İçeriğe geç

Sözcükler ve Kavramlar

Hepimiz birer insanız. Birer canlı olarak yaşamsal faaliyetlerimizi sürdürebilmemiz için gerekli olan temel ihtiyaçlarımız vardır. Beslenme, barınma, boşaltım vb. ihtiyaçlar bu kategoriye girebilir. Bunların yanında insan olmamızın bir sonucu olarak ortaya çıkan ihtiyaçlarımız vardır. Bunlardan biri de bugün üzerinde durmak istediğim ‘iletişim’ ihtiyacıdır. İnsanlar olarak iletişim kurmaya muhtacız. Bu ilk insandan günümüze kadar böyle olmuştur. Allah(c.c.) insanı yaratırken bile onu yalnız bırakmamıştır. Tek başına bu olay bile bizlere bu gereksinimimizin önemini vurgulamak için yeterlidir. İnsanlık tarihi boyunca da bu böyle olmuştur. Şekiller ve metotlar değişmiştir fakat gereksinim hep aynı kalmıştır. Peki, insanların iletişimde en yaygın kullandıkları araç nedir? Elbette dildir, dillerdir. Kendimizi konuşarak ifade ederiz. Anlamak, anlaşılmak isteriz. Bu istek de bizleri farklı hedeflere yönlendirir. Dilleri oluştururuz. Bütün bir tarih sahnesi boyunca onlarca, yüzlerce dil doğmuştur, büyümüştür, ölmüştür. Bu süreç günümüzde de halen devam etmektedir.

O halde bir katman daha inelim. Dillerin ana maddesi nedir?

Sözcüklerdir, kavramlardır.

Sözcükleri kullanarak düşünürüz, iletişim kurarız ancak her gülün de bir dikeni vardır. Kavramların dikeni ise hem düşünmede hem iletişim kurmada insanlar üzerinde sınırlayıcı etkileri olmasıdır. Burada ‘kavram’ ile ‘sözcük’ kelimeleri arasındaki farkı da dillendirmek gerek. “Kavramlar ile düşünür, sözcükler ile ifade ederiz.” Bu cümle de yakın zamanda bu mevzunun konuşulduğu bir muhabbet ortamında ortaya çıkmıştı. Ben ortama; “İnsanların konuştuğu dil düşünce tarzlarını etkiler, dilleri oluşturan şey ise sözcüklerdir. Dolayısı ile insanlar sözcükler ile düşünür.” diyerek müdahil olduğum zaman ortamdaki bir büyüğüm beni düzeltme nezaketinde bulunarak hayır demişti. “Ben sözcükler ile düşünemem, onlar ile düşüncelerimi ifade ederim, onları soyut âlemden alıp somut âleme taşırım, yazarım, konuşurum.  Kavramlar ise başkadır. Kavramlar sözcüklerin manalarını içerir. Kavramlar ile düşünebilirim.”

Bu ifadelerden şu sonuca ulaşabiliriz. Kavramlar ancak onları bildiğimiz, tanıdığımız, muhtevalarına eriştiğimiz kadar bizleri düşündürür. Aralarındaki bu ilişkiden daha önce de “Düşünmek-Var Olmak” adlı yazıda 1984 romanından örnekler yardımı ile bahsetmiştim. İçerisinde dilleri yozlaştırmak, insanların düşünce dünyalarını daraltmak ve dünyayı tek bir pencereden görmelerini sağlamak amacı ile sözcüklerin anlamlarının ve sayılarının azaltılması, içlerinin boşaltılması şeklinde operasyonların yapıldığı hayali bir kurgudan oluşan bu roman verdiği bu mesajlar açısından oldukça kıymetlidir. Elbette bu fikirleri ortaya koyan ilk ve tek eser değildir. Daha öncesinde ve sonrasında uzun uzun konuşulmuş ve üzerine farklı türde eserler ve tezler yazılmış bir meseledir. Derinlemesine yapılacak bir tefekkürün olmazsa olmazıdır kavramlar. Peki, kavramların içeriklerine, manalarına nasıl ulaşırız?

Bu soruya cevap olarak verilebilecek bir kısa yol ya da formülden bahsetmek bir hayli zordur. Ancak çıkış noktamız şu slogan olabilir: “Ezberlerimizi bozmalı” Elbette iş bu sloganı ‘pat!’ diye ortaya koymakla bitmiyor. Daha iyi anlaşılabilmesi için bir örnek ile konuyu açmaya çalışalım. Bilgisayar mühendisliği son sınıf öğrencisi olan ve bende hatırı sayılır etkiler bırakan bir büyüğüm ile muhabbet ederken bu konu açıldı. Daha doğrusu benim sorduğum bir soru üzerine alevlenmişti muhabbet. Sorunun çıkış noktası ise yine bu abinin bana önerdiği, sözlerden oluşan bir kitapta rastladığım kısa bir cümlecikti. “Din şartlanma, inanç sığınaktır.” Bu sözü ortaya atıp biraz da ortamı kızıştırmak adına neden dinin bir şartlanma olduğu konusunda çıkışmıştım ancak sorunun hemen üzerine yine soruyla verdiği cevap bir anda donup kalmama neden olmuştu. “Şartlanma ne demek?” Yaşadığım iki-üç saniyelik şok etkisinden sonra kekeleyerek cevap vermeye çalıştım. Şartlanmayı insanın düşünmeden sorgulamadan bir şeylere bağlanması ve bu bağlarından kopmadan hareket etmeye çalışması olarak yorumladım.

Bu cevabın üzerine başladı bir baba nasihati yaparcasına konuşmaya. “Öncelikle şunu söylemeliyim. Ben şartlanma kelimesini böyle anlamıyorum. Şöyle bir örnek vereyim; bilirsin biz bilgisayarcılar kod yazarken farklı yazılım dilleri kullanırız. Ancak bu dillerin çoğunda ortak olarak kullanılan döngüler vardır. Bunlardan biri de ‘if’ yani ‘şart’ döngüleridir. Tamam, ama nasıl işler bu sistem? Şöyle; ilk olarak değişkenleri tanımlarsın sonra ‘if’ başlığını açarak kodun çalışması için gerekli olan koşulları belirtirsin. Sonra da bu başlığın altına belirttiğin şartların sağlanması durumunda yapılmasını istediğin komutları yazarsın. Sen kodu değiştirmediğin sürece bu komutlar döner de durur.(Eğer şöyle olursa şunları yap gibi) Peki, bunca şeyi neden anlattım? Din demişken İslam dinini esas alalım mesela. Bir insan Allah’a ve peygamberine iman edip Müslüman olduktan sonra karşısına ne çıkar? İmanın ve İslam’ın şartları. Dikkat ettiysen bunlar da birer şarttır. İslam’ın olmazsa olmazlarıdır. Bu yüzden Müslümanın bu şartlarla şartlanması gerekir. Elbette bunlar da yetmez. Müslüman olmanın gerektirdikleri neler ise (edebiyle, takvasıyla, itikadıyla vb.) bunları hayatına ve kimliğine kod satırına komutları gömercesine yerleştirmeye çalışır. Tıpkı bilgisayar kodunda olduğu gibi bu insan da mümin kaldığı sürece bu kodlar döner durur. İşte benim anladığım şartlanma budur.”

İşte bu tam da aradığım cevaptı. Ezberleri bozmak tam da böyle bir şey olsa gerekti. Mesele gayet basit gibi görünebilir ancak mühimdir. Bahsettiğim abi bir kelimeyi almış, üzerine düşünmüş ve kendince bir yere oturtmuş. Bana da sürekli bunu tavsiye ederdi. Al kitabını, çekil kenara, otur ve düşün derdi. Sanırım olması gereken de bu. Yukarıda da belirttiğim gibi bunun bir yöntemi ve ya formülü yok gibi görünüyor ancak kısa bir cümle ile özetleyecek olursak şu ifadeyi kullanabiliriz: Kelimelerin gerçek manaları bizdeki karşılıklarıdır.

O halde konuya başka bir örnek daha vererek yazıyı noktalamaya çalışalım.

Zekâdan konuşalım biraz. Daha doğrusu zekânın bendeki karşılığından bahsedelim. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki toplumda genel olarak anlaşıldığı şekilde bir zekâ kavramının varlığını sorgulamak ve yeniden yapılandırmak isteyenlerden biriyim. Yazının ilerleyen kısımlarında bu dileğimin nedenlerinden bahsedeceğim.

Hepimiz birer insanız. Hepimiz görüyoruz, algılıyoruz, düşünüyoruz, yorumluyoruz. Peki, bunu nasıl yapıyoruz? Elbette, beynimiz sayesinde yapabiliyoruz. Hepinizin bildiği üzere beyin çok karmaşık bir yapıya sahip. Günlük hayatta insan olarak ihtiyacımız olan her şey için neredeyse farklı bir merkez kurulmuş beynimizin içerisinde. Mesela konuşma merkezimiz ya da dinlediklerimizi algılayan ve elektriksel iletilere dönüştüren merkez. Hepsinin farklı görevleri var ve bu görevleri yerine getirebilmek için var güçleri ile çalışıyorlar. Şimdi biraz uzaklaşıp geniş bir açıdan bakalım. Beynimizin tamamını inceleyelim bu sefer. Ne görüyoruz? Beynin kendine has kıvrımlı şekli, aralarda dolaşan renksiz jölemsi sıvı…

İşte bizim beyin dediğimiz şey. Peki, bu şekil dışında somut olarak beyin diye nitelendirdiğimiz herhangi bir cisim, bir nesne var mı? Yok. Neden? Çünkü hepimizde bu beyinden var. Henüz “Bizdeki beyin ise bu ne?” diyebileceğimiz farklı bir beyin yapısına sahip olan bir insan çıkmadı ortaya. Hepimizde aynı makineden, aynı mekanizmadan var. O zaman aramızdaki fark ne? Tabi ki onu kullanma şeklimiz, yeteneklerimiz, yaşantımız. Eskilerimizin bir lafı vardır bilirsiniz “Aklın yolu birdir.” Neden söylenmiş bu söz hiç düşündünüz mü? Bu açıdan bakınca bilgisayar benzetmesini doğru buluyorum. Hepimizde aynı bilgisayardan var fakat onu kullanma biçimlerimiz farklı. Masaüstünde bulunan uygulamalar farklı. Birimiz daha iyi futbol oynarken diğeri daha iyi

matematik çözebiliyor. Birimiz daha iyi gitar çalarken diğeri daha iyi araba kullanabiliyor. Her birimizde beyinlerimizin farklı bölgeleri farklı oranlarda çalışıyor. İşte biz buna yetenek diyoruz. Ancak birileri ısrarla bizleri soru çözebilme yeteneklerimize göre gruplandırmaya çalışıyor. Bizleri IQ denen yapay bir test sistemi ile kandırıyor ve olmadığımız biri olmaya zorluyor. Bizleri puanlara göre gruplandırmaya çalışıyor. Sonrasında başlıyor toplumsal sınıflandırmalar. “Sen zeki değilsin!” “Sen anlamazsın!” …

Her insan özeldir. Her insan değerlidir. Ancak!

Onu özel kılan, değerli kılan zekâsı değildir, soru çözebilme yeteneği hiç değildir!

Aksi halde beyinlerimizin bizi özel kıldığı düşüncesi hüküm sürerse bir insanda, gün gelir hayal kırıklıkları ve şaşkınlıklar birer kara bulut gibi üşüşür kafasına. “Hani bunu bir tek ben düşünmüştüm” yanılgısına düşer. Şu an bu satırları yazarken de bunun farkındayım. Yazdığım şeyler kim bilir kaç kere tarih sahnesine çıkmıştır farklı beyinler, diller ve eller aracılığıyla. Üstelik bunları benim de ilk defa ele aldığım söylenemez. Önceki yazılarımda bunlara benzer ifadeler kullandığım oldu. Ancak işte buradayım. Kendi zamanımın bir insanı olarak yaşıyorum ve kendi zamanımda elime geçen bu fırsatı kullanmayı üzerime vazife biliyorum.

Gelin kimin zeki olup kimin olmadığını tartışmayalım. Bunu bir övgü ya da yergi meselesi haline getirmeyelim. Çünkü bunu yaparsak sonunda kaybedecek olan yine bizler oluruz. Gelin hep birlikte beyinlerimizin bizlere oynadığı oyunlardan kurtulalım… Ona kendisinin benzersiz olmadığını kanıtlayalım. İnsanların onları asıl özel yapan cevherlerini; benliklerini, ruhlarını özümsemeye, tanımaya çalışalım…

Not: Bu yazının ortaya çıkmasında bana yardımcı olan, fikirleriyle ve nasihatleriyle olgunlaşma yolunda her daim bana destek olan manevi abim Ömer Faruk Tüccar’a teşekkürü borç bilirim.

12.01.2018

Toplam Kullanılan Oy: 1
Tarih:Misafir Yazarlar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir