İçeriğe geç

MATURİDİ’DE KADER YERİNE YASA FİKRİ VAR MI?

Bu yazıda çağdaş bir yazıdan Maturidi okumasına dair bir pasaj aktarıp değerlendirmeye çalışacağım. Başta söyleyeyim: Yasa fikri yeni ortaya çıkmış bir şeydir. Kaderi yasa olarak anlamak da… Peki kaderi yasa olarak anlamak da bir sakınca var mı? Yani kader “Allah’ın fiziksel, biyolojik ve toplumsal yasalarıdır” demek mümkün müdür? Mümkün gibidir, ancak bir kayıtla… Allah, kainatı yaratıp işi yasalara devretmiştir, dememek şartıyla… Allah, yasaları yaratmış ve sürekli yaratmaktadır. Yasalar Allah’ın iradesine tabidir. Yasalara Allah dilediği zaman hikmeti gereği müdahale edebilir. Yasaları koyan da müdahale edecek olan da odur. Ancak bu müdahalesi keyfi değil, hikmeti gereğidir. Yasalara müdahale etmiyorsa edemeyeceğinden değil, etmemek istemesindendir. Yasaların varlığını da mutlaklaştırmamak gerekir. Eskiden “sebepler” vardı. Sebepler mutlaklaştırılmamalı denilirdi. Sebeplere onlarda olmayan güçler yüklenmemeli. Şimdi yasalar varsa, yasalar için de aynı şeyi düşünmeli. Bir de yasa anlayışından determinizme varmamalı. Bugün determinizm aşılalı çok oldu. Bir gün şöyle bir söz işitirsek şaşırmamalıyız: “Yasaların olmayışı da bir yasadır.” Bilimsel gelişmelerin seyri ilginç bir hal almıştır. Allah’ın irade ve yaratmasını görmezden gelmek bir takım bilimsel izahlara kendimizi kaptırmak anlamına gelebilir.

Peki çağdaş okuma ne diyor? Şunu diyor:

“Meselenin tahliline imkân veren bir ayeti burada anabiliriz: Yeryüzünde “ما اصاب من مصيبة في األرض وال في أنفسكم اال في كتاب من قبل أن نبرأها veya kendinizle ilgili bir musibet meydana gelmeden önce mutlaka bir kitaptadır”. (Hadid, 22) İmam Mâtürîdî, bu ayeti tahlil ederken önemli bir noktaya dikkat çekmektedir. Ayetteki ‘önce’ zarfı, insanlar yaratılmadan önce mi, yoksa musibet meydana gelmeden önce mi olarak anlaşılmalıdır, diye sormaktadır. Eğer insanlar yaratılmadan önce bir kitapta yazılıdır denirse, bu insan için her şeyin belirlenmiş olduğu anlamına gelir ki, insanın iradesi, özgürlüğü ve sorumluluğu devreden çıkmış olur. İnsan yaşarken o musibet meydana gelmeden önce bir kitapta olması demek ise, o olayın bir kanuna göre meydana gelmesi demektir. Ayetteki ‘kitap’, varlığın ve hayatın kanununu/yasasını ifade eder. Aşırı dozda radyasyona maruz kalan bir insanın kanser olması, varlığın ve hayatın kanunudur. Bu kitabî bir şeydir. Rusya’da Çernobil nükleer reaktörünün infilak etmesinden sonra bölgede kanser vakalarının artması, bu kanunun en bilindik örneklerindendir. Bu bir kanundur ve insanlar yaşarken onları gelir bulur; daha onlar doğmadan önce onlar için böyle bir şey belirlenmez. Ayetteki önce zarfı, insan doğmadan önce değil, olay meydana gelmeden önce şeklinde anlaşılırsa, kader fikrine değil yasa fikrine ulaşmış oluruz.” (Şaban Ali Düzgün, “Kader’i Farklı Kategoriler İçinde Okumanın İmkânı”, s. 7)

Şimdi ilgili ayetin tefsirini Te’vilatu’l-Kur’an’dan nakledip anlamaya çalışacağız:

“Bir Kitap’ta vardır” yani Allah onları bir kitapta zikretmiştir. Bu Kitap o musibetleri yaratmadan önce vardı. Bu musibetlerin bizzat kendilerinin yaratılmadan önce bir kitapta olması mümkün değildir. Bu da musibetlerin Kitap’ta “zikredildiği”ne delalet eder. Bu şu ayete benzer: “Sana gösterdiğimiz o rüyayı ve Kur’an’da lânetlenen ağacı, sadece insanları sınamak için meydana getirdik.” (İsra, 60) Bu ağacın kendisi Kur’an’da yoktur. Lakin onun zikri Kur’an’da vardır. Buna göre maksad musibetlerin Kitap’ta zikridir. Bu da ifadenin hakikat değil, mecaz olduğunu gösterir. Hakikatte musibetler Kitap’ta yoktur, onların sadece zikri vardır. Sonra Maturidî, “min kabli en nebreehâ” ifadesinde ihtilaf edildiğini söyler. Buna göre “bu musibetleri yaratmadan önce bunlar bir Kitap’tadır” diyen de; “insanları ve yeryüzünü yaratmadan önce bir Kitap’tadır” diyen de vardır. Maturidî birincisini tercih eder. (Te’vilatu’l-Kur’an, XIV, 362)

Düzgün son ihtilafı alarak buradan yasa fikrine ulaşmıştır. Yasa fikrinin daha yeni ortaya çıktığını yukarıda hatırlatmıştık. Maturidî’nin döneminde yasa fikri yoktur. O halde Maturidi’yi böyle okumak mümkün müdür? Mümkün gözükmüyor. Belki “ileri görüşlü, sezgisi kuvvetli denilerek” bu yorum yapılabilir, ama bu da olası değil.

Tekrar edelim: Düzgün, Maturidi’de şunu tespit etmişti: Ayetteki ‘önce’ zarfı, insanlar yaratılmadan önce mi, yoksa musibet meydana gelmeden önce mi olarak anlaşılmalıdır, diye sormaktadır. Konu aslında “önce” zarfı değil. Konu “nebreeha”daki ha zamirinin nereye raci olduğudur. Ayetin başında “musibet” ve “insanlar ve yeryüzü” lafızları vardır. Zamir hangisine racidir? “O musibetler yaratılmadan önce mi Kitap’ta vardır (yazılıdır)?” yoksa “o insanlar ve yeryüzü yaratılmadan önce mi?” Maturidi, “musibetler yaratılmadan önce” te’vilini benimser. Peki bu, kanun fikrini benimsediği anlamına mı gelir? Düzgün, benimsediğini gösterir kanaatindedir. Yorumu şöyle: “Eğer insanlar yaratılmadan önce bir kitapta yazılıdır denirse, bu insan için her şeyin belirlenmiş olduğu anlamına gelir ki, insanın iradesi, özgürlüğü ve sorumluluğu devreden çıkmış olur. İnsan yaşarken o musibet meydana gelmeden önce bir kitapta olması demek ise, o olayın bir kanuna göre meydana gelmesi demektir.” Maturidi’den böyle bir sonuç çıkar mı? Bize göre çıkmaz. Nitekim Maturidi, musibetlerin Kitap’ta yazılı olduğunu, yani zikredildiğini kabul etmektedir. Musibetler Kitap’ta varsa bunun insanlar ve yeryüzü yaratılmadan önce olmasıyla onlar yaratıldıktan sonra olması arasında ne fark vardır? Sonuçta insan eylemi meydana gelmezden önce bu eylem Kitap’ta yazılıdır.

Konu, aslında “Kitap” kelimesini “yasa/kanun” şeklinde anlayabilir miyiz, meselesinde düğümlenmektedir. Zaten Düzgün de “ayetteki ‘kitap’, varlığın ve hayatın kanununu/yasasını ifade eder” demiştir. Mesele budur. Ve bunun için Maturidi’ye gitmeye gerek yoktur, diye düşünüyorum. Maturidi’nin tefsirinden de bu meseleye malzeme çıkmaz. Zira Maturidi, “Kitap” meselesini hiç konu edinmemektedir. “Kitap” meselesini baştan kabul etmektedir. Musibetler yazılıdır, yani onun tabirince zikredilmiştir. Burada “zikr”e özel bir vurgu yoktur. Muhtemelen yazılı anlamındadır. “Zikr”i niçin kullanmıştı? Musibetlerin bizzat kendilerinin Kitap’ta olduğunu anlamamak için… Kendileri değil, zikri var, yani yazılı. Musibetlerin Kitap’ta yazılı olmasını irade ve özgürlük açısından sorun olarak görmemektedir Maturidi. Onun meselesi “hâ” zamirinin nereye raci olacağıdır.

Muhtemelen konu hadiste de geçtiği gibi insanın anne karnında yaratılışı ile ilgilidir. Anne karnında insanının yaratılışıyla birlikte şaki mi said mi olacağı, rızkı, eceli yazılmaktadır. İşte bu noktada bazıları der ki: Hayır, insan yaratılmadan önce bunlar yazılmıştır. Maturidî bu görüşü kabul etmemekte aslında musibetlerin insanla birlikte yazıldığını ifade etmektedir. O zaman mesele “Kitap” kelimesinin “yasa/kanun” anlamına gelmesi değildir. Kitap’ta bir şeyin yazılı olmasının irade ve sorumluğu ortadan kaldıracağı anlamında da değildir.

Hatta denilebilir ki, “Kitap” kelimesi yasa anlamına gelecekse bile her iki te’vil buna mani değildir. Allah, insanı ve yeryüzünü yaratmadan önce de yasaları belirleyebilir. Ne var bunda? Yasaları belirlemek için insan ve yeryüzünün yaratılması şart mıdır? Yasaları belirlemek için değil, ama yasaların yürürlüğe girmesi için insan ve yeryüzünün yaratılması şart olabilir. O halde Allah, şayet kainatı yasalarla idare edecekse idi, bunu onları yaratmadan önce de yasa anlamında takdir edebilirdi. “Ben insan yaratacağım, şöyle yaparsa şöyle olacak, şu sebep şu sonuçları doğuracak vs.” Allah, yasasını her bir insan tekini yarattıktan sonra mı koyuyor? Düzgün açık olarak şöyle diyor: “İnsan doğmadan önce değil, olay meydana gelmeden önce olursa kader fikrine değil, yasa fikrine ulaşırız.” Yani insan doğuyor ama olay meydana gelmeden önce yasa var. Yani olay yasalara göre işliyor, belirleniyor. İnsan doğmadan önce yasa olursa problem midir? İrade ve sorumluluk ortadan kalkar mı? İnsanın doğmasından önce ile doğduktan sonra ama olay meydana gelmeden önce demenin arasında fark olmaması lazım. Bir de ilk insan mı, her bir insan teki mi? Bu, açık değil. Herhalde ilk insan… Ancak anlatım tarzı her bir insan tekini de ifade eder tarzda… “İnsan doğmadan önce değil, olay meydana gelmeden önce…” Yani tek tek olaylar herhalde… Ayetle irtibatlı düşündüğümüzde bu yorumları anlamakta zorlandığımı ifade etmeliyim. Oysa Maturidi sanki daha basit bir şekilde meseleyi izah ediyor. Hadisle de uyumlu olarak “her bir insan tekini yaratacağı zaman kaderini de yazıyor” demek gayet isabetlidir. Kanımca Maturidi’nin de kastettiği budur.

Maturidi’nin kader ve Kitap’la (levh-i mahfuz) ilgili görüşlerini burada zikretmek faydalı olacaktır:

İmam Mâtürîdî, kader ve kaza kelimelerinin dışında “ketebe” ve “kitâb” kelimelerinin de bazı âyetlerde kader meselesiyle alakalı olarak zikredildiğini belirtir. O, “De ki, bize ancak Allah’ın bizim için yazdığı şeylere isabet eder. O, bizim Mevlamızdır” (Tevbe, 51) âyetinin, bazıları tarafından “bize ancak Allah’ın takdir (kaza ettiği) şeyler isabet eder” şeklinde tefsir edildiğini belirtir ve “Allah, bizim Rabbimiz, biz O’nun kuluyuz. O bizim için hayır ve şerden ne dilerse yazar” diyerek, hayır ve şerri takdir edenin Allah Teâlâ olduğuna dikkat çeker. Mâtürîdî, hayır ve şerri takdir edenin Allah olduğunu belirmekle birlikte, Allah Teâlâ’ya layık olmayan sıfat ve fiillerden O’nu tenzih etmek için, şerrin, kula nispetle olduğunu ve şerri takdir etmenin şer olmadığını açıkça ifade eder.

Mâtürîdî ayrıca “Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, kitapta (Levh-i Mahfûz’da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu Allah’a çok koyladır” 64 âyetini de bu konuda delil getirir. Mâtürîdî, bu âyetin tefsirinde şöyle der: “Muhakkak ki, bir şeyi olmadan ve yaratılmadan önce yazmak, olmadan önce bilmek Allah’a çok kolaydır. Allah Teâlâ, eşyanın olacağı vakitleri ezelde bildiğini haber veriyor. O’na hiçbir şey zor gelmez. Bir şey olmadan ve ortaya çıkmadan önce bilmek mahlûkâta zor geldiği halde, Allah için hiç bir zorluk söz konusu olmaz.”

“Bu Kitab’da yazılmıştır” (İsra, 58) âyetindeki “Kitap” kelimesinin öncelikle Levh-ı Mahfûz manasına geldiğini67 ifade eden İmam Mâtürîdî’nin, Allah Teâlâ’nın Levh-ı Mahfûz’da yazması, takdir ve hükmetmesiyle ilmi arasındaki münasebet konusunda esas aldığı bir başka âyet ise şöyledir: “Gaybın anahtarları yalnızca Allah’ın katındadır. Onları sadece O bilir. O, karada ve denizde olanları da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki, onu O bilmesin. Ne yerin karanlıklarında bir tane, ne kuru ve de yaş, hiçbir şey yoktur ki, her şeyi açıklayan Kitap’da (Levh-i Mahfûz’da) bulunmasın.” İnsanların amelleri ve maksatları dahil hiç bir şeyin Allah Teâlâ’ya gizli kalmadığına işaret eden Mâtürîdî, bir zorlanma ve sıkıntı olmadan her şeyin en mükemmel şekilde idare edilmesinin (tedbîr), her şeyin önceden Allah tarafından bildiğine delâlet ettiğini belirtir. O, bu âyetteki Kitab’ın takdir ve hüküm manasına hamledilmekle birlikte Levh-ı Mahfûz manasında da kullanıldığına da dikkat çekerek, Hasan-ı Basrî’nin “Allah Teâlâ, her Kadir gecesinde bir kitap çıkarıp, meleklere verir. O kitapta sene içerisinde olacak olanların hepsi yazılı bulunur” dediğini aktarır. (Bk. Hasan Gümüşoğlu, “İmam Mâtürîdî’nin Ayetler Temelinde Kader ve Kaza Meselesini İzahı”, s. 732)

Bu satırlar Maturidi’nin geleneksel kader düşüncesiyle ortak hareket ettiğini göstermektedir. Bu satırlardan “yasa” fikri çıkar mı? Çıkmaz. Tabii elbette kaderin diğer unsurları olan kudret gibi meselelerde Eş’arî gibi düşünüyor demek değildir. Elbette Maturidî Eş’ariye göre daha çok insan özgürlüğü tarafında durmaktadır.

Diğer taraftan yasa veya tabiat kanunları fikrini dolaylı yaratma kapsamında değerlendiren alimler de olmuştur. DİA’nın kader maddesinde bu konuda şöyle denilmiştir:

“Mükellefin sorumlu tutulduğu fiiller Allah’ın doğrudan doğruya değil dolaylı olarak yaratmasının kapsamına girer. Çünkü Allah insanı, değişik alternatifleri bulunan fiillerden dilediğini seçip yapabilecek şekilde yaratmış ve beşerî fiilleri yönetimini kendilerine verdiği irade ve kudret vasıtasıyla yaratmıştır. Allah kâinatın yaratılışı ve işleyişiyle ilgili olarak tabiat kanunları koyduğu gibi beşerin tutum ve davranışlarına dair sebep-sonuç ilişkisine dayanan düzenlemeler yapmıştır. İnsan için dilediği fiili yapmasını sağlayan irade ve kudreti yaratarak onu fâil kılmış, böylece insana ait fiillerin de dolaylı yaratıcısı olmuştur. Çünkü insana ait fiillerin sebebi olan irade ve kudreti yaratmak, bu sebeplerin sonucu olarak meydana gelen fiillerin de dolaylı bir yaratıcısı olmak anlamına gelir. Cüveynî gibi bazı Eş‘arî kelâmcıları ile İbn Teymiyye, İbn Kayyim el-Cevziyye, Muhammed Abduh, M. Reşîd Rızâ gibi Selefî ve bazı Şiî âlimleri bu fikirdedir.” Abduh ve Reşid Rıza’nın bu fikri kabul etmelerine müasait bir ortam vardır, ancak Cüveyni, hatta İbn Teymiye’nin bu fikri nasıl ifade ettiklerine dair bir şey diyemeyeceğim, tahkike muhtaç diyelim.

Bu ifadelerden anlaşılan dolaylı yaratmadır. Yani Allah, kulda irade ve kudret yaratmıştır. O da bunlarla fiilini yapmaktadır. Yani dolaylı olarak fiilini de Allah yaratmış olmaktadır. Bu görüş, “yaratma”yı tam olarak açıklamamaktadır. Acaba insan, irade ve kudretiyle kendi fiilini “yapıyor” mu diyeceğiz, yoksa “yaratıyor” mu? Mesele budur. İnsana yaratma alanı açtığımızda Allah’ın sürekli yaratması anlamsız hale gelecektir.

Genelde yasa fikrini kabul edenler satranç benzetmesi kullanır. Buna göre mesele şudur: Kader diye anılan tabiat kanunları, satrancın nasıl oynanacağına ilişkin kurallara benzer. Bu kuralları Yaratıcı koyar. Bize düşen, bu kuralları değiştirmek değil, satrancı onlara uygun oynayarak kazanmaktır. Allah, satrancın galip veya mağlubunu önceden belirlemez, ilan etmez. Ama Allah, sonsuz bilgisiyle satrancın galip ve mağlubunu ilk bakışında anlar, bilir. Beceriksiz oynayanın yenilgisinin sebebi O’nun bilmesi değildir, kendisinin yanlış oynamasıdır.

Tam bu noktada adam öldürmeyi ele alalım. Herhalde klasik ve çağdaş düşünce arasındaki fark şudur: Klasik olanı der ki: Ölüm olayını yaratan Allah’tır. Çağdaş düşünce der ki: Ölüm olayı Allah’ın koyduğu bir yasaya göre gerçekleşmiştir. Klasik düşüncede bir boşluk var gibi: Yani sanki hiçbir şey belli değil, Allah o anda yaratmaktadır. Allah kulun fiilini yaratmaktadır da fiilden önce olan irade, kudret vs. onca şeyi yaratmakta değil midir? Sanki irade ve kudreti yarattıktan sonra bir de fiillerini yaratmak suretiyle insana hiçbir alan bırakılmamış gibidir. Bu noktada kesb teorisi devreye girmiştir tabii. Çağdaş düşüncede de boşluk var: Yasalara göre herşey işliyor. Sanki Allah’ın her dem yaratması görmezden geliniyor. Bir kere yaratmış, bırakmış gibi. Bazı alimler buna yukarıda gördüğümüz gibi “dolaylı yaratma” demiş, doğrudan değil. Başka bir izah olmaz mı? Şöyle diyemez miyiz?: Allah’ın yasaları ve kuralları var. Allah bunları da her dem yaratarak kainatı idare ediyor. Zira Allah’ın esmasını kainata tecelliden ayrı düşünemeyiz. Allah kainatı yaratıp dışarıdan seyreden bir varlık değildir. Her an mahlukatına esması ile tecelli etmektedir. Allah halik ve kayyum sıfatlarıyla kainatı ayakta tutuyor. Bir an bu sıfatların tecellisi kesilirse kainat çöker. İşte bu çerçevede Allah yasları da sürekli yaratıyor diyemez miyiz? Biz bunu idrakten aciz olabiliriz. Mesela hücrelerimiz sürekli yenileniyor. Biz bunun farkında bile değiliz. Allah da sürekli yaratıyor. Yasalar olsa bile sürekli yaratıyor, desek ne olur? Bir film şeriti düşünelim. Cansız fotoğraf kareleri… Ama nasıl oluyorsa bu şeritin saniyede bilmem ne kadar hızlı dönmesiyle fotoğraflar bize canlı aksediyor. Biz sadece film sahnesini görüyoruz. Ama arkada makinistin ne yaptığını bilmiyoruz ve bir insan fiilini dahi anlamakta güçlük çekebiliyoruz. İşte Allah da bu kainatı sürekli yaratmasıyla ayakta tutmakta, devamını sağlamaktadır. Bunu anlamak ise şu bizim akıllara elbette zor gelmektedir.

Burada Allah’ın bilmesi de gündeme gelebilir. Bu, ayrı bir konu. Allah, bildiğini yazdırıyor da olabilir. Yazmasının bilmesi anlamına gelmesi de mümkündür. Son olarak denilebilir ki, Kur’an’dan kaderi yasa anlamında farklı okumanın imkanı muhtemel olabilir, bunun için Maturidi’ye dayanmak ise gereksizdir.

Toplam Kullanılan Oy: 5
Tarih:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir