İçeriğe geç

MAĞDURUN ADALETİ AÇISINDAN İSLAM’IN HAD CEZALARINI YENİDEN DÜŞÜNMEK

Giriş

İslam’ın hırsızlık için el kesme, evli kimsenin zina etmesi için ise klasik fıkıhta recm cezasını öngörmesi, modern insanın zihninde ilk bakışta son derece sert hükümler olarak görünmektedir. Bugünün ceza hukukunda hapis, para cezası, denetimli serbestlik ve çeşitli rehabilitasyon yöntemleri temel yaptırım araçları hâline gelmiştir. Bu sebeple el kesme veya recm gibi cezalar, çoğu zaman üzerinde düşünülmeden “aşırı”, “ilkel”, “insan haklarına aykırı” veya “çağ dışı” şeklinde nitelendirilmektedir.

Fakat burada önemli bir problem vardır: Bir ceza sistemini değerlendirirken yalnızca suçluya uygulanacak yaptırımın ağırlığına bakmak yeterli midir? Yoksa mağdurun uğradığı zararı, toplumun güvenlik ihtiyacını, suçun yayılmasının doğuracağı sonuçları ve suç işleme eğilimini önleme amacını da hesaba katmak gerekir mi?

Başka bir ifadeyle, ceza hukukunu yalnızca suçlunun penceresinden mi, yoksa mağdurun penceresinden de okumak gerekir?

Bu soru özellikle hırsızlık ve zina cezaları söz konusu olduğunda önem kazanmaktadır. Çünkü İslam’ın ceza anlayışında amaç yalnızca suçluya acı çektirmek değildir. Burada aynı zamanda hakların korunması, kötülüğün sınırlandırılması, toplumun güvenliğinin sağlanması, suçun caydırılması ve mağdurun adalet duygusunun tatmin edilmesi söz konusudur.

  1. Önce mağdurun yerine geçmek

Hırsızlık cezasını tartışırken çoğu zaman şu soru sorulur: “Bir insanın elini kesmek gerçekten gerekli midir?”

Bu elbette sorulması gereken bir sorudur. Fakat bunun yanına başka bir soru eklemek gerekir: “Hırsızın çaldığı malın sahibi ne hisseder?”

Yıllarca büyük bir fedakârlıkla para biriktirmiş bir insan düşünelim. Belki bir ev almak, çocuğunun eğitimini karşılamak, ağır bir hastalığın masrafını ödemek veya hayatının önemli bir ihtiyacını karşılamak için yıllarca çalışmış ve kazandığı paraya dokunmamıştır. Bir gün bütün birikiminin çalındığını öğreniyor.

Hırsız yakalanıyor ve birkaç yıl hapis cezasına mahkûm ediliyor.

Burada yalnızca hırsızın başına gelecekleri düşünmek yeterli değildir. Mağdurun yaşadığı kaybı da düşünmek gerekir.

Çalınan para geri gelecek midir? Mağdurun yıllarca biriktirdiği zaman geri gelecek midir? Güven duygusu geri gelecek midir? “Benim emeğimi hiç tanımadığım bir insan bir anda elimden aldı” duygusu birkaç yıl sonra ortadan kalkacak mıdır?

Elbette hırsızın hapsedilmesi gerçek bir cezadır. Fakat şu soruyu sormak yine de meşrudur:

Her suç için birkaç yıl hapis vermek, adalet duygusunu gerçekten tatmin eden yeterli ve caydırıcı bir yaptırım mıdır?

Burada mesele “hırsız acı çeksin” düşüncesi değildir. Mesele, başkasının hakkını ihlal etmenin hukuk düzeninde ne kadar ağır bir ihlal olarak kabul edildiğidir.

İslam’ın yaklaşımında başkasının malı basit bir ekonomik nesne değildir. İnsan emeği, mülkiyet hakkı ve kazanılmış mal dokunulmaz kabul edilir. Bu nedenle hırsızlık, yalnızca “bir malın yer değiştirmesi” olarak görülmez; bir insanın emeğine, güvenliğine ve mülkiyet hakkına yönelmiş ciddi bir saldırıdır.

Bu noktada mağdurun tarafında durmak, hukukun intikamcı olması anlamına gelmez. Tam tersine, adaletin yalnızca suçlunun haklarından ibaret olmadığını hatırlamak anlamına gelir.

  1. Ceza hukukunda neden caydırıcılık vardır?

Modern ceza hukukunda bile cezanın amaçlarından biri caydırıcılıktır. Hiçbir toplum “Suç işleyenin hiçbir şekilde korkmasına gerek yoktur” anlayışıyla varlığını sürdüremez.

Bir toplumda suçun sonucu ne kadar öngörülebilir ve ciddi ise, suç işlemeye yönelik hesap da o kadar değişebilir.

İslam’ın had cezalarının dikkat çekici taraflarından biri burada ortaya çıkar: Cezaların sertliği, onların mümkün olduğu kadar az uygulanmasıyla birlikte düşünülmektedir.

Özellikle hırsızlık haddinin uygulanması için fıkıhta çok sayıda şart aranmıştır. Malın belli bir nisap miktarına ulaşması, korunmuş bir yerden alınması, failin kastının bulunması ve şüphelerin bulunmaması gibi şartlar önemlidir. Açlık, zorunluluk, mal üzerindeki ortaklık şüphesi, mülkiyet belirsizliği veya başka bir şüphe ortaya çıktığında hadd cezasının uygulanmasını engelleyen hükümler geliştirilmiştir.

Bu sebeple İslam’ın sistemini, “Hırsızlık yapan herkesin eli kesilir.” şeklinde özetlemek fıkhî gerçekliği yansıtmaz.

Daha doğru ifade şudur:

İslam, belirli şartları kesin biçimde gerçekleşmiş, ispatı son derece güçlü olan nitelikli hırsızlık için son derece ağır bir yaptırım öngörmüş; buna karşılık şüphe bulunduğunda had cezasının uygulanmasını engellemiştir.

Bu iki unsur birlikte değerlendirilmelidir.

Bir tarafta sertlik, diğer tarafta yüksek ispat standardı vardır.

Bir tarafta caydırıcılık, diğer tarafta şüpheden sanığın yararlanması ilkesi vardır.

Bir tarafta mülkiyet hakkının güçlü biçimde korunması, diğer tarafta insan bedenine yönelik cezanın ancak çok istisnai koşullarda uygulanması vardır.

Dolayısıyla burada basitçe “sert ceza” değil, sert fakat dar bir uygulama alanına sahip ceza söz konusudur.

  1. “Birkaç yıl hapis” her zaman yeterli bir karşılık mıdır?

Modern ceza hukukunun en önemli araçlarından biri hapistir. Fakat farklı suçlara aynı temel yaptırım aracının uygulanması üzerinde düşünmek gerekir.

Bir insanın küçük çaplı bir hırsızlık yapması ile organize biçimde insanların bütün malvarlığını yok eden bir suç örgütünün aynı şekilde değerlendirilmesi ne kadar doğrudur?

Bir insanın aile birliğini ve toplumsal güveni ağır biçimde sarsan cinsel bir suç işlemesi ile başka bir suçun aynı tür hapis mantığı içinde değerlendirilmesi adalet duygusunu ne ölçüde karşılar?

Elbette modern hukuk, hapis sürelerini ve suçların niteliğini farklılaştırarak bu problemi çözmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla “modern hukuk bütün suçlara aynı cezayı verir” demek doğru değildir. Fakat yine de temel yaptırım aracının çoğu durumda hapis olması önemli bir soruyu gündeme getirir:

İnsan özgürlüğünden mahrum bırakılmak, bütün ağır suçlar bakımından yeterli ve aynı zamanda yeterince caydırıcı bir yaptırım mıdır?

Burada İslam’ın yaklaşımı farklı bir ceza felsefesi ortaya koymaktadır.

Suçun niteliğine göre farklı yaptırımlar vardır. Bazı suçlarda kısas, bazı suçlarda had, bazı durumlarda ta‘zîr uygulanır. Dolayısıyla ceza tek tip değildir.

Bu yaklaşımın arkasındaki düşünce şudur:

Her hak ihlalinin toplumsal ve ahlâkî anlamı aynı değildir; dolayısıyla her suçun yaptırımının da aynı olması gerekmez.

Ceza hukukunun görevi yalnızca suçluyu toplumdan geçici olarak uzaklaştırmak değildir. Aynı zamanda hangi davranışların toplum açısından hangi ağırlıkta tehdit oluşturduğunu göstermektir.

  1. Sert cezanın psikolojik anlamı

Ceza hukukunun yalnızca fiziksel sonuçları yoktur. Cezaların sembolik ve psikolojik boyutu da vardır.

Bir toplumda hırsızlık için çok ağır bir yaptırımın bulunduğunu herkes biliyorsa, bu durum potansiyel failin zihnindeki risk hesabını değiştirebilir.

Burada cezanın sürekli uygulanması şart değildir.

Hatta ilginç biçimde, bir cezanın caydırıcılığı onun ne kadar sık uygulandığından ziyade, ne kadar ciddi ve kaçınılmaz olarak algılandığıyla da ilgili olabilir.

Bu nedenle İslam hukukunda had cezalarının varlığı ile uygulama şartlarının ağırlığını birbirinden ayırmak gerekir.

Ceza hukukunun mesajı yalnızca: “Suç işlersen seni hapse atarım.” değildir.

Daha güçlü bir mesaj şudur:

“Başkasının hakkına saldırmak toplumun ve hukukun kabul edebileceği sıradan bir davranış değildir.”

Bu mesajın psikolojik bir işlevi vardır.

Hırsız, başkasının malını kendi malı gibi görmeye başladığında toplumun güven dokusu bozulur. İnsanlar birbirlerinden şüphe etmeye başlar. Evlerini, işyerlerini, mallarını ve çocuklarını korumak için sürekli daha fazla tedbir almak zorunda kalırlar.

Dolayısıyla hırsızlık yalnızca mağdur ile fail arasında meydana gelen özel bir olay değildir. Toplumsal güveni de aşındırır.

İslam’ın sert yaptırımı bu güvenin korunmasına yönelik güçlü bir sembolik mesaj olarak okunabilir.

  1. Aileyi korumak neden farklı bir hukukî hassasiyet gerektirir?

Zina meselesinde konu daha da karmaşık hâle gelir. Çünkü İslam, aileyi yalnızca iki yetişkinin özel tercihlerinden oluşan bir birlik olarak görmez.

Aile; neslin devamı, çocukların güvenliği, soyun korunması, karşılıklı sadakat, sorumluluk, bakım, mahremiyet ve toplumsal istikrarla bağlantılıdır.

Modern bireyci anlayışta cinsel ilişkinin değerlendirilmesi çoğu zaman yetişkin bireylerin rızası üzerinden yapılır. İslam ise meseleyi bundan daha geniş bir çerçevede ele alır.

Çünkü zina yalnızca iki kişinin bedensel ilişkisi değildir. Evlilik bağının ihlali söz konusu olduğunda eşlerin güveni, çocukların psikolojik dünyası, aile bağları ve neslin korunması gibi birçok mesele gündeme gelir.

Burada İslam’ın aile kurumuna yüklediği değer önemlidir.

Eğer bir toplumda aile, toplumun temel kurumu olarak görülüyorsa, aileyi koruyan hukukî tedbirlerin de güçlü olması anlaşılabilir.

Bu açıdan recm hükmünü anlamak için önce İslam’ın aile anlayışını anlamak gerekir.

Burada bir başka önemli husus daha vardır: Klasik fıkıhta recm, evli kimsenin zina suçuna ilişkin olarak sünnet ve uygulamayla temellendirilen bir had cezasıdır. Bu cezanın uygulanması da son derece sıkı ispat şartlarına bağlanmıştır. Zina suçunun ispatında dört şahidin aranması, bu konuda çok yüksek bir ispat standardı meydana getirir. İtirafın da hukukî sonuçları ve geri alınmasıyla ilgili ayrıntılı hükümler vardır.

Dolayısıyla burada da şu ayrım yapılmalıdır:

Bir cezanın hukukta bulunması ile o cezanın kolayca uygulanabilmesi aynı şey değildir.

Tam tersine, klasik fıkıh sisteminde zina haddinin uygulanması olağan bir olay hâline getirilmemiştir.

  1. “Ama bu cezalar çok sert değil mi?”

Evet.

Bunu inkâr etmeye gerek yoktur.

El kesme serttir. Recm de serttir.

Fakat asıl soru şudur:

Bir cezanın sert olması, onun otomatik olarak adaletsiz olduğu anlamına gelir mi?

Bu soruya “evet” cevabı verilecekse, modern ceza hukukunun da birçok uygulamasını yeniden değerlendirmek gerekir.

Çünkü modern hukukta da kişinin özgürlüğünü yıllarca elinden almak, ömür boyu hapis cezası vermek veya bazı ağır suçlarda son derece uzun süreli hapis uygulamak oldukça ağır yaptırımlardır.

Demek ki hukukta “sertlik” başlı başına adaletsizlik ölçüsü değildir.

Asıl sorular şunlardır:

  • Suç ne kadar ağırdır?
  • Mağdurun hakkı ne ölçüde ihlal edilmiştir?
  • Ceza suçla orantılı mıdır?
  • Ceza gerekli midir?
  • Caydırıcılık sağlıyor mu?
  • Yanlış uygulanma ihtimali nedir?
  • İspat standardı nedir?
  • Suçun toplumsal sonuçları nelerdir?
  • Ceza, toplumun temel değerlerini koruyor mu?

Bu sorular sorulduğunda İslam’ın had cezaları daha farklı bir zeminde tartışılmaya başlanabilir.

  1. “Şüphe varsa ceza yok” ilkesi neden önemlidir?

İslam hukukundaki en önemli denge unsurlarından biri, hadlerin şüpheyle düşürülmesidir.

Bu ilke, hukuk sisteminin iki farklı kaygıyı birlikte taşıdığını gösterir:

Suçluyu cezalandırmak ve masumu cezalandırmamak.

İkincisi özellikle önemlidir.

Çünkü ağır bir cezanın uygulanması için delilin de ağır olması gerekir.

Bir insanın elini kesmek gibi geri dönüşü olmayan bir yaptırım söz konusuysa, “kuvvetle muhtemel suçlu” olmak ile “hukuken kesin biçimde suçlu” olmak arasında çok büyük fark vardır.

Bu sebeple İslam’ın ceza anlayışını savunurken yalnızca cezanın ağırlığını anlatmak yeterli değildir. İspat sisteminin ağırlığını da anlatmak gerekir.

Hatta denilebilir ki İslam’ın ceza sisteminin dikkat çekici yönlerinden biri şudur:

Cezanın ağırlığı arttıkça, onu uygulamanın şartları da ağırlaşmaktadır.

Bu, hukukî bir denge mekanizmasıdır.

  1. Mağdur neden sürekli unutuluyor?

Modern ceza tartışmalarında ilginç bir psikolojik durum ortaya çıkabilmektedir.

Sanığın hakları ayrıntılı biçimde konuşulur:

“Onun hayatı ne olacak?”

“Topluma yeniden kazandırılabilir mi?”

“Psikolojik durumu nasıl?”

“Ceza çok ağır değil mi?”

Bunların tamamı önemlidir.

Fakat bazen mağdurun sesi arka planda kalır.

Oysa mağdur da insandır.

Evi soyulan, yıllarca biriktirdiği parası çalınan, ailesi dağılan, eşi tarafından aldatılan, hayatı altüst olan insanın da psikolojik dünyası vardır.

Bu nedenle adalet teorisi yalnızca:

“Suçluya ne yapacağız?”

sorusundan ibaret olmamalıdır.

Şunu da sormalıdır:

“Mağdura yapılanı ne kadar ciddiye alıyoruz?”

Bu açıdan İslam’ın had cezalarının bir yönü, mağdura ve topluma şu mesajı vermesidir:

“Senin uğradığın haksızlık önemsiz değildir.”

Bu mesajın psikolojik değeri küçümsenmemelidir.

Mağdur, devletin yalnızca suçluyu korumadığını; kendi hakkını da ciddiye aldığını görür.

Adaletin toplumsal güven üretmesinin yollarından biri budur.

  1. Ceza yalnızca intikam değildir

Bununla birlikte burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.

Mağdurun tarafında olmak, intikamın tarafında olmak değildir.

İslam hukukunda cezanın meşruiyeti “mağdur öfkelendi, o hâlde failin başına mümkün olan en büyük kötülük gelsin” mantığına dayanmaz.

Ceza, hukukî bir çerçeve içerisinde uygulanır.

Hakimin şahsî öfkesi belirleyici değildir.

Toplumun linç duygusu belirleyici değildir.

Mağdurun kişisel intikam arzusu belirleyici değildir.

Tam tersine, cezanın hukuk tarafından belirlenmesi, intikamı hukukileştirmek değil, intikamın yerine adaleti koymak anlamına gelir.

Bu yüzden “mağdurun tarafında olmak” ile “intikamcı olmak” arasında büyük fark vardır.

Mağdurun tarafında olmak, mağdurun hakkının suçlunun hakkı kadar gerçek olduğunu kabul etmektir.

  1. Sertlik ile merhamet birbirinin zıddı değildir

İslam’ın ceza anlayışının modern zihinde anlaşılmasını zorlaştıran noktalardan biri de merhamet ile sertliğin birbirinin zıddı olarak görülmesidir.

Oysa bazen merhamet, yalnızca suçluya değil, potansiyel mağdurlara da yönelmelidir.

Bir toplumda suç oranının düşmesi, insanların güven içinde yaşaması, kadınların ve çocukların korunması, insanların mallarının güvende olması da merhametin bir sonucudur.

Bir hırsızın elinin kesilmesi elbette ağır bir sonuçtur. Fakat bu hükmün arkasındaki hukukî düşünceyi yalnızca fail açısından ele alırsak sistemin diğer tarafını görmeyiz.

Şöyle düşünelim:

Bir toplumda insanlar evlerinden çıktıklarında mallarının çalınmayacağından eminler.

Esnaf dükkânını kapatırken malının güvende olduğunu biliyor.

Bir insan yıllarca biriktirdiği paranın bir gecede yok olmayacağını düşünüyor.

İnsanlar birbirlerinin mülkiyet hakkına saygı gösteriyor.

Bu güven ortamının meydana getirdiği toplumsal faydayı da hesaba katmak gerekir.

Dolayısıyla cezanın sertliği ile toplumsal güven arasında kurulabilecek ilişkiyi göz ardı etmek doğru değildir.

  1. Peki sert cezaların gerçekten caydırıcı olduğu kesin midir?

Burada ilmî açıdan dikkatli olmak gerekir.

“İslam’ın had cezaları uygulandığında suç kesinlikle ortadan kalkar” şeklinde ampirik bir iddia ileri sürmek doğru olmaz. Caydırıcılığın derecesi hakkında farklı hukuk ve kriminoloji araştırmaları vardır ve yalnızca cezanın şiddetinden hareketle kesin sonuç çıkarmak mümkün değildir.

Fakat bundan şu sonuç da çıkmaz:

“Sert cezanın caydırıcılık bakımından hiçbir anlamı yoktur.”

Ceza hukukunda suçun maliyeti, yakalanma ihtimali, cezanın kesinliği ve toplumsal normlar birlikte önem taşır.

İslam’ın sistemi de yalnızca cezaya dayalı değildir.

Ahlâk eğitimi vardır.

Helal kazanç teşvik edilir.

Zekât vardır.

Sadaka vardır.

Yoksulun korunması vardır.

Komşuluk hakkı vardır.

Aile vardır.

Kul hakkı vardır.

Toplumsal dayanışma vardır.

Dolayısıyla İslam’ın “el kesme” hükmünü, yoksulluk ve sosyal adaletsizlik gibi meseleleri tamamen görmezden gelen çıplak bir ceza olarak sunmak doğru değildir.

Ceza, daha geniş bir ahlâkî ve sosyal düzenin son halkalarından biridir.

Bu nokta son derece önemlidir.

Bir toplum insanları aç bırakıyor, çalışabilecekleri imkânları ortadan kaldırıyor, sonra da zorunluluktan mal çalan insanın elini kesiyorsa, İslam’ın ceza anlayışını doğru uygulamış olmaz.

Çünkü hadlerin uygulanması için zorunluluk ve şüphe gibi meselelerin dikkate alınması tam da bu yüzden önemlidir.

  1. İslam’ın yaklaşımı neden “önce suç, sonra ceza”dan ibaret değildir?

İslam’ın ceza sistemi, aslında daha geniş bir toplumsal düzenin parçasıdır.

İslam önce insanın haramdan uzak durmasını ister.

Sonra helal kazanç yollarını açar.

Toplumda dayanışmayı teşvik eder.

Zekâtı emreder.

Aileyi korur.

Mahremiyeti korur.

Nikâhı teşvik eder.

Zinaya giden yolları kapatmaya çalışır.

Ardından belirli suçlara ağır yaptırımlar getirir.

Dolayısıyla had cezalarını tek başına değerlendirmek, onları ait oldukları sistemden koparmak olur.

İslam’ın mantığı kabaca şöyle okunabilir:

Önleme → eğitim → ahlâk → sosyal güvenlik → hukuk → caydırıcılık → ceza.

Ceza, sistemin tamamı değildir.

Ama sistemin gerekli bir parçasıdır.

  1. “Modern hukuk daha insancıl değil mi?”

Bu soru da dikkatle ele alınmalıdır.

Modern hukukun çok önemli kazanımları vardır. Masumiyet karinesi, savunma hakkı, adil yargılanma, işkence yasağı ve hukukun üstünlüğü gibi ilkeler insan onurunun korunması bakımından son derece değerlidir.

Dolayısıyla İslam’ın had cezalarını savunmak, modern hukukta ortaya çıkmış bütün hukukî güvenceleri reddetmek anlamına gelmez.

Asıl mesele şudur:

Modern hukukta doğru olan hukukî güvenceler ile İslam’ın ceza hükümlerinin aynı anda düşünülmesi neden mümkün olmasın?

İslam’ın ağır cezaları, keyfî cezalandırma anlamına gelmez.

Aksine, had cezalarının uygulanabilmesi için delil, şart ve usul meseleleri son derece önemlidir.

Bu nedenle mesele “İslam mı insan hakları mı?” şeklinde kurulmak zorunda değildir.

Daha anlamlı soru şudur:

İslam’ın insanın, ailenin, malın, neslin ve toplumun korunmasına ilişkin hukuk anlayışını kendi bütünlüğü içinde değerlendirmeye hazır mıyız?

  1. Asıl farklılık cezanın şiddetinde değil, insan ve toplum tasavvurundadır

Belki de tartışmanın en temel noktası budur.

İslam ile modern seküler hukuk arasındaki farklılık yalnızca “biri el kesiyor, diğeri hapse atıyor” şeklinde anlaşılmamalıdır.

Daha derinde farklı bir insan ve toplum tasavvuru vardır.

Modern bireyci yaklaşımda bireysel özgürlük çok güçlü bir değer olarak öne çıkabilir.

İslam ise bireysel özgürlüğü kabul etmekle birlikte onu sorumluluk, aile, toplum, ahlâk ve Allah’a karşı kullukla birlikte düşünür.

Bu sebeple zina yalnızca “iki yetişkinin özel tercihi” değildir.

Hırsızlık yalnızca “bir malın el değiştirmesi” değildir.

Adam öldürmek yalnızca “bir kişinin başka bir kişiye zarar vermesi” değildir.

Her suç, belirli bir ahlâkî ve toplumsal düzeni ihlal eder.

Dolayısıyla İslam’ın ceza sistemi, sadece bireysel davranışların değil, toplumsal düzenin korunması amacıyla da ilgilidir.

  1. Mağdurun adaleti ile suçlunun insanlığı arasında denge

Burada nihai olarak iki aşırı uçtan kaçınmak gerekir.

Birinci uç, suçlunun bütün haklarını görmezden gelerek intikamcı bir hukuk anlayışına yönelmektir.

İkinci uç ise suçlunun haklarını o kadar öne çıkarmaktır ki mağdurun hakkı görünmez hâle gelsin.

İslam’ın klasik ceza hukukunu savunmanın en güçlü yollarından biri, bu iki uç arasında bir denge bulunduğunu göstermektir.

Suçlunun da hakları vardır.

Fakat mağdurun da hakkı vardır.

Sanık hakkında şüphe varsa ceza uygulanmaz.

Fakat suç kesinleştiğinde mağdurun hakkı da yok sayılamaz.

Cezanın ağır olması, onun keyfî uygulanabileceği anlamına gelmez.

Cezanın uygulanmasının zor olması, suçun önemsiz olduğu anlamına gelmez.

İşte burada İslam’ın ceza sisteminin temel dengesi ortaya çıkar:

İspatta merhamet, hükümde adalet, suçun niteliğinde ciddiyet.

Sonuç: Cezaya değil, adalet sistemine bakmak

İslam’ın hırsızlık için el kesme, evli zina eden kimse için de klasik fıkıhta recm cezasını öngörmesini yalnızca “sert cezalar” başlığı altında değerlendirmek, meseleyi eksik bırakmaktadır.

Asıl bakılması gereken, bu cezaların hangi suçlara, hangi şartlarda, hangi delillerle ve hangi toplumsal düzen içerisinde uygulandığıdır.

Hırsızlık cezasını savunmak isteyen kimse, öncelikle hırsızın değil mağdurun da insan olduğunu hatırlatmalıdır.

Yıllarca çalışan, biriktiren, fedakârlık yapan ve emeğinin karşılığını korumak isteyen insanın hakkı vardır.

Zina cezasını savunmak isteyen kimse de yalnızca iki bireyin cinsel tercihini değil, İslam’ın aileye, nesle, sadakate, çocuklara ve toplumsal güvene yüklediği değeri dikkate almalıdır.

Bununla birlikte had cezalarını savunmanın yolu, “İslam’da suç işleyenin eli kesilir” gibi basitleştirici sloganlardan geçmez. Tam tersine, fıkhın oluşturduğu yüksek ispat standardını, şüphe hâlinde haddın düşmesini, zorunluluk durumlarını, mülkiyet şartlarını ve cezanın uygulanma koşullarını ortaya koymak gerekir.

Böyle bakıldığında İslam’ın sistemi ne yalnızca “acımasız”dır ne de yalnızca “merhametli”.

Adalet, merhamet ve caydırıcılığı birlikte gerçekleştirmeye çalışan bir sistemdir.

Burada belki de modern insanın kendisine sorması gereken en önemli soru şudur:

Bir cezanın sertliğine itiraz etmeden önce, o cezanın korumaya çalıştığı hakkın değerini gerçekten düşündük mü?

Ve bunun hemen ardından ikinci soru gelir:

Suçlunun haklarını konuştuğumuz kadar mağdurun hakkını da konuşuyor muyuz?

Hukukun temel görevi yalnızca suçluya ne yapılacağını belirlemek değildir. Hukuk aynı zamanda masumun, mağdurun, ailenin, mülkiyetin ve toplumun hangi değere sahip olduğunu ilan eder.

İslam’ın had cezaları tam da bu açıdan okunmalıdır.

El kesme hükmü, mülkiyet hakkının sıradan bir hak olmadığını; recm hükmü ise klasik İslam hukukundaki bağlamıyla aile ve evlilik kurumunun sıradan bir toplumsal sözleşme olmadığını gösteren hukukî semboller olarak da değerlendirilebilir.

Dolayısıyla tartışmayı “el kesmek mi, hapis mi?” seviyesinde bırakmak yerine daha temel bir soruya taşımak gerekir:

Nasıl bir toplum istiyoruz ve o toplumda hangi hakları gerçekten vazgeçilmez kabul ediyoruz?

Eğer bir toplum mülkiyeti vazgeçilmez kabul ediyorsa, onu ihlal eden suça karşı caydırıcı bir hukuk kurmak zorundadır.

Eğer aileyi toplumun temel kurumu kabul ediyorsa, onu sistematik biçimde yıpratan davranışlara karşı da güçlü hukukî ve ahlâkî sınırlar koymak zorundadır.

Bu nedenle İslam’ın ceza hukukunu anlamanın yolu, yalnızca cezaya bakmaktan değil, İslam’ın neyi korumaya çalıştığına bakmaktan geçer.

Ve belki de en önemlisi şudur:

Adalet yalnızca suçlunun karşısında duran bir güç değildir; aynı zamanda mağdurun yanında duran bir güvencedir.

 

Kategori:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir