İçeriğe geç

ALLAH AÇISINDAN KADER BİLMEK; KUL AÇISINDAN İSE SEÇMEKTİR

Bazıları, “kader varsa irade yoktur; irade varsa kader yoktur” diyor. Burada kader ve iradeye karşı karşıya getiriliyor. Oysa hem kaderin hem de iradenin kabul edildiği ve bu iki kuralın birbiriyle çelişmediği bir izah vardır.

Bu izahı yapmadan önce iki rivayet aktarmak istiyorum. İzahı bu iki rivayet çerçevesinde yapmayı düşünüyorum: 

1.

Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Hiç şüphe yok ki, Allah, âdemoğlunun zinadan nasibini yazmıştır. Buna erişecektir. Gözlerin zinası bakmak, kulakların zinası dinlemek, dilin zinası konuşmak, elin zinası tutmak, ayağın zinası da yürümektir. Kalb ise heves eder, temenni eder. Tenasül uzvu bunu tasdik eder veya yalanlar.” (Buharî, Kader 9, İstizan 12; Müslim, Kader 20, 21; Ebû Dâvûd, Nikâh 43)

2.

Hz. Ömer, bir yolculuktayken, gitmek üzere oldukları Şam’da salgın hastalık zuhûr ettiğini haber alınca gerekli istişâreler netîcesinde Şam’a gitmekten vazgeçmiştir. Aslında Cenâb-ı Hakk’ın ve Hz. Peygamber’in emrine daha muvâfık olan bu ihtiyat ve tedbir karşısında sahâbeden Ebû Ubeyde b. Cerrah , Hz. Ömer’e:

“Allâh’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” diye sormuş, Hz. Ömer ise, o âlim ve fâzıl sahâbîden böyle bir suâli beklemediği için:

“Keşke bunu senden başkası söyleseydi ey Ebû Ubeyde! Evet, Allah’ın kaderinden, yine Allâh’ın kaderine kaçıyoruz. Ne dersin, senin develerin olsa da bir tarafı verimli, diğer tarafı çorak bir vadiye inseler ve sen verimli yerde otlatsan Allâh’ın kaderiyle otlatmış; çorak yerde otlatsan yine Allah’ın kaderiyle otlatmış olmaz mıydın?” (Buhârî, Tıb, 30)

Birinci rivayete göre Allah insanın nasibini, yani kaderini yazmış, işlediği kötülükler de onun kaderi olmuştur. Bu minvalde pek çok ayet ve pek çok hadis zikretmek mümkündür. Bütün bunların esas çerçevesi Allah’ın bir kaderinin olduğudur.  İkinci hadiste ise sanki kader belirsiz de Hz. Ömer bir kaderden öbürüne geçmektedir. Bu minvalde de epey bir nas vardır. 

Kanaatime göre birinci rivayet Allah açısından kadere işaret etmekte; ikinci rivayet ise kul açısından kaderi ifade etmektedir. Eğer böyleyse birinci rivayette kader Allah’ın her şeyi bilmesi anlamındadır. Allah ezeli ilmiyle kulun yapacağı iyilikleri de kötülükleri de bilmektedir. Ancak bilmek kulu hiçbir zaman zorlamaz. Kulun yaptıkları sorumluluğundadır. Ama kulun her şeyini de Allah bilmektedir. 

İkinci rivayette kulun seçimleri kader olarak ifade edilmiştir. Kulun “seçen bir varlık olması”nın onun değiştirilemez kaderi olması bir yana ayrıca iki veya üç şıktan birini seçmesi de onun kaderi olmaktadır. İyiliği seçerse iyilik; kötülüğü seçerse kötülük kaderi olur. Peki burada kader ne anlamdadır?

Burada kader ilk olarak seçim anlamındadır. Ancak onunla birlikte, ondan ayrı düşünülemeyecek bir anlamı daha vardır: Değiştirilemezlik. İşte seçimi kader kılan bu tarafıdır. Seçim yapıldığında artık bu değiştirilemez. Çünkü zaman geri alınamaz. Bu durumda seçim insanın kaderi olmaktadır.

O zaman bu yaklaşımda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kader, insanın yaptığı seçimlerin sonucudur. Yani insanlar kendi eylemleriyle kendi “kaderlerini” oluştururlar. Bu, determinizmden ziyade bir “seçimci kader” anlayışıdır. İnsan, karar verdiği anda kaderi oluşmuş olur; seçim tamamlanınca geri alınamaz ve kader haline gelir. Bu anlamda kader, insan açısından eylemin ve seçimin sabitlenmiş hâlidir. Bir de zorunlu kader vardır. şayet kişinin başına silah dayatılmışsa bu onun için zorunlu kaderdir, seçimli kader değil. Zorunlu kaderde yaptıklarından sorumlu değildir, ama seçimci kaderde insan yaptıklarından sorumludur.  Ama ister zorunlu ister seçimci kader olsun hepsi Allah2ın takdirindedir, yani Allah varlıkta olan-olacak her şeyi bilmektedir.

Hz. Ömer’in “Allah’ın bir kaderinden öbürüne kaçıyorum” demesi bu yoruma göre bir seçimler arası geçişi ifade etmektedir. Burada Ömer, bir tercihten diğerine yöneldiğini, yani farklı seçenekler arasında seçim yaptığını belirtmiş olmaktadır. Böyle bir yaklaşımın amacı, klasik rivayetlerdeki kader anlayışına psikolojik ve seçim odaklı bir yorum getirebilmektir.

Bu yaklaşımda Allah’ın kaderi ise, kulun neyi seçeceğini bilmesi ve her şeyi yaratmasıdır. Yani Allah’ın bilgisi ve yaratması ile kulun seçim özgürlüğü paralel ama farklı boyutlarda cereyan etmektedir. Allah açısından kader, bir ezeli yaratıcı bilgi ve iradeyi ifade ederken, kul açısından kader fiilî ve zamanlı bir seçimdir.

Bu yaklaşım, hem insan irade ve sorumluluğunu vurgulamakta hem de Allah’ın ilmi ve iradesini atıl bırakmamayı hedeflemektedir. Burada insan açısından kaderin değişmezliği, seçimin geri alınamazlığı üzerinden ortaya konulmuştur. Allah açısından kader ise kulun seçimlerini önceden (esasen Allah için öncelik-sonralık yoktur) bilmesi ve yaratması olarak tanımlanmıştır. Böyle yapmakla, insan iradesi ile ilahi irade arasında gerçek bir denge ve ayrım amaçlanmıştır.

Örnek vermek gerekirse bir kadının bir A erkeğiyle evlenmesi kaderdir. Zira bu bir seçimdir ve değiştirilemez. Ancak A erkeğinden boşanması ve B erkeğiyle evlenmesi de kaderdir. Zira bu da bir seçimdir ve değiştirilemez. Değiştirilemez olması o anın geri döndürülemez oluşudur. Ancak erkekten boşanıp bir başka C şahsıyla evlenmek mümkündür ve bu da bir kaderdir. İşte bu Allah’ın bir kaderinden öbürüne geçip seçip yapmaktır. Hepsinin Allah’ın kaderi oluşu, hepsini Allah’ın bilmesidir. Hepsinin kulun kaderi olması, kulun bunları seçmesidir.

Kulun seçimin olmadığı, sadece Allah’ın kaderinin olduğu durumlar da vardır. Örneğin kişinin anne-babasını seçememesi sadece Allah’ın takdiridir. Falan bölgede doğmak sadece Allah’ın takdiridir. Atan bir kalbe sahip olmak sadece Allah’ın takdiridir. Yolda bir arabanın sana gelip vurması Allah’ın kaderidir. Başıan ciddi bir hastalık gelmesi Allah’ın takdiridir. Tüm tedbirlere rağmen deprem, sel vb. afetlerle karşılaşman Allah’ın kaderidir. Bu tür kaderlere yalnızca “rıza” gösterilir. Bu kadere rıza gösterilmesi insanın faydasınadır. Zira isyan hiçbir şeye çözüm değildir.

Bazı kaderler vardır, orada hem Allah’ın takdiri hem de kulun kaderi birlikte vardır. Örneğin, doğarken bazı hastalıklara maruz kalmak –insanların buna ne kadar sebep olduğu düşünülebilirse de- genel olarak Allah’ın takdiridir. Allah’ın takdiri olması hasebiyle “rıza” gerektirir. Ama bu değiştirilmesi düşünülemez bir kader değildir. Kaderimdir deyip yatılması gereken bir olgu değildir. Bu olgu ilk anda “rıza”yı gerektirse de ikinci aşamada tedbir almayı gerektirir. Bu noktada tedbir almak, yani sebeplere yapışmak “rıza”ya aykırı değildir. Fakirlik de böyledir. Bir kişinin fakir olması Allah’ın kaderidir. İnsanın kaderi değildir. Allah’ın kaderi olması itibariyle “rıza”yı gerektirir. Ancak bu, değiştirilebilir bir kaderdir, zira insan boyutu vardır. Kişi, “ne yapayım, Allah’ın kaderidir” deyip yatamaz. Çünkü onun seçimlerini ilgilendiren bir tarafı da vardır. Demek ki, birinci yasa itibariyle sadece Allah’ın kaderi olan bir olgu ikinci yasa itibariyle kulun kaderi de yani seçimi de olabilmektedir. Miras yoluyla zenginlik de Allah’ın kaderidir. Ama zenginliği tüketip israf etmek bir seçim olup kulun kaderidir, çünkü onun tercihidir.

Sonuç olarak ortaya koyduğum bu yaklaşım klasik kader-inanç tartışmasına seçim merkezli bir psikolojik yorum getirmeyi ve hem insan sorumluluğunu hem de Allah’ın mutlak bilgisini korumayı amaçlamaktadır. Şayet bu yaklaşım isabetli ise “kader varsa irade yoktur; irade varsa kader yoktur” demeye ve kader ile iradeyi karşı karşıya getirmeye hiç gerek kalmayacaktır. Kader varsa yani Allah’ın mutlak ilmi varsa irade yok anlamına gelmez. Çünkü ilim iradeyi ortadan kaldırmaz, onu mecbur kılmaz. İrade varsa kader yoktur demenin de bir anlamı olmayacaktır. Zira iradenin kendisi kaderin bir parçasıdır. Ayrıca irade ile yapılan seçimler de insanın kaderidir. Diğer bir ifadeyle insanın kaderi onun seçimleridir. İnsan açısından olup bitmiş her şey insanın kaderidir. Ama olmamış hiçbir şey de henüz kaderi değildir. Kader, insan seçtiğinde gerçekleşen bir eylemdir.

 

Kategori:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir