İçeriğe geç

MATURİDİ VE MÜTEVATİR HABER: BENİM KAFAM KARIŞTI DOĞRUSU…

Önce şunu ifade edeyim: Bir kelam ders kitabında, üstelik 665 sayfa olan bir ders kitabında mütevatir habere ayrılan satır sayısı 8’dir, sadece 8. Hz. İsa’nın nüzulüne ayrılan sayfa sayısı ise 25. Bu sekiz satırlık yerde mütevatir haber (Temel Yeşilyurt tarafından) şöyle tanımlanır: Yalan söyleme konusunda ittifak edebilecekleri aklın düşünemeyeceği bir topluluğun çeşitli konularda verdiği haberdir. (s. 301) Şimdi bu tanımı kitabın ilerleyen sayfalarında yapılan bir izahla karşılaştıracağız. İşte bu yazıda beni asıl ilgilendiren taraf da bu.
Yazarımız (Şaban Ali Düzgün) Maturidi bağlamında onun kelam terminolojisine kattığı yeniliklerden bahseder. Bunlardan biri de mütevatir habere yaklaşımıdır. Şöyle der: “Mütevatirin kendisine kadar yapılan tanımında ‘yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun aktardığı haber’ şeklindeki tanımı ‘Peygamberin dışında hiç kimse böyle tanımlanamaz, sadece Hz. Peygamber verdiği haberde (Kur’an’da) yalan söylemez’ diyerek bu tanımı ‘yalan üzere birleşmeleri mümkün olan bir topluluğun aktardığı haber’ şeklinde değiştirmiştir. (s. 363)
Bu kadar, hepsi bu kadar! Hiçbir değerlendirme yok! İlk bakışta şaşırtıcı bir bilgi! Maturidi, ne kastetmiş olabilir, bunun üzerinde duracağız, ama hemen akla şu gelmez mi? s. 301’deki tanımla, s. 363’deki tanım farklı. O kadar farklı ki, birbirine tam zıt. Hangisi doğru? Ya da bu iki tanıma yansıyan bakış açıları ne? Hiçbir açıklama yok! Lisans öğrencisinin bu şekilde muallakta bırakılması doğru mu?
Gelelim, Maturidi’nin bu yaklaşımına… Önce belirtelim ki, Maturidi’de böyle bir yaklaşım var, ama ne kastettiğini anlamak gerçekten zor!
Önce üç makaleden Maturidi’nin mütevatir haber neye dediğini nakledelim:
1. Maturîdî, mütevâtir haberi şu şekilde nitelendirmektedir “…. Eğer bir haberin yalan olmasına hiçbir şekilde ihtimal verilmiyor ise, kendisine böyle bir haber ulaşan kimsenin yapması gereken şey, onu masumiyetine kesin belge bulunan birinden (peygamberden) bizzat duyduğu bir söz gibi telakki etmesidir…” Maturidi ekolünden Ebu’l-Muin en-Nesefi de İmam Maturidi gibi mütevâtir haberi, “yalan olma ihtimali olmayan haber” şeklinde tanımlamaktadır. (Cemalettin Erdemci) Evet, dikkat edelim, “yalan olma ihtimali olmayan haber.” Yani bu makale, Maturidi’yi geleneksel çerçevede yorumlamış!
2. Mâturîdîlerin bir kısmının, bir tanım yapma yerine sıfatlarını saymakla yetindikleri mütevâtir için en derli toplu tanımı Sâbûnî’de bulmaktayız. Onun‚ yalan söyleme konusunda ittifak edebilecekleri tasavvur edilemeyen muhtelif kimselerden çeşitli mevzularda gelen haberdir‛ şeklindeki tanımı, hadisçilerin tanımıyla aynilik arzetmektedir. (Nuri Tuğlu) İyi bir Maturidi olan Sabunî de “yalan olma ihtimali olmayan haber” diyor. Bu makale de mütevatiri geleneksel tanıma paralel ele almış!
3. Maturidi’ye göre haber-i resûl mütevâtirden ve âhâddan daha üst bir konumdadır. İmam Mâturîdî, peygamberlerden bize gelen haberlerin esasında yanılmaları mümkün olan kimseler kanalıyla ulaştığını belirtmektedir. Nitekim onların mu’cize sahibi peygamberler gibi doğruluklarına delilleri yoktur ve naklettikleri haberin araştırılması gerekir. Bu araştırma sonucunda her biri naklettiği haberin peygamberden duyulduğunu telakki eder, doğruluğuna inanır ve bunlardan her biri haber verdiklerinde, ortak bir zeminde olduklarından güvenilirlikleri de ortaya çıkmış olur. Yine peygamberlerden bunun dışında ulaşan haberler vardır ki bunların doğrulukları, tevâtüren ulaşan nassa uygunluklarına göre test edilir ve hangi yön ağır basarsa, ihtimaliyet de göz önünde bulundurularak, ona göre amel etmek gerekir. Sonuç itibariyle gerek duyu gerekse de haber yoluyla bilgi elde edilirken istidlâle ihtiyaç vardır ki bunu da sağlayacak temyiz gücü akıldır. Bu satırları nakleden Mustafa Selim Yılmaz bir de değerlendirme yapar: İmam Mâturîdî’nin haber teorisini de içeren ilmî anlayışının sonraki süreçte ihmal edildiği yönünde önemli eleştiriler bulunmaktadır. Bu eleştirilerden biri de iddia edildiği üzere, Mâturîdîlerin özellikle haber kavramının içeriğine yönelik ortaya koydukları dönüşümdür. Buna göre İmam Mâturîdî, haberin niteliğinden ziyade bunun akıl süzgecinden geçirildikten sonra değer yüklenmesine odaklanırken sonraki âlimler, “yalanda ittifak etmeleri mümkün olmayan kimseler” gibi ifadelerle senet zincirinin sorgulanmaksızın sorunsuz kabul edilmesini ön plana çıkarmışlar, daha da ötesi “doğru haber” sınırlandırmasıyla Ashabu’l-hadîs çizgisine kaymışlardır. Bu eleştiriye tam anlamıyla katılmak mümkün değildir. Zira daha önce de zikredildiği üzere Ashabu’l-hadîs’in âhâd rivayetleri bile itikâdi bağlamda kullandıkları bilinen bir husustur. Mâturîdî âlimlerin bu derecede bir tavır benimsediklerini ve “senet eksenli bir yaklaşımı” öncelediklerini söylemek zordur. Aksine İmam Mâturîdî’nin açıklamalarından hareketle daha farklı bir izah tarzını tercih ettiklerini söylemek mümkündür. Aslında doğru haber vurgusuyla, inkârı mümkün olmayan, herkes tarafından kabul edilebilecek hususları vurguladıkları düşünülebilir.
Bu metinle birlikte iş daha da zorlaştı. Demek ki, Maturidiler mütevatir konusunda ehl-i hadisten farklı düşünüyor. Aklıma gelmişken hadisçiler “yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan topluluk” derken neyi kastediyorlar? Bu topluluk nasıl bir şey? Açık değil. Onun için iki görüş ortaya çıkmış:
1. Ravi sayısını belirlemeye çalışan görüş. İlla 4, 10 vs. ravi sayısı olması gerekir.
2. Ravi sayısı belirlemeyi gerekli görmeyen görüş. Bu, muhakkiklerin görüşü olarak dile getirilir. Bu, mütevatiri belirlemede aslın da ciddi bir farklılığın olduğunu gösterir.İlkinde rivayet merkezli ve buna bağlı olarak ravi sayısı merkezli bir yaklaşım barken ikincisinde rivayet değil, amel/fiil/vakıa merkezli bir yaklaşım var.
O halde hadisçilerin sened eksenli yaklaşımı tartışmaya açıktır. Hadisçiler “sened zincirini sorgulamaksızın” kabul ettiler demek mümkün müdür? Ya da her hadis için böyle midir? Oysa hadisçilerin “bu mütevatirdir” dedikleri tüm hadisler sened açısından tetkik edilmiştir. Teori ile pratik farklı işlemiştir. Teoride ravi sayısına bakılmaz ama iş pratiğe gelince ravi sayısına bakılmıştır. Şöyle de diyebiliriz: Teorideki mütevatir ile pratikteki mütevatir farklı şeylerdir. Teorideki mütevatire en çok da amelî mütevatir uyuyor. Ama pratikte mütevatir denilen hadisler daha ziyade rivayete dayalı mütevatirlerdir. O halde ehl-i hadisin pratikte sened/ravi merkezli mütevatiri değerlendirdiği söylenemez. Şu da bir gerçek ki, ehl-i hadisin kendisine mahsus bir mütevatir tanımı bile yoktur. Mütevatir meselesi hadis usulune Hatib el-Bağdadi ile girmiştir ve esasen hadis usulunun konusu da değildir. İlk tanımı yapanlar da mutezili alimlerdir. Tüm tartışmalar da onların üzerinden yürütülmüştür.
Bunlarla birlikte düşünülebilecek bir ayrım daha var. Onu da DİA naklediyor: “Hadislerin mütevâtir ve âhâd şeklindeki ikili tasnifini benimseyen Mâtürîdî, rivayet bakımından âhâd haberlerden olmakla birlikte kendisiyle amel edildiğinin bilinmesi açısından mütevâtir diye nitelediği ‘amelen mütevâtir’ rivayetlere ayrı bir önem verir. Ona göre amelen mütevâtir amel edilebilir en üstün rivayettir. Çünkü bunlar nesilden nesile aktarılmak suretiyle yaygın bir örf haline gelmiş, dolayısıyla gizli kalma tehlikesinden korunmuş, bu uygulamaların ayrıca senedle rivayet edilmesine gerek görülmemiştir.” Burada zikredilen husus önemli. Amelî mütevatir diye bir şey var. Hiçbir şekilde tartışma konusu olmaz. Burada zikredilmemiş ama akla bir de demek ki, rivayetle ilgili mütevatir var, geliyor. Bunu bir yere not edelim.
Şimdi kelam kitabının Maturidi’den naklettiği şeyle paralel olarak yapılmış, başka bir makaledeki değerlendirmeyi nakledelim: “İmam Mâturîdî, genellikle haber kavramını Hz. Peygamber’den nakledilen haberler için kullanır ve ikiye ayırır. Birincisi mütevatir haberdir. Mâturîdî mütevatir haberi, hadisçilerin tanımından farklı olarak, yanılmaları ve yalan söylemeleri muhtemel kişilerin dilinden Hz. Peygamber’den bize ulaşan bilgiler olarak görür. Ona göre bu tür haberleri rivayet edenler, doğruluk ve masumiyetlerini kanıtlayacak herhangi bir delil ve belgeye sahip olmadıklarından bu tür haberler de incelemeye tabi tutulmalı, eğer yalan olma ihtimali yoksa onun masumiyetine açık belge bulunan birinden duyulmuş gibi algılanması ve mütevâtir vasfını kazanmış olmasından dolayı kabul edilmesi gerekmektedir. İmam Mâturîdî mütevâtir haberi nakledenler arasında bile yalan söylemeleri ve yanılmaları muhtemel kişilerden söz etmektedir. Oysa hadisçilerin tanımında yalan söylemeleri muhtemel olmayan kişilerden söz edilir. Mütevâtir haberin verdiği bilginin kesinliği konusunda ihtilaf da bulunmamaktadır.”
Kesin bilgi ile ilgili Maturidi’den nakledilen şeylerle alakalı olarak sanki şunlar ortaya çıkıyor:
1. Haber-i Resul: En kesin bilgi. Yalan dahil olma ihtimali hiç yok. Bu, mucize ile teyid edilmiş peygamberin haberidir.
2. Amelî tevatür: Peygamber’den Kur’an’ın nakli buna girdiği gibi namaz, hacc gibi ibadetler de buna dahildir. Birinciden farkı, bu haberi nakledenlerin mucize ile teyid edilmiş olmamasıdır.
3. Rivayete dayalı tevatür: Belirli bir ravi topluluğunun naklettiği haber.
Evet, değerlendirmeler böyle. Maturidi’nin sonradan Maturidilerce nasıl anlaşıldığını bir kenara koyarak Maturidi’nin neyi kastedebileceği üzerinde duralım. Malumdur ki, mütevatir-ahad ayrımını ilk olarak mutezile yapmıştır. Kelam kitabının 301. sayfasındaki tanımda “aklen yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan” ifadesi geçmekteydi. Oysa mütevatir tanımında geçen “aklen” ifadesinde tartışma vardır. “Aklen” mi “adeten” mi? Mütevatir meselesini İslam düşüncesine kazandıran Mutezileden Nazzam’a göre her topluluğun “aklen” yalan üzere birleşmeleri mümkündür. Mutezilî diğer alimler ise buna karşı çıkarak “aklen” kaydı yerine “adeten” kaydını kullanmışlar, buradan da her topluluğun “aklen” yalan üzere birleşmeleri mümkün olsa da “adeten” bunun imkansız olduğu sonucuna varmışlardır.
Şimdi Maturidi’ye dönelim. Ne diyordu? “Yalan üzere birleşmeleri mümkün olan bir topluluğun aktardığı haber.” Hiçbir kayıt yok! Tuhaf bir durum! Zira yalan üzere birleşmeleri mümkün olan bu topluluğun verdiği haber zorunlu bilgi ifade ediyor!! Ne demek bu? Anlaşılan o ki, bu haber bize senedli olarak nakledilmiş bir bilgidir. Amelî bir tevatür değildir. Yani ravileri var ve onu araştırıyoruz. Araştırdığımıza göre tek tek her ravinin yalan söyleme ihtimali var. Ama sayı açısından şu kadar ravinin aynı haberi nakletmesi onu mütevatir yapmakta ve zorunlu bilgi hasıl olmaktadır. Bu durumda şunu demek durumundayız: Ravi olduğuna göre “aklen” bunların yalan söyleme ihtimali vardır. Yine çok sayıda ravi olsa dahi “aklen” bunların da yalan söyleme imkanları vardır. “Aklen” tek tek yalan söyleme imkanı olan insanların yine “aklen” toplu olarak da yalan söyleme ihtimalleri vardır. Ama böyle bir topluluğun “adeten” yalan söyleme imkanları yoktur. Farklı yer ve zamanlarda mesela 10 kişi aynı haberi naklediyorsa “adeten” yalan söyleme ihtimalleri ortadan kalkmaktadır. Bu durumda Maturidi’nin kapalı olan ifadelerini şöyle anlamak mümkündür: Mütevatir, aklen yalan söyleme ihtimalleri bulunan bir topluluğun adeten bu imkanlarının ortadan kalkıp naklettikleri haberdir. Böyle anlamaz isek hem yalan üzere birleşmesi mümkün olan topluluktan hem de bu topluluğun verdiği haberin zorunlu bilgi hasıl etmesinden bahsedeceğiz ki, çelişkiden kurtulmamız mümkün değildir. Tabii bizim yaptığımız da bir yorumdur.
Evet, biz Maturidi’yi anlamaya çalıştık, tam kastını anlayabilmek için, iyi bir araştırma yapmak lazım. Mutezile dahi onun gibi dememiş. En fazla “aklen” ve “adeten” meselesini, ilaveten sayıyı tartışmışlardır. Peki Maturidi, neyi kastetmiştir? Şu anda derin bir araştırma yapmaya imkanımın olmadığını belirtmek isterim. Ama yazının asıl maksadı Kelam kitabında verilen bu bilgilerin çelişkili olması bir yana ayrıca yüzeysel ve tahlili yapılmadan nakledilmesidir. Böyle bilgilerle öğrencinin kafasının karışmaması mümkün değildir.
Toplam Kullanılan Oy: 3
Tarih:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir