İçeriğe geç

NASS-MASLAHAT İLİŞKİSİNİN KAT‘ÎLİK VE ZANNÎLİK EKSENİNDE YENİDEN DEĞERLENDİRİLMESİ

Giriş

Bu yazı, nass ile maslahat arasındaki ilişkiyi “kat‘îlik–zannîlik” ayrımı üzerinden yeniden sistemleştirmeyi amaçlamaktadır. Temel tez şudur: Kat‘î nass ile kat‘î maslahat arasında hakikî bir çelişki tasavvur edilemez; zannî delâlet taşıyan naslar ise şer‘î makâsıd doğrultusunda yorumlanmalıdır. Çalışma, klasik usûl geleneği ile makâsıd teorisini uzlaştırıcı bir çerçeve sunarak, normatif istikrar ile maslahat merkezli dinamizm arasında dengeli bir metodoloji önermektedir.

İslâm hukuk düşüncesinde nass ile maslahat arasındaki ilişki, tarih boyunca iki uç eğilim arasında tartışılagelmiştir:

  1. Nass merkezli katı literalizm
  2. Maslahat merkezli normatif esneklik

Bu makalenin temel tezi şudur:

Nass-maslahat ilişkisi, ancak kat‘îlik ve zannîlik dereceleri dikkate alınarak sağlıklı biçimde çözümlenebilir. Kat‘î nass ile kat‘î maslahat arasında gerçek bir çatışma mümkün değildir. Zannî naslar ise şer‘î makâsıd ışığında anlaşılmalıdır.

Bu yaklaşım, klasik usûlün delil hiyerarşisini korurken, makâsıd teorisinin bütüncül perspektifini metodolojik zemine taşımayı hedeflemektedir.

  1. Kat‘î Nass – Kat‘î Maslahat: Teorik Olarak Çelişmezlik İlkesi

Kat‘î sübût ve kat‘î delâlet taşıyan bir nass ile kat‘î ve zarurî bir maslahat arasında hakikî bir tenakuz düşünülemez. Bunun gerekçesi kelâmîdir:

  • Şerîatı vaz‘eden ile insanı yaratan aynı Zât’tır.
  • İlâhî hüküm ile kulların gerçek maslahatı arasında ontolojik bir uyumsuzluk tasavvur edilemez.

Bu ilke, makâsıd düşüncesinin metafizik temelidir ve sistematik biçimde Şâtıbî tarafından ortaya konulmuştur. Ona göre şeriatın küllî maksatları kat‘îdir; cüz’î deliller bu maksatların gerçekleşmesine hizmet eder.

Dolayısıyla kat‘î-kat‘î çatışma iddiası, ya maslahatın yanlış tespitinden ya da nassın yanlış anlaşılmasından kaynaklanır.

2. Kat‘î Nass – Zannî Maslahat: Nassın Önceliği

Kat‘î nass, zannî ve tahminî bir maslahat iddiası karşısında tercih edilir.

Bu yaklaşım klasik usûl geleneğinde güçlü biçimde savunulmuştur. Özellikle İmam Gazzâlî, şer‘an muteber olmayan maslahatın delil değeri taşımayacağını belirtir. Maslahatın muteber olabilmesi için:

  • Şer‘î aslının bulunması
  • Zarurî veya hâcî düzeyde olması
  • Hevâdan kaynaklanmaması

gerekir.

Bu nedenle zannî bir maslahat, kat‘î nassı ilga edemez.

3. Kat‘î Maslahat – Zannî Nass: Te’vil İmkânı

Asıl usûlî hassasiyet bu noktada ortaya çıkar.

Eğer:

  • Maslahat, zarûriyyât düzeyinde ve gerçekleşmesi kesin ise,
  • Nass ise delâlet bakımından zannî ve yoruma açık ise,

bu durumda nass, makâsıd doğrultusunda te’vil edilir.

Bu, nassın iptali değil; anlam ufkunun genişletilmesidir. Zira cüz’î zannî bir delil, kat‘î küllî bir maksada aykırı biçimde yorumlanamaz.

Bu yaklaşım, makâsıd teorisinin en sistematik ifadesini veren Şâtıbî’nin metodolojisiyle uyumludur

4. Zannî Nass – Zannî Maslahat: Tercih Kriteri Olarak Makâsıd

Her iki tarafın da zannî olduğu durumda tercih, makâsıd ile daha uyumlu olan yorumdan yana yapılmalıdır.

Ancak burada üç metodolojik şart gereklidir:

  1. Maslahat şer‘an muteber olmalıdır.
  2. Nass terk edilmemeli, te’vil edilmelidir.
  3. Tercih keyfî değil, usûl kaidelerine dayanmalıdır.

Aksi hâlde normatif istikrar zedelenir ve hukuk sübjektifleşir.

Üç Örnek

Burada elbette çeşitli örnekler verilebilir. Ancak üç örnek üzerinden maksadı açıklamak isteriz.

  1. Osman bin Affan’ın sahipsiz develerin toplanması yönündeki tasarrufu, makâsıd merkezli yorumun klasik bir örneğidir.

Peygamber döneminde sahipsiz develer serbest bırakılırken, Hz. Osman döneminde:

  • Toplumsal şartlar değişmiş,
  • Hırsızlık artmış,
  • Malın korunması tehlikeye girmiştir.

Bu nedenle develer Beytülmâl’de muhafaza edilmiştir.

Burada:

  • Nass inkâr edilmemiş,
  • Uygulama biçimi değiştirilmiş,
  • Maksat (malın korunması) esas alınmıştır.

Bu, zannî uygulama alanında makâsıd eksenli ictihadın meşruiyetini gösterir.

2. Zekâtta vacip olan aynın kıymetinin alınmasından maksat, Müslümanın malında vacip olan zekâtı, zekâtın taalluk ettiği malın cinsinden değil; onun bedel ve kıymeti üzerinden eda etmesidir. Meselâ malında bir koyun zekâtı vacip olan kimsenin, bizzat koyun yerine onun parasal değerini vermesidir. Muaz b. Cebel hakkında rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber, onu Yemen’e gönderdiğinde zekât tahsili hususunda şöyle buyurmuştur: “Hububattan hububat, koyundan koyun, deveden deve, sığırdan sığır al.”

Bu hadis, zahir itibarıyla zekâtın malın kendi cinsinden alınacağını göstermektedir. Ancak Muâz b. Cebel Yemen’e vardığında halka şöyle demiştir: “Bana arpa ve mısır yerine, zekât olarak hamis veya lebîs türünden elbiseler getirin; bu sizin için daha kolay, Medine’deki Resûlullah’ın ashabı için de daha hayırlıdır.”

Bu uygulama, Muâz’ın Hz. Peygamber’in emrine muhalefet ettiğini değil; bilakis onun sözündeki maksadı kavrayarak hareket ettiğini göstermektedir. Zira zekâtın temel gayesi, fakirin ihtiyacını gidermektir. Bu ihtiyaç, malın şekline göre değişmez; önemli olan, belirlenmiş miktarın karşılanmasıdır. Dolayısıyla Muâz, lafzın zahirine donuk biçimde bağlı kalmamış; cüz’î delili küllî maksat ışığında anlamıştır. Onun bu tasarrufu, makâsıd merkezli fakat nassı dışlamayan mutedil yaklaşımın somut bir tezahürüdür.

Bu örnek de, açıkça şunları ortaya koymaktadır:

  • Nassı inkâr etmemek,
  • Fakat onu maksadından kopuk ve şekilci bir literalizm içinde de dondurmamak,
  • Cüz’î hükmü, küllî maslahat çerçevesinde tatbik etmek.

Böylece zekâtın illeti olan fakirin ihtiyacını giderme maksadı korunmuş; araçta ise şartlara göre esneklik sağlanmıştır. Bu yaklaşım, nas ile maksat arasında çatışma değil, tamamlayıcılık bulunduğunu gösteren dengeli bir usûl anlayışını yansıtmaktadır.

3. Fıtır Sadakasının gıda maddelerinden çıkarılmasının vacip görülmesi meselesi. Abdulllah b. Ömer’den rivayet edildiğine göre, o, şöyle demiştir: “Resûlullah, Ramazan’a bağlı olarak fıtır sadakasını; hür veya köle, erkek veya kadın, küçük veya büyük her Müslüman üzerine bir sâ‘ hurma yahut bir sâ‘ arpa olmak üzere vacip kıldı.”

Meseleye lafzî olarak bakanlar, nasste geçen lafzın zahirine bağlı kalırlar; fıtır sadakasının teşrî‘indeki makasıdî boyutu dikkate almazlar. Oysa bu ibadetin arka planındaki gaye, Hz. Peygamber’in şu beyanında ifadesini bulmuştur: “Onları bu günde (bayram gününde) muhtaç olmaktan kurtarın.”

Burada kastedilen gün, Ramazan Bayramı günüdür. Şu hâlde fıtır sadakasının temel maksadı, fakirlerin bayram gününde ihtiyaçtan uzak tutulması ve toplumsal sevinç atmosferine mahrumiyet yaşamadan iştirak edebilmeleridir.

Ancak lafzî yaklaşımı benimseyenler, bu makasıdî çerçeveyi göz ardı ederek lafzî ifadeye dayanmakta ve fıtır sadakasının mutlaka gıda maddeleri cinsinden çıkarılması gerektiğini savunmaktadırlar. Buna göre, nakdî olarak (para şeklinde) ödenmesi câiz değildir; zira nassta açıkça “bir sâ‘ hurma” veya “bir sâ‘ arpa” zikredilmiştir.

Bu örnek, lafza bağlı literal yorum ile maksadı esas alan yorum arasındaki metodolojik farkı somut biçimde ortaya koymaktadır. Birincisi hükmü metindeki belirli form ile sınırlandırırken, ikincisi hükmün arkasındaki gayeyi esas alarak araç ile maksat arasında ayırım yapmaktadır.

Muhtemel İtirazlar ve Cevaplar

  1. “Maslahat nassın önüne geçiriliyor” itirazı

Cevap: Kat‘î nass hiçbir şekilde bertaraf edilmemektedir. Söz konusu olan yalnızca zannî delâlet alanında te’vildir.

  1. “Bu yaklaşım tarihselciliğe kapı aralar” itirazı

Cevap: Maslahat, ancak şer‘î küllî ilkelerle uyumlu olduğu ölçüde dikkate alınmaktadır. Sınırsız bir tarihselcilik söz konusu değildir.

  1. “Maslahatın kat‘îliği nasıl belirlenecek?” sorusu

Bu, metodolojinin en kritik noktasıdır. Maslahatın kat‘îliği:

  • Zarurî oluşu,
  • Gerçekleşmesinin kesinliği,
  • Aksi hâlde ciddi fesadın doğması,

gibi objektif ölçütlerle belirlenmelidir.

Sonuç

Bu çalışma şu sonuçlara ulaşmaktadır:

  1. Kat‘î nass ile kat‘î maslahat arasında hakikî çelişki yoktur.
  2. Kat‘î nass, zannî maslahat karşısında önceliklidir.
  3. Kat‘î maslahat, zannî nassın makâsıd doğrultusunda te’vilini gerektirebilir.
  4. Zannî–zannî çatışmada tercih, makâsıd ile daha uyumlu yorumdan yana yapılmalıdır.

Bu model, klasik usûlün normatif disiplinini korurken, makâsıd düşüncesinin dinamizmini sistematik bir çerçeveye oturtmaktadır. Böylece nass ile maslahat arasındaki ilişki, çatışma paradigmasından çıkarılarak hiyerarşik ve bütüncül bir yoruma kavuşturulmaktadır.

Kategori:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir