İçeriğe geç

İnsanlık mı İnsanlar mı?

Her insanın sıkıntı içinde olduğu dönemler olur. Bu sıkıntı hali elbette farklı sebepler çerçevesinde ortaya çıkmış olabilir. Bu sebepler de insanın yaşadığı çağa, yaşına, ailesine, çevresine, çalıştığı iş yerine, eşine ya da çocuklarına bağlı olarak değişebilir. Kısaca bu sıkıntı hali insanın o anki imtihan durumudur.

Bu gibi imtihan durumlarının yaşandığı dönemlerde insan biraz daha içine kapanık, biraz daha ruhsal melankoli içerisinde bulunur. Az konuşur ve çok düşünür. İnsanlardan uzaklaşır. Kendiyle daha çok vakit geçirmeye başlar. Eğer insan farkına varabilirse bu tür zamanlar bolluk ve rahatlık içinde yaşadığımız şu yüzyılda hayatın doğal akışının dışına çıkmak, kendini yeniden hesaba çekmeye çalışmak ve dünya hayatı üzerine sorular sormak için kaçınılmaz birer fırsattırlar. Elbette bunun bir fırsat olduğunu da ilk seferde çözmüş kâmil bir insan değilim. Bu, bir süreç içerisinde vuku bulan ve hala yeşermek için fırsat kollayan taze bir uyanış olarak tanımlanabilir.

Tasvirini yapmaya çalıştığım gibi bir dönemde oturmuş bu dünya üzerindeki karşılığımı düşünüyordum. Bu dünyadaki amacımın ne olduğunu ve toplumdaki yerimin ne olacağını bulmaya, planlamaya ya da en azından tasavvur etmeye çalışıyordum. Bu sorular da beni zincirin bir sonraki halkası olan “İnsanlık için geriye ne bırakacağım?” sorusuna yöneltti. Bu tür bir soru karşısında insanın aklına hemen tarihte iz bırakmış büyük düşünürler, âlimler, yöneticiler, yazarlar, çizerler vs. gelir. İnsan genelde bu örneklikler üzerinden kendini ve yapmak istediği şeyleri tanımlamaya çalışır. Bunu yaparken de genelde araya nefis faktörünün de karışmasıyla hayalini kurduğu bu işleri değil de yapacağı bu güzel şeylerin insanlar üzerinde bırakacağı derin duygusal etkileri düşünmeden edemez. Bir kere bu etkileri görmüş, şahit olmuştur çünkü. İnsanların o zat hakkında nasıl konuştuklarını duymuş, “Vay be adam neler bırakmış göçerken.” deyişlerine tanıklık etmiştir. Peki, bireyin ileride insanların akıllarında yer edeceğine dair bu hayali yanlış mıdır? Elbette hayır. Öncelikle bu tür değerli insanları yâd etmek, onların geriye bıraktıklarına sahip çıkmak ve bunlardan ilham alabilmek güzel bir şeydir. İnsanın kendini, aldığı bu ilhamlardan yola çıkarak yeni ilhamlar oluşturmuş biri olarak hayal etmesi de hoş bir şeydir ancak benim bahsetmek istediğim konu biraz başka.

Bu düşüncelerin beynimin içinde bir gezinti halinde olduğu o dönemde bir akşam arkadaşımla oturmuş muhabbet ediyorduk. Bir Perşembe akşamıydı. Konu biraz uzamıştı ancak keyifliydi. Uzun süredir içimizde birikenleri bir anda ortaya sermiş gibiydik. Sonrasında bu tür sohbetleri kendi aramızda aslında daha çok yapmamız gerektiği üzerinde mutabık kaldık. İçimizdekileri birbirimizle paylaşmalıydık.

Anlatmak istediğim şeyi üstat Hasan Aycın bir çizgisinde çok hoş bir şekilde resmetmiş. Hepimiz düşünüyoruz, karşılaştığımız farklı olaylardan bir meyvenin özünü çıkarırmışçasına farklı dersler çıkarıyoruz, farklı şekillerde tecrübelerimizi içselleştiriyoruz. Çoğu zaman üstadın da çizgisinde değindiği gibi içimizde birbirini tamamlayabilecek güce sahip bu tür malzemeleri, bilgileri, fikirleri taşıdığımız halde bunları usulünce birbirimizle paylaşamıyoruz. Bunun nedenleri psikolojik açıdan değerlendirildiğinde birçok farklı şekilde izah edilebilir ancak meselenin çözümüne dair birkaç kelam etmeye çalışırsam şunları söyleyebilirim.

Öncelikle paylaşmaktan çekinmemeliyiz. Bu çekinme genellikle eleştirilme korkusu üzerine kurulu bir duygu olabiliyor. Ancak eleştirilmeyi gelişmekte olan bu fikirlerimizin daha yaş iken düzeltilmesi ve yanlış yollara sapmadan yürüyüşünü devam ettirebilmesi adına vazgeçilmez bir fırsat olduğunu kendimize kabul ettirebilirsek fikirlerimizin sözcüklere dökülmesinin önündeki bu engeli yani çekinme faktörünü de devreden çıkartabiliriz. Bir sonraki görev ise dinleyici tarafına düşüyor. İlk olarak konuşan kişinin söylediklerini sonuna kadar sabırla dinlemek çok önemli. Karşımızdaki konuşurken hem konuyu daha iyi anlamak hem de anlatan kişinin mevzusuna daha iyi hâkim olmasını sağlamak amacıyla sorular sormak da önem arz ediyor. Bu olgunluğa erişmenin altında yatan temel düşünce ise fedakârlıktır. Peki, bu nasıl bir fedakârlıktır? Çoğu zaman insanlarla konuşurken amacımız karşı tarafı dinlemekten çok kendi düşüncelerimizi aktarmaya çalışmaktır. Sanki saniyeler aleyhimize işliyormuşçasına tek nefeste zihnimizdekileri boşaltmak isteriz. İşte burada anlatmaya çalıştığım fedakârlık, karşı tarafın fikirlerini beyan edebilmesi pahasına kendi fikirlerimizden vazgeçmemizdir. Sonrasında ise iş yapıcı eleştirilere kalıyor. Daha önce de “Münazara” başlıklı yazıda dile getirdiğim üzere eleştirilerimizi şahıslar üzerinden değil de fikirler üzerinden yapmamız gerekiyor. Eleştirirken kırıp dökmememiz, kullanmak istediğimiz sıfatları muhatabımız üzerinden dile getirmememiz çok hassas bir nokta. Elbette etkili bir iletişimde izlenecek bu gibi yöntemler artırılabilir ancak şimdilik bu konu bir kenarda dursun.

Arkadaşımla olan konuşmamızda kalmıştık. Muhabbetimiz sona ermeye yaklaşırken birden aklıma bir fikir geliverdi. “Biz neden şöyle bir okuma grubu kurmuyoruz?”

Evet, çok basit bir soru. Ancak neden bu zamana kadar aklıma gelmemişti ki. Geç de olsa yakalamışken bu fikri kafamın bir köşesine kazımalıydım. Öyle de yaptım. Sonraki gün olan Cuma günü artık bir ritüel haline dönüştürdüğümüz simit-çay eşliğinde, bir büyüğümüzü dinlerken onun bir an durup “Arkadaşlar, sizden ricam küçük bir şeyler yapmanız. Hayatınızda hep küçük güzellikler, yenilikler, iyilikler yaparak yol alın.” dediğini işittim. İşte o andı hasretle beklenen an. Kim bilir bu sözleri hayatımda kaç farklı insandan kaç farklı şekilde işitmiştim ancak o sözlerin bende gerçek karşılıklarına ulaştığı zaman tam da o zamandı. Peki karşılığı neydi bu ‘küçük şeyler’ ifadesinin? Cevap elbette önceki akşam vazifesini başarıyla tamamlayıp aklımın bir köşesine yerleşen okuma grubuydu. “Küçük işler – Okuma grubu”. Bir anda birbirine kusursuz bir şekilde kenetlenen iki yapboz parçası gibi olmuşlardı. Artık vakit yoktu. Vazife ulaşmıştı, harekete geçme zamanıydı.

O gün içerisinde okunabilecek kitapları soruşturdum ve yavaş yavaş arkadaşlara haber vermeye başladım. Bulduğumuz kitap tam da aradığımız formata uygundu. Birçok farklı başlık altında toplanmış bölümlerden oluşuyordu ve her bölüm yaklaşık 10-15 sayfa civarındaydı. Bu sayı, okumayı sıkılmadan bitirebilmek için iyi bir fırsattı. Yaklaşık yarım saat ve ya kırk dakika sürecekti. En önemli meselelerden biri de bunun bir kitap tahlili olmaması gerektiğiydi. Bir bölüme katılamayan diğerine rahatlıkla katılabilmeli ve bir sonraki buluşmaya kadar o bölümü okumak ve hazırlanmak gibi bir düşünce kimsenin aklını meşgul etmemeliydi.

Yine o gün içinde arkadaşlarla konuşup kitaba başlamamızın önünde hiçbir engel olmadığını söyledim ve akşam toplandık. Toplandık toplanmasına ama bu iş sadece kuru kuruya kitabı okumakla olmazdı. Akşama kadar kafamda bir format oluşturmuştum. Genelde bu tip kitap okumaları bir bilirkişi tarafından yönetilip yine o kişi tarafından yorumlanıp anlatılmak suretiyle gerçekleşiyordu ancak bizde böyle bir bilirkişi yoktu. Bu sefer işin sorumluluğu hepimize birden kalıyordu. Kitabı okumaya başlamadan önce kafamdaki bu formatı anlatıp herkesten kitabı okurken istedikleri yerde durdurup soru sorabileceklerini ve ya istedikleri şekilde eklemeler, hatırlatmalar yapabileceklerini söyledim. “Hepimizde farklı yaşanmışlıklar, farklı tecrübeler, farklı bilgi birikimleri var. Buradaki amacımız her birimizdeki bu farklı malzemeleri bir havuzda toplayıp oradan nasibimiz kadarıyla istifade edebilmek.” diyerek okumaya başladım. Sonra bu fikrimin arkasında olduğumu göstermek adına bilmediğim kelimeleri sormaya başladım. Birkaç yerde anlamadığım kısımları dile getirdim. Bu arada konu açıldıkça arkadaşlar da bildikleriyle, sorularıyla dâhil olmaya başladılar. Bölümün bitiminde söz almayan kimse kalmamıştı. Daha da önemlisi o gün her birinden bilmediğim birçok şey öğrenmiştim.

O gün belki de hayatımın bir başka dönüm noktalarından biriydi.

O gün, insanın küçük fedakârlıklar yaparak ne kadar huzurlu ve mutmain olabileceğini kendime kanıtladığım gündü. Mevzu anlaşılmıştı. Artık bütün taşlar yerli yerindeydi.

Geriye sadece dudaklarımdan dökülen şu sözler kalmıştı;

Başından beri kendime “İnsanlık için geriye ne bırakacağım?” sorusunu sorarak hata yapmışım. Meğerse sorulması gereken soru “İnsanlar için geriye ne bırakacağım?” sorusu imiş.

Son söz olarak şunları hatırlatmak gerekiyor sanırım. Elbette bu küçük hikâye yaşadığım hayattan alınmış kısa bir kesit. Daha doğrusu hayatımı etkileyen ve benim için değerli olan bir kesit. Yani benim hikâyem ve gayet iyi biliyorum ki bu hikâye, belki de pek çok insanı beni etkilediği kadar etkilemeyecek, üzerinde kalıcı izler bırakamayacak ya da karşılığını bulamadan sönüp gidecek bir anı. Bu yüzden gönlüne dokunamadıklarımız darılmasınlar, merhamet etsinler. Niyetimiz bir tek kişi dahi olsa zihinlerde ve gönüllerde bir kıvılcım oluşturabilmek, Rabbimizin bize nasip ettiği kadar insanlara ulaşabilmek, rahmet olabilmek. Sağlıcakla…

11.06.2018

Toplam Kullanılan Oy: 0
Tarih:Misafir Yazarlar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir