İçeriğe geç

YUSUF EL-KARADAVÎ’NİN İLİMLER TASNİFİNE KATKISINA DAİR

Karadavî, iyi bir fıkıh uzmanı. Sadece fıkıh uzamanı da değil. Fıkıh ve hadisi birleştirme çabasında olanlardan biri. Belki bu anlamıyla bazıları tarafından da sevilmeyen biri. Ve en önemlisi vakıayı da bilenlerden biri. Yaşadığımız hayatı da tanımakta… Modern durumlardan haberi var. İlimler tasnifinde bunu görmeye çalışacağız. Epey eseri var, eserleri içinde İslam Fıkhını Yeniden Okumak adlı eserinin yeri ayrı. Bu eserde Karadavî, kendi fıkhî anlayışını ve bunun usulünü ortaya koymuştur. Bu eseri bir bütün olarak değerlendirmek de önemli ama bu ayrı bir konu tabii. Bu eserin sonunda fıkıh anlayışına giriş kabilinden “fıkhu’l-ilm” adlı geniş bir bölüm bulunmaktadır. Burada bu bölümü değerlendirmeyi arzu etmekteyim.

Bölümün başında Karadavî, neden taharet ile, yani fıkhu’t-tahare ile başlamadığını izah etmektedir. Kısaca ona göre ilim, amelden önce gelir. Kur’an da sünnet de bunu te’yid eder. Karadavî, bu konuda Buharî ve Gazalî’yi örnek aldığını söylemektedir. Buharî, amelî konulardan önce Kitabu’l-ilm’i yazmıştır. Aynı şekilde Gazalî de kurtarıcı ve helak edici amelleri geniş olarak izahtan önce “İlim Bahsi”ni yazarak detaylı ele almıştır.

Bunun ardından Karadavî, ilim bahsine bir hadisle başlamıştır: “İlim öğrenmek her Müslümana farzdır.” Dipnotta hadisin tahricini yapan Karadavî, zayıf senedle nakledildiğini, fakat Suyutî ve Elbanî gibi alimlerin bunu sahih saydığını ifade etmiştir. Müteakiben de hadisin anlaşılmasına geçmiştir. Ona göre hadisi açıklayanlar öğrenilmesi farz olan ilmin belirlenmesinde farklı görüşler ileri sürümüşlerdir. Kim hangi ilimde uzmansa öncelikle hadisin kendisinin meşgul olduğu ilmi ifade ettiğini söylemiştir. Buna göre kelamcı kelam ilminin; fıkıhçı, fıkıh ilminin, tefsirci, tefsir ilminin hadisçi, hadis ilminin tasavvufçu, ahlak ilminin; kastedildiğini ifade etmiştir. Bazıları da sağlığı konu alan tıp ilminin din ilimlerinden önce geldiğini kabul etmiştir. Çünkü iki çeşit ilim var olup beden ilmi din ilminden önce gelir. Ancak Karadavî, bu görüşü ihtiyatla karşıladığını belirtir. Zira mesele farz-ı ayn ilmi tespit etmektir. Oysa Gazalî’nin de belirttiği gibi tıp ilmi farz-ı kifaye ilimlerdendir. O zaman her Müslümana farz, yani farz-ı ayn olan ilim hangisidir? Belli ki, yukarıda mezkur alimler farz-ı ayn ilimler ile farz-ı kifaye ilimleri karıştırmışlardır.

Burada bir durup şu soruyu sormamız lazım: Karıştıran alimler kim? Neyi karıştırmışlar? Gerçekten bir kelamcı, bir fıkıhçı, bir hadisçi tüm incelikleriyle meşgul oldukları ilimlerin herkes için öğrenilmesi gereken farz-ı ayn ilim olduğunu mu söylemiştir? Hiç sanmıyorum. Onlar içinde “en üstün ilim hangisi” tartışmaları olmuştur. İçerdikleri konulara göre en üstün ilim, kelam, fıkıh, hadis vs. diyenler elbette olmuştur. Ama kelam, fıkıh, hadisi öğrenmek herkese farz-ı ayndır, diyeni ben hatırlamıyorum. Bu durumda herhalde Karadavî, “en üstün ilmin hangisi olduğu” ile “farz-ı ayn ilmin hangisi olduğunu” karıştırmıştır.

Hal böyle olunca, yani kelam, fıkıh, hadis ilmi vs. farz-ı ayn olmayınca Karadavî, farz-ı ayn ilmin ne olduğunu belirleme peşine düşmüştür. Buna göre kelam, fıkıh, hadis vs. farz-ı kifaye ilimlerdir. Farz-ı kifaye ümmet içinde ihtiyaca cevap verecek kadar yeterli bir grubun yapması gereken farzdır. Eğer böyle ise herkesi ilgilendiren farz-ı ayn ilimler hangisidir? Hemen belirtelim ki, Karadavî, ilimler tasnifinde ilhamını Gazalî’den almıştır. Onun çerçevesini büyük ölçüde kabul etmiştir. Sadece ona bir takım ilavelerde bulunmuş ve sadece bir yerde ona eleştiri yöneltmiştir. Şimdi Karadavî’nin ilimler tasnifini vermek suretiyle konuyu nasıl ele aldığını görelim. Gazalî’ye olan katkı ve eleştirilerini de burada görmüş olacağız:

A. FARZ-I AYN İLİMLER

I. Müslüman, akaidin üst düzey tartışma ve cedel gerektiren konularını değil de, tevhid, nübüvvet ve ahiretle ilgili temel inanç meselelerini öğrenmesi gerekir. Burada Müslüman teolojik tartışmalardan kaçınıp Kur’an’ın akl ikna eden ve kalbi aydınlatan  açık delillerini esas almalıdır. Yunan felsefesinin etkisinde gelişen teolojik tartışmaları da bir kebara bırakmalıdır.

Karadavî, Yunan felsefesinin hiç öğrenilmemesini değil, özellikle halkın ondan uzak durmasını istemektedir. Nitekim Gazalî de aynı görüştedir. Bununla birlikte Yunan felsefesi veya diğer ilim ve felsefeleri öğrenmek farz-ı kifaye olmalıdır. Bu noktada Karadavî, akaid eğitiminin iki esasa dayanması gerektiğini belirtmiştir. Biri Kur’an’dır. Diğeri ise modern kozmoloji ilmidir. Nitekim Allah, afâk ve enfüste bize ayetlerini göstermiştir. Kozmoloji de bir anlamda afaktaki ayetleri inceleyen ilimdir.

II. Müslüman fıkıhta, ihtiyaç duyduğu temizlik, namaz, Cuma namazı gibi amelî hükümleri öğrenmesi lazımdır. Müslümanın bu konulara ait nadir ve garip meseleler ile uzman alimlere ait olan hususları bilmesi gerekmez. Yine mala sahip olduğu zaman zekat hükümlerini, hacca gitmeye niyetlendiğinde de hac hükümlerini bilmesi gerekir. Yine her Müslüman hayatında karşılaşacağı yeme, içme, giyim, süslenme, ev, iş, aile, topluma dair meselelerle ilgili helal ve haramı da öğrenmesi lazım. Aynı zamanda her Müslüman kendine ait hükümleri bilmesi gerekir. Vali ise valilikle; tüccar ise ticaretle; doktorsa, tıpla ilgili; karı-koca ise evlilikle ilgili hükümleri bilmeleri gerekir.

III. Müslüman, ahlakını kemale erdirecek, onu ahirete hazırlayacak usulü de bilmelidir. Allah’ı tanımaya, O’nun muhabbetine ve O’ndan sakınmaya götüren ilimden, nefsin hastalıklarını tedavi etmeye yardımcı olacak, şeytandan kendini koruyacak, yolda istikamet halinde yürümesini sağlayacak kadar bilmesi gerekir.

Farz-ı ayn meselesinde Karadavî’nin  katkısı sayılabilecek bir husus var. “Benim görüşüme göre” der Karadavî, çağımızda farz-ı ayn olan hususlardan biri Müslümanın okuma yazma öğrenip kendisini ümmilik kusurundan kurtarmasıdır. Zira ümmilik, ümmetin gelişmesine engel olurken okumak öğrenmek ümmetin izzet kazanma ve düşmanlarına karşı zafer kazanma yollarından biridir. Bunu da savaş esirlerinin fidyesi olarak her bir esirin on Müslüman çocuğa okuma yazma öğretme şartının getirmesini delil olarak ileri sürer.

Bu meseleyi farz-ı ayna katmak doğru mudur? Üzerinde düşünülmesi gerekir. Bu, ümmetin herhangi bir ferdi okuma yazma bilmediğinde günaha girer anlamına gelmektedir. Yaşadığımız zaman açısından bakıldığında okuma yazma oldukça önemlidir. Okuma yazma bilmek mağduriyetlerin önüne geçer; haksızlıklara karşı mücadelede yardımcı olur vs. Şayet bir insan dağda çoban olarak yaşamayacaksa muhakkak okuma yazmaya ihtiyaç duyacaktır. Geçmişte annelerimiz, hatta babaların çoğu okuma yazma bilmemekteydi. Belki bazıları okuma bilse de yazma hiç bilmemekteydi. Bunlar, hayatlarını bir şekilde devam ettirdiler. Şimdi bir takım yasal düzenlemelerle zaten herkes okuma yazma bilmek zorunda bırakılmaktadır. Bana kalırsa buna farz-ı kifaye demek zordur. Onun için farz-ı ayna yakın bir durum olmalıdır. Bir açıdan okuma yazmaya ihtiyaç duyan herkese bu, farz-ı ayndır. Zekat nisabına ulaşanın zekat hükümlerini bilmesinin farz olması gibi.

Karadavî, farz-ı kifaye ilimlere geçmeden önemli bir soru sorar: Müslüman kendine farz-ı ayn olan ilimleri nasıl elde edecektir? Bu soruya verilecek cevap Müslümanların durumuna göre değişiklik arzeder. Zira eğitim almış bir Müslümanla eğitimsiz olan aynı olamayacaktır. Bununla birlikte farzları öğrenmenin birkaç yolu vardır. Şöyle ki:

1. Duyarak öğrenmek: Vaaz ve nasihatler dinlemek, kasetler, radyo, televizyon ve internet böyledir. Ancak bu araçlardan dini öğrenirken dikkatli olunmalıdır. İlmine ve dinine güven duyulan insanlar tercih edilmeli ve aranmalıdır.

2. Okuma yoluyla: Bugün pek çok kitap basılmakta, bilgiye kolayca ulaşılmaktadır. Ama burada da dikkat edilecek husus vardır. Gerekli gereksiz, zararlı zararsız çok kitap basılmaktadır. O halde kitapların zehirlerinden de sakınmak gerekecektir.

3. Sorarak: Bu, en önemli öğrenme yoludur. Tabii burada da dikkat edilecek husus, ilmine güvenilen bir alime sorulmasıdır. Fetva ehli olmayan birine sorup onunla amel etmek caiz olmaz.

B. FARZ-I KİFAYE İLİMLER

Karadavî’ye göre farz-ı kifaye, din ilimlerinde olabileceği gibi dünya ilimlerinde de olur. Karadavî, din ilimleri üzerinde fazla durmamıştır. Kısaca dediği şudur: farz-ı ayn olmayan din ilimlerini öğrenmek ve o konuda derinleşmek farz-ı kifayedir. Bu çerçevede Tevbe, 122. ayeti delil olarak sunmuştur.

Karadavî’nin daha detaylı ele aldığı konu dünya ilimleridir. Ona göre dünya ilimleri konusunda en adilane sözü Gazalî söylemiştir. Dolayısıyla dünyaya ait ilimlerden, dünya işlerinin kıvamında yürüyebilmesi için mutlaka ihtiyaç duyulan her ilim farz-ı kifayedir. Tıp ve matematik ilmi böyledir. Karadavî, bu konuda Gazalî’ye hem katkıda hem de az da olsa eleştiride bulunmuştur. Şimdi bunu görelim. Dünya ilimlerini iki kısımda incelemiştir:

I. FEN BİLİMLERİ

Karadavî’nin ilk tespiti ihtiyaç duyulan ilimlerin Gazalî’nin saydığı kadar olmamasıdır. Zira Gazalî, kendi devrinin ihtiyaçlarını dikkate alarak bunları zikretmiştir. O zaman bugün biz de neye ihtiyaç duyuyorsak o ilimleri öğrenmeliyiz. Bunlar öğrenilmelidir ki, ümmet, kendinin efendisi olsun, başkasına muhtaç olmasın, başkasına kölelik yapmasın!

Batı, sahip olduğu fizik, astronomi, kimya, jeoloji, biyoloji ve daha başka dünyevi ilimler sayesinde bugün İslam alemi de dahil, dünyanın hakim gücü haline gelmiştir. İlimlerde özellikle de elektronik, uzay, atom, gen mühendisliği ve daha başka alanlarda, silah ve ilaç sektöründe devrim, hatta devrimler yapmıştır. Karadavî, böylece vakıayı ortaya koymuş olmaktadır. Ancak bundan sonra yaptığı tespit ilimler tasnifinin sadece şekilden ibaret olmadığını göstermektedir. Ona göre bilim, ahlak ve maneviyattan kopmuştur. Yukarıda zikredilen bilimler elbette öğrenilecek ama bunların zararlı taraflarının da farkında olunacaktır. Şöyle ki:

Batıda bilimin imandan ayrılması, askerî alanda ilmin, nükleer, kimyasal ve biyolojik olanlar da dahil, öldürücü silahlarla dünyayı tehdit eden bir tehlike haline gelmesine sebep olmuştur. Hatta bu ilimler sayesinde güvenilmeyen ve gayr-i meşru ilaçlar üreten bir sanayi metdana gelmiştir. Bu ilaçları bir takım insanlar Yaratan’dan korkmadan ve yaratılanlara acımadan piyasaya sürmektedir. Aynı şekild insanlar gen ve kalıtım mühendisliği biliminin gelişmesinden kaygı duyar hale gelmişlerdir. Çünkü hayvanın kopyalanabilmesinden hareketle insanın da kopyalanmasından endişe etmektedirler. Bunun çaresi ancak bilimin insanın himayesine girmesi ve ahlakî değerlerin yörüngesinde seyretmesidir. İşte İslam’ın mensuplarında bulunmasını istediği budur. Zira İslam’a göre Müslümanın ilmi insanlara faydalı olmalı ve onlara zarar vermemelidir. Nitekim Hz. Peygamber, faydası olmayan ilimden Allah’a sığınmıştır.

Karadavî, fen bilimleri meselesinde Gazalî’nin bir görüşünü ele alır ve eleştirir. Gazalî’ye göre tıp ve matematiğin öğrenilmesinin farz-ı kifaye değil de fazilet olduğu durumlar vardır.  Mesela, tıp ve matematiğin incelikleri konusunda derinleşmek bu gruba dahildir. Karadavî’ye göre ise ilimlerin detaylarında derinleşmenin farz değil de fazilet kabilinden sayılması tartışmaya açık olup bu görüşe katılmak mümkün değildir. Belki onun bu değerlendirmesi kendi zamanına göredir. Bizim zamanımıza gelince bu ilimlerin ve bunların benzeri astronomi, fizik, kimya, jeoloji, biyoloji, deniz ve çöl bilimi, cerrahlık, organların görevi ve daha başka ilimlerin inceliklerine ulaşacak ve hakikatlerine varacak kadar bilinmesi gerekli bir farizadır. Bu konuda milletler yarışma halindedir. Her millet kendine üstünlük kazandıracak bir yer tutmaya ve kabiliyetli vatandaşların derinleşip üstün konuma gelmeleri için onlara fırsat hazırlamaya çalışmaktadır. Bu ilimlerde derinleşme olmasaydı, Batı, atom, uzay, genetik bilimlerinde, internet ve iletişimde bu konumuna gelemezdi. Dolayısıyla ümmetin bazı fertlerinin bu konularda derinleşmesine ihtiyaç vardır.

Bunun ardından Karadavî, katkı kabilinden sayılabilecek bir takım farz-ı kifaye ilimleri ele almaktadır. Bu ilimler Gazalî’de yoktur. Muhtemelen onun zamanında bu tür ilimler bulunmuyordu. Bunlar nedir?

1. İhtiyaç anında dilleri öğrenmek: Özellikle dil bilmeden onlardan yararlanma imkanı olmadığında yabancıların dilini öğrenmek farz-ı kifayedir. İslam, başkalarının dilini öğrenmeyi yasaklamamış, bilakis onu teşvik etmiştir. Karadavî, bunun delillerin ortaya koymuştur ki, onların zikrine gerek yoktur.

2. İstatistik ilimlerini en iyi şekilde bilmek: Bu da farz-ı kifayedir.

3. Geleceğe dair tasarım yapma ilmi: Bu, gaybden haber verme anlamında değildir. Ancak ilahî kanunlar dairesinde belirli araçlar yardımıyla insanların anlaması ve sezmesine imkan veren nisbî gaybleri bilmeye çalışmak ve bunlarla ilgili tahmin yapmak şer’î sakınca kapsamında değildir. Bu durum, hava tahmini ilmine benzer. Buna dayanarak iklim değişiklikleri tahmin edilebilmektedir. Karadavî, bu çerçevede mezkur ilme yönelik eleştirileri ele alı. Buna iki eleştiri vardır. Biri bu bilimin imanla zıt olduğu; diğeri ise tevekküle mani olduğu yönündedir. Karadavî, bu bilimden kastedilenin bunlarla alakası olmadığını uzunca anlatır.

Geldik bana göre Karadavî’nin ilimler tasnifine asıl katkısına… Sosyal ve beşerî bilimlerin bu tasnifte yeri nedir? Aslında Gazalî’nin zamanında da sosyal ve beşerî ilim kapsamında değerlendirebileceğimiz felsefe ve mantık vardı. Günümüzde ise ona pek çok yenisi eklenmiştir. Hepsini birlikte zikretmek gerekirse, psikoloji, sosyoloji, eğitim, ahlak, felsefe, dilbilim, ekonomi, hukuk, tarih vs. Karadavî bunları saymış, ancak elbette daha pek çok bilim dalı bulunmaktadır.

II. SOSYAL VE BEŞERÎ BİLİMLER

Karadavî, olayların farkındadır. Temel meseleler sadece Türkiye değil, her yerde aynı şekilde tartışılmaktadır. Hatta asıl Türkiye dışında tartışılmaktadır, desek de yeridir. Pek çok Müslümanın sorduğu önemli bir soru var. Karadavî’ye göre bu soruya cevap verilmelidir. Soru şudur: “İslam’ın sosyal ve beşerî bilimler karşısındaki tavrı nedir?”

Bu ilimlerin en temel özelliği hayat felsefelerine, dine, dünyaya, fert ve topluma bakışlarına bağlı olarak milletten millete, toplumdan topluma değişiklik arzetmesidir. O halde bu ilimler, ümmetin büyük hedefleri ile uyumlu ise, ümmetin maneviyatını ve birliğini gerçekleştirip kuvvetlendiriyorsa faydalı olup öğrenilmelidirler. Ancak bu ilimler ümmetin değerlerine, ahlakına, dinine, hayat felsefelerine, maneviyatına, birlik ve dirliğine zarar veriyorsa zararlıdırlar demektir. Bu durumda bunlar ümmetin birliğini kuvvetlendirmek yerine onları yıkmanın bir unsuru olurlar.

Burada hemen işaret edelim ki, Karadavî, bu ilimlerin zararlı yönlerinin olabileceğini söylemiş, ancak bu ilimlerin bizatihi mi zararlı olduğu yoksa birilerinin elinde mi zarara dönüştüğü noktasında net bir şey dememiştir. Oysa bu konunun üzerinde çok durulması gerekir. Genel kabul, bu ilimlerin bizatihi faydalı olduğu, ancak birilerinin bunları zarar verecek şekilde kullanabileceği yönündedir. Bu, zahiren doğru olmakla birlikte sosyal bilimlerin ciddi felsefelerinin yapılması gerekir. Ve yapılıyor da… Karadavî bu noktada zayıf gibi gözükse de az sonra ifade edeceğimiz üzere gayet güzel katkılarda da bulunmuştur.

Sosyal ve beşerî bilimleri arka plandaki esas, teori ve felsefelerle birlikte başkalarından olduğu gibi nakletmek bir insandan başkasına kan nakletmeye benzer. Bu iki kan arasında grup uyuşmazlığı olursa kan mikroplardan arınmış olsa bile kan alanın ölümüne sebep olur. Ya bir de kan mikroplu ise?! Buna rağmen Karadavî, bu ilimlere tamamen kapıyı kapamayı, bütün esas ve sonuçlarını reddetmeyi kastetmediğini ifade etmektedir. Zira hangi kaynaktan çıkarsa çıksın hikmeti arayan Müslümana bu tavır yakışmaz. Bu çerçevede Karadavî,  İbn Abbas ve başka sahabilerin cahiliye şiirini delil getirerek Kur’an’ı tefsir ettiklerini vurgular. O halde bugün bilimsellikleri ve objektiflikleri ispatlanmış, doğruluklarına dair mantıkî ve deneysel delilleri bulunan beşerî bilimleri almamızda şaşılacak bir şey yoktur. Burada önemle vurgulanması gereken şudur: Bu bilimler karşısında teslimeyetçi köle tavrı değil, özgür bir tavır takınmalıyız. Buna göre şahsiyetimizi farklı kılan itikadî ve fikrî önkabullerimize uygun olarak bu bilimlerden istediğimizi alıp istemediğimizi bırakabilmeliyiz. İşte tam bu noktada bu bilimlerin arka planının, hedeflerinin, kıymetlerinin, ne getirip ne götürdüklerinin, içeriklerinin hangisinin ilim hangisini mesnetsiz olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Buna göre lacağımız delile göre alır, reddedeceğimiz de delile göre reddederiz. Bu durmda beşerî bilimlere bakıldığında şu özelliklerinin önplana çıktığı görülür:

1. Zannilik: Bu bilimler, zanna dayalı olup kesin önermelere dayalı olmazlar. Dolayıısyla da kesin sonuçlar vermezler. Beşerî bilimlerin konusu insandır. İnsan, üzerinde deney yapılabilen ve kendisinden kesin sonuç elde edilen bir fenomen değildir. Bundan dolayı bu ilimlere mecazen “bilim” denmiştir. Çnkü bilimde prensip olarak esas olan kesinliğe dayanmasıdır. Bu bilimlerin durumu böyle olunca o zaman hiçbir Müslüman bu bilimler yoluyla Kur’an ve sünnetin sabit ve muhkem naslarıyla çatışamaz. Maalesef bazı aceleci Müslümanlar bu bilimlerin sonuçlarının cazibesine kapılarak İslamî hükümleri reddetmiş veya bazı batıl inançlara sapmışlardır.

Zannilik meselesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Mesela hırsızlık cezası veya kısas yahut kadının örtünmesini hatırlayalım. Şüphesiz batı, kendi açısından ceza olarak hapsi belirlemiş, kadına özgürlük ve birey olarak kendini gerçekleştirme adına açılmayı önermiştir. Bazı Müslümanlar bunları sanki mutlakmış gibi kabul etmiş ve İslam’ı da bu kabule göre tarihsel veya modern bir tarzda yoruma tabii tutmuşlardır. Neden? Batının, savunduğu bu değerler evrensel midir? Kesin midir? Tarafsız mıdır? Kendi şartlarından bağımsız mıdır? Değil elbette. Onun için Batılı bilimlerin bu tarafının, yani zannilik tarafının ve hemen altta geleceği gibi öznellik tarafının ve de Batılı bir ruh taşıma tarafının unutulmaması gerekir.

2. Öznellik: Yani bu bilimler tarafsız değildir. Araştırmacının dini, ideolojik veya irkî bakış açısı ister istemez farkında olsun veya olmasın onun düşüncesinin ve araştırmasını yönlendirmektedir. Bundan dolayı sosyolojide, iktisadda, tarih alanında çeşitli ekoller ortaya çıkmıştır. Bunların bakışı da birbirinden farklıdır.

3. Batılı ruh: Bu bilimler çağdaş haliyle Batılı bilimlerdir. Bizim üniversitelerimizde bu bilimlere dair okutulanların çok azı hariç hepsi tercümedir. Dolayısıyla bu bilimlerin evrensel bakış açısına sahip ve insan tabiatına uygun olduğunu iddia etmek gerçeğe aykırıdır. Tam aksine bu bilimlerin üzerinde Batının mührü vardır. Bunlar dünyaya Batı ekseninden, Batı gözlüğüyle; dine de Batı tecrübesinden bakmaktadırlar. Tarihi, ilk, orta, yakın çağ diye ayırmak bunun sonucudur. Onlara göre orta çağ karanlık çağdır. Çünkü onlara göre böyle olmuştur. Ama İslam için bu çağ altın çağdır.

Beşerî bilimler çağdaş şekliyle Batılı ruhu taşıdıklarına göre bunların içeriğinde Batı felsefesi ve onun insana bakışı, Allah’la, evrenle ve hayatla olan ilişkisi vardır. Bu bakış ve ilişkide bir takım eksiklikler vardır. Bunları şöyle belirleyebiliriz:

a. İnsanı maddeden ibaret görüp ruhunu ihmal etmek: Batılı teorinin insana dair en önemli kusuru budur. Onların çalışmaları insan etrafında yoğunlaşır ama insanı bir alet veya kopleks bir makine olarak değerlendirirler. Bu anlayışa göre insan bir makinedir, fakat demirden değil, et ve kandan oluşan bir makinedir. Oysa İslam nazarında insan ruh ve bedendir. İnsan toprak tarafıyla bedenî gıdalanmaya muhtaçsa ruh tarafıyla da manevî gıdaya ihtiyaç duyar. Böylece insanın Allah’a ve bahyine muhtaç olduğu ortaya çıkar.

b. Ahiret yurdunu ihmal etmek: Batılı teori insana sadece dünya açısından bakar. İnsanın dünyadaki ilerlemesine önem verir.

c. Allah’a kulluk yönünü ihmal etmek: Batılı teori insanı evrenin mutlak efendisi yapmıştır. İnsanı merkeze koymuştur. Yaratıcı’yı unutmuştur. Oysa İslam insana bir açıdan evrenin efendisi ama diğer açıdan ise Allah’ın kulu olarak bakar. Zira sonuçta insan yaratılmış bir varlıktır. Ona her şeyini Allah bahşetmiştir. İnsan bunu unutup kendini merkeze koyarsa tiranlaşır. Kendine tapar, kendine kulluk eder. Ayrıca başka her şeye kul köle olur. Güçlü ise başkalarını kendine kul eder. Oysa insan Allah’a kul olduğunda başka her şeyden özgürleşir.

d. Maddi medeniyetin icraatlarına bakarak böbürlenmek: Batı medneiyeti, bilimde devrim yapmıştır. Atomu parçalamış, uzayı ele geçirmiş, elektronik, biyolojik, teknolojik, iletişim ve bilgi devrimini gerçekleştirmiştir. Batı, bunların hepsini yapmıştır. Fakat bunlar insanı mutlu edememiştir. Bunlar insana, güven ve huzur içinde yaşayabileceği, kendini gerçekleştirebileceği, insanî özelliklerini artıracağı, var oluşunu bir anlam ve hedefinin olduğunu hissettirebileceği bir hayat hazırlayamamıştır. Batı, insana araç ve aletler vermiştir, fakat gaye, maksat ve yüce hedefler verememiştir. Bilim, insanın bedenini rahata kavuşturmuş, gıdalandırmış ama ruhunu gıdasız bırakmıştır.

Evet, görüldüğü gibi Karadavî sosyal ve beşerî bilimler söz konusu olunca bunlara ciddi eleştiriler yöneltmiştir. Tabii, bu eleştirilerin çok daha güçlüsünü hem Batılı hem de Müslüman entelektüeller ortaya koymuştur. Fakat temel meşgale alanı İslamî ilimler olan bir alimin bunları yazması da güzeldir. Sonuç olarak denilebilir ki, ilimler tasnifi yapmak çok önemli bir zihinsel faaliyettir. Tarihte bazı alimler bunu yapmıştır. Gazalî, bunlar içinde en meşhur olanıdır. Karadavî ise yeni baştan bir ilimler tasnifi yapmamış, Gazalî’nin ortaya koyduğu çerçeveyi esas almıştır. Bu ilimler tasnifinin İslamî ilimlerle ilgili neredeyse çoğu tarafını kabul etmiştir. Sadece farz-ı kifaye olan ilimlere bugünün ihtiyacını dikkate alarak bazı eklemelerde bulunmuştur. Ve yine sadece Gazalî’nin tıp ve matematik gibi farz-ı kifaye olan ilimlerin inceliklerine dalmaya, onlarda derinleşmeye gerek olmadığı yönündeki tespitini eleştirmiş, artık günümüzde derinleşmenin gerekli olduğunu vurgulamıştır. Yani Gazalî için fazilet veya olasa da olur diyebileceğimiz husus Karadavî’ye göre farz-ı kifaye olmaktadır. Tabii ilimler tasnifinde en önemli noktanın sosyal ve beşerî bilimlere karşı İslam’ın tutumunun ne olacağıdır. Karadavî, buna dair Gazalî’den örnek vermemiştir. Oysa Gazalî, metafiziğe yönelik eleştirileri olsa bile mantığın İslam dünyasında kabulünde önemli aktörlerden biri olmuştur. Belki sosyal ve beşerî bilimleri bunların devamı olarak görmek mümkündür. Karadavî, tek tek bu ilimleri değerlendirmemiş, hepsine beşerî bilimler diyerek değerlendirme yapmıştır. Bu bilimlerin de toptan reddedilmesini özellikle vurgulamış, ancak bu bilimlerin Batılı bir ruh taşıdığını ve bu knuya hassaten dikkat edilmesi gerektiğini hatırlatmıştır. Zira bu bilimler, zannîdir, tarafsız değildir ve batılı ruh taşımaktadır. Batılı ruhun bir yansıması olarak insana bakışta, dünyayı değerlendirmede, ahiretin varlığı konusunda, Allah’a kul olma boyutunda, ruhu gıdalandırma ekseninde ve sadece maddî medeniyete odaklanarak insanın kemalini gerçekleştirmede ve ona yüce gaye ve hedefler belirlemede eksiklikleri ve ihmali olmuştur. İşte İslam esasen insanı bir bütün olarak görmüş ve ona hem dünya ve hem de ahirete yönelik hedefler belirleyerek ona hayatını anlam ve gaye içerisinde yaşayabileceği bir ortam hazırlamıştır.

Toplam Kullanılan Oy: 3
Tarih:Yazılar

Tek Yorum

  1. Yakup Yakup

    Çok faydalı bir yazı olmuş , Allah razı olsun hocam

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir