugatımızdan kaldıracağız, herkesi yenilikçi olarak tanımlayıp olumlayacağız ya da bid’atı tarif edip kimin bid’at yolunda olduğunu tespit edeceğiz. Dinde küfür, bid’at, dalalet olduğuna göre bunları herhalde kaldırmaya gücümüz yetmez. O halde adam gibi bunların ne olduğunu anlamaya çalışacağız. Öyle mutezile iyidir, müşebbihe kötüdür demekle bu iş olmaz. Sorarlar: Niye? Bu “niye” sorusundan kurtulmak için hepsi iyidir demek de çözüm değildir. Bu çok daha riskli kapılara yol açar.
  4. Yukarıdaki satırlar sanki bir selefi gözüyle, bir İbn Teymiye gözüyle yazılmış gibidir. Zira selefi bakış, halefin te’vilci yöntemine şiddetle karşıdır. Evet, selefi bir gözle bakılmış ama tersi bir sonuca varılmıştır. Selefe karşı çıkılmıştır. Maturidi ve Eş’ari savunulmuştur. Selefi bakış Eş’ariyeyi niçin eleştirmişti? Te’vil ediyorlar diye. Yani aklî metodu kullanıyorlar diye. Aklî metodu kullanmak bid’at ise bu eleştiriyi kabul etmek lazım. Ama bu eleştiriyi kimse dikkate almamış. O halde aklî metodu kullanmak bid’at değil. Oysa mesele aklî metodu kullanmak değil ki! Bu metodu kullanarak ne yaptığındır. Bu metodu kullanarak İslam inançlarının temellerini mi sağlamlaştırıyorsun yoksa sarsıyor musun? Aklî metodu kullanarak bir takım hadisleri inkar mı ediyorsun yoksa onları yine akılla anlamaya mı çalışıyorsun? Mesele budur. Selefilerin aklî metoda karşı çıkmaları ashap döneminde bu tür inanç/müteşabih konularının hiç tartışılmamasıdır. Onlar tartışmadıysa biz de tartışmamalıyız diye bakarlar olaya. Gelişen ihtiyaçları pek dikkate almazlar.Sonra gelen ehl-i sünnet ise gelişen ihtiyaçları dikkate almıştır. Onlar Harputi’nin deyişiyle selefin tutumunu sürdürmekle fitne kapısını kapamanın mümkün olmadığını gördükleri için hasımları olan dalalet ehlinin mücehhez bulundukları savunma aletlerini hazırlayarak hasımları olan onları kendi yöntemleriyle susturmanın ve dinde ortaya çıkan fitneleri engellemenin zaruri ve vacip olduğu inancında olmuşlardır. Onlar bu gerekçeyle felsefe kitaplarını mütalaa etmişler, felsefi usuller, kelami, akli ve mantıkî delillerle akaidi ispat etme ve İslam’a muhalif olan mezheplerin sapıklıklarını ortadan kaldırma yoluna gitmişlerdir. Onlar işte bu yöntem ile hasımlarına galip gelmişlerdir. Mesele budur.

Bazen düşünüyorum da, mutezileyi ehl-i bid’at olmaktan çıkarmak esasen Batıyla etkileşimde ondan her yönüyle yararlanmanın kapısını açmak için mi? (Yazarın bir bütün olarak bu fikirde olup olmadığını bir tarafa bırakarak) Oryantalistlerin ürettiği fikirlerin, yöntemsel olarak da varılan sonuçlar olarak da meşruiyetlerini temin etmek için mi? Modernizme, rasyonalizme, melez bir eklektizme yol vermek için mi? Öyle ya! Olumsuz anlamda bid’at kelimesini tedavülden kaldırırsak önümüzde başka ne engel kalabilir ki!!Sonuç olarak ifade etmem gerekirse bir ders kitabında bu kadar çetrefilli meseleler olmamalı. Hele tarafgir yazılmamalı. Hele tartışmalı konular sanki müsellem hakikat gibi sunulmamalı. Olan bize değil, -aslında bize de- öğrencilerimize oluyor. Olan bu kafa karışıklığı ile mezun olan öğrencilerimizin yetiştireceği genç kuşaklara oluyor!!

Toplam Kullanılan Oy: 7
Tarih:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir