İçeriğe geç

MODERNİST KUR’ÂN OKUMALARININ HAREKET NOKTALARI VE METODOLOJİK PROBLEMLERİ

Mustafa Fâtihî’ye ait “القراءات المعاصرة للقرآن الكريم المفهوم والمنطلقات” adlı yazının çevirisidir.

Giriş

Bu çalışmada, Kur’ân-ı Kerîm’e yönelik çağdaş okumaların dayandığı en önemli esasları ve hareket noktalarını tartışmaya çalışacağım. Burada söz konusu olan, modern yöntemlerin (çağdaş epistemolojik ve hermenötik yaklaşımların) vahiy kaynaklarına tatbik edilmesi ve önceden belirlenmiş sonuçlardan hareketle delillendirme sürecinin işletilmesidir. Bu durum ise ilmî tarafsızlık, nesnellik ve metodolojik dürüstlük açısından ciddi soruları gündeme getirmektedir.

Ayrıca, “çağdaş okumalar”ın temsilcileri tarafından ileri sürülen şu iddiaya işaret edilmektedir: Kur’ân hitabı ağırlıklı olarak duygusal bir karakter taşımakta, vahyin indiği toplumun kültürel seviyesini yansıtmaktadır. Arkun’un da ifade ettiği üzere, Kur’ân’ın sunum tarzı, sistematik ve metodolojik bir verinin bulunmaması sebebiyle bir tür uzaklaştırıcı etki doğurmaktadır. Yine bu yaklaşıma göre Kur’ân’da “ilim” kavramı yalnızca şer‘î bilgi ile sınırlıdır; akıl ise daha çok “hapsetme” ve “sınırlama” bağlamında kullanılmaktadır. Eğer akla bundan farklı bir anlam yüklenirse, bu mantıkî ve ilmî bir anlama değil, sadece Allah’ın nimetlerini hatırlatma işlevine indirgenir.

Buna göre, eğer bir medeniyet başarısından söz edilecekse, bunun ortaya çıkışı ve şekillenmesi ancak Grek düşüncesinin İslam dünyasına girmesinden sonra mümkün olmuştur.

Sonuç olarak bu çalışma, söz konusu okumalar arasındaki ortak özellikleri ve temel nitelikleri ortaya koymayı hedeflemektedir.

I. Çağdaş Okumalar Kavramı ve Temelleri

“Çağdaş okumalar” kavramının sınırlarının belirlenmesi, bu bileşik yapının ilgili meseleler ve yaklaşımlar bağlamında doğru şekilde kullanılabilmesi açısından metodolojik bir zorunluluktur. Aynı şekilde bu okumaların dayandığı temel esasların ve hareket noktalarının ortaya konulması da gereklidir. Bu başlık altında bu mesele ele alınacaktır.

Çağdaş Okumalar Kavramı

Kur’ân-ı Kerîm’e yönelik çağdaş okumaları ele alan eleştirel literatür, bu terimin kullanımında büyük ölçüde uzlaşmıştır. Buna göre söz konusu kavram, modern/modernist arka plandan beslenen ve Kur’ân hitabına yeni bir okuma sunmayı amaçlayan araştırmalar için kullanılmaktadır. Bu okumalar, “klasik” kabul edilen anlayışların artık çağın ihtiyaçlarını karşılamadığı iddiasıyla onları aşmayı hedefler.

Bu çerçevede çeşitli tanımlar yapılmıştır:

Muhammed Kâlû’ya göre: “Günümüzde İslam ülkelerinde ‘çağdaş okumalar’ terimi, dinî metinleri ve diğer metinleri yorumlayan farklı bakış açılarını ifade eden modern bir kavram olarak yaygınlaşmıştır. Uzun süre bireysel bir olgu iken son yıllarda farklı Arap ve İslam ülkelerinden bireylerin katıldığı, ortak fikirlere ve büyük ölçüde ortak bir yönteme sahip toplu bir akıma dönüşmüştür; bu sebeple tek bir mezhep/ekol gibi değerlendirilebilir.”

Abdülvâhid es-Selefî’ye göre: “Çağdaş okumalar, Batı’nın kendi metinleriyle geliştirdiği deneyimi İslamî metinlere uygulayan, Batı düşüncesinden çeşitli metodolojik araçları ödünç alarak metinleri yorumlayan, hükümleri ve anlamları dönüştürmeye yönelen; bu süreçte usûl-i fıkıh geleneğini ve onun kurallarını devre dışı bırakan yönlendirilmiş bir entelektüel faaliyettir.”

Bu çerçevede “çağdaş okuma” şu şekilde tanımlanabilir: Kur’ân hitabını modern yöntemler ışığında yeniden okuma iddiasını taşıyan, dinî meselelerde Batı tecrübesini yeniden üretmeye çalışan ve Müslüman âlimlerin üzerinde ittifak ettiği usûl ve kaideleri dışlayan fikrî yönelim.

“Okuma” olarak isimlendirilmesinin sebebi, bunların klasik anlamda tefsirden ziyade fikirler, tasavvurlar, yorumlar ve zihinsel çağrışımlardan oluşmasıdır. Bu yaklaşımın temsilcileri, Kur’ân hitabına çoğu zaman edebî bir metin gibi yaklaşarak analiz, sentez ve çıkarımda bulunurlar.

“Çağdaş” nitelemesi ise hem günümüz düşünce dünyasına aidiyetini, hem de modern yöntemleri kullanarak metni anlama ve yorumlama çabasını; buna karşılık geleneksel yöntemleri dışlama ve etkisizleştirme eğilimini ifade eder.

Bu yaklaşımın temel hedefi, Kur’ânî olguyu rasyonelleştirmek, akla geniş ve sınırsız bir alan açmak, sosyal ve beşerî bilimleri kullanarak dinî düşünceyi eleştiriye tabi tutmak ve vahiy meselesini kapalı bir epistemik çerçeveden çıkararak modern yorum imkânlarının bulunduğu açık bir te’vil alanına taşımaktır.

Çağdaş Okumanın Hareket Noktaları

Modernist okuma sahipleri arasında neredeyse ortak kabul gören anlayışa göre Kur’ân-ı Kerîm, “dinî bir kitap”tır; ancak bu ifade, Batı düşüncesindeki dar ve indirgemeci din anlayışının çağrışımlarıyla birlikte kullanılmaktadır. Bu yaklaşıma göre Kur’ân’ın bilimsel disiplinlerle doğrudan bir ilişkisi yoktur. Hitabının temel karakteri vaaz, öğüt ve hatırlatma olup insandaki duygusal boyuta seslenmektedir. Aynı şekilde hayal gücüne hitap eden belâğî ve mecazî tasvirler kullanılmaktadır.

Bu anlayışa göre Kur’ân’da sistematik ve sıkı bir teorik inşa bulunmamaktadır; daha çok ikna edici ve cedelî amaçlı bir üslup söz konusudur, burhânî (ispat temelli) bir akıl yürütme değil. “İlim” kavramı da yalnızca şer‘î bilgiyle sınırlıdır. Akıl ise çoğu yerde “engelleme”, “bağlama” ve “men etme” anlamlarında kullanılmaktadır. Bu nedenle İslâm medeniyeti bir “ilim medeniyeti” değil, bir “fıkıh medeniyeti” olarak görülmekte; Arap aklı ise “beyânî ve şer‘î” bir akıl olarak tanımlanmaktadır. Bu akıl tipi, metinlerle aşırı derecede meşgul olup yaratıcı düşünce ve üretimi sınırlayan bir yapı içinde tasvir edilmektedir.

Bu çerçevede bu “kısıtlılıktan” kurtuluşun tek yolu olarak, modern yöntemlere kayıtsız şartsız yönelmek ve önceki bütün bilgi ve metodolojik birikimi terk etmek gösterilir. Zira bu birikim, çağdaş okumayı engelleyen bir “epistemolojik engel” olarak değerlendirilir.

Bu bağlamda Muhammed Âbid el-Câbirî şöyle der: Kur’ân, tabiat olayları ve varlıklarıyla, onları yaratıcıya ve O’nun kudretine işaret eden “âyetler” olarak ilişki kurmaktadır… Tabiat olaylarını işaret edici bir kullanım ile onları açıklayıcı ve onlardan hareketle bir dünya tasavvuru kurmaya imkân veren istidlâlî kullanım arasında açık bir fark vardır. Kur’ân’da teşbih, temsil, mecaz, istiare ve kinaye geniş ölçüde kullanılmaktadır; ancak bunlar aklî ispat düzeyine yükseltilmez. Bu edebî araçlar ancak dikkat çekme ve uyarma amacı taşır. Kur’ân belirli bir istidlâl yöntemi ortaya koymaz; insanları ibret almaya çağırır ve örnekler vererek onların zihinlerini ve hayal güçlerini harekete geçirir.

Câbirî’ye göre hata, “beyâncılar”ın Kur’ân’ın kullandığı bu uyarıcı araçları birer istidlâl kuralı ve düşünce mantığı haline getirmeleridir. Ancak bu, Kur’ân’ı tek referans otorite kabul ederek değil; onu, Arap dilinin taşıdığı bedevî/doğal dünya tasavvurunun referanslığıyla birlikte okumak şeklinde gerçekleşmiştir. Böylece dil, hüküm verici bir ölçüt haline getirilmiştir; oysa bu, Kur’ân’ın indiği dil olması gerekçesiyle meşrulaştırılmıştır.

Bu görüş ve yargılar çözümleyici biçimde ele alındığında şu soru kaçınılmaz hale gelir: Bunlar Kur’ân’ın iç bütünlüğünden hareketle yapılan bir okumanın ürünü müdür, yoksa dışarıdan ona zorla giydirilen tasavvurlar mıdır? Görünen odur ki bu yaklaşım, güçlü bir mantıkî ve ilmî temelden yoksundur; aksine yüksek derecede öznel ve mutlaklaştırıcı bir okuma niteliği taşımaktadır.

Bir başka soru da şudur: Bu yaklaşımın Müslüman hayatındaki Kur’ân tasavvuruna etkisi ne olacaktır? Eğer bu eğilim kurumsallaşır ve yöntemleri uygulanırsa, Kur’ân’ın rolü bireyin yalnızca iç dünyasına hitap eden ruhsal öğretilere indirgenecek; insanı toplumsal gerçeklikten kopuk, yalnızca bireysel kurtuluş arayışına yönelten bir ritüeller alanına dönüşecektir. O hâlde bu, Kur’ân’ın asli amacı mıdır? Vahyin muradı bu mudur? Kur’ân etrafında doğmuş ilimler bütünü tamamen değersiz midir?

Câbirî’nin bu tespitleri, onun Kur’ân’daki “akıl” anlayışına dair ulaştığı sonuçların doğal bir uzantısıdır. Ona göre Kur’ân’da “akıl” kelimesi isim olarak geçmez; sadece fiil formunda kullanılır. Bu da “aklın” sabit bir zihinsel yeti değil, değerler alanına bağlı bir fiilî süreç olduğunu gösterir.

Câbirî’ye göre Arapça “akıl” kavramının çağrışımları, daha çok özneye, onun duygusal ve değer yüklü hâllerine bağlıdır: akıl aynı zamanda kalple iç içedir; düşünme ile duygu, tefekkür ile ibret birlikte işler. Buna karşılık Avrupa dillerindeki “akıl” tasavvurunda akıl, nesneye yönelmiş bir yapı olarak ele alınır; ya varlığın düzeni ya da bu düzeni kavrayan bilişsel güç anlamına gelir.

Açıktır ki Câbirî, akıl kavramını Batı kültüründeki anlamıyla içselleştirmekte ve bunu Kur’ân hitabını yargılayan bir ölçüt haline getirmektedir. Bu sebeple, onun daha önceki eserlerinde ısrarla tekrar ettiği şu fikri de bu bağlamda anlamak mümkündür: iman alanı ile aklî faaliyet alanı arasında herhangi bir kesişme yoktur. Nitekim o bu hususta şöyle der: “Din, başlangıç ve temel olarak imana dayanır; yöntem olarak ise hitabete dayanır. Cedelî-hitabî ikna yöntemi, hasımla yapılan sözlü tartışmalara dayanır; amacı onu susturmak ve delillerini geçersiz kılmak suretiyle onu ilzam etmektir. Bu yöntem inşa etmekten çok yıkmayı hedefler. Dinî düşünce akıldan ziyade hayale yönelir; zihni uyarmaktan çok duyguları harekete geçirmeyi ve coşkuları alevlendirmeyi amaçlar. Bunun için de hayalî imgeler, edebî ve belâgatli ifadeler, sağlam darbımeseller kullanılır; bunlarda hem belâgat, hem cazibe, hem güzellik, hem de sanat bulunur.”

Bu bakış açısı, Câbirî’nin sonraki çalışmalarında da örtük biçimde varlığını sürdürmüştür. Ayrıca dikkat çekici olan bir husus da şudur: Câbirî, modern veriler ışığında Kur’ân’ın yorumlanmasına şiddetle karşı çıkmaktadır.

Câbirî’ye yöneltilebilecek metodolojik eleştiri şudur: O, Kur’ân metnini önceden benimsenmiş bir zihnî kabule göre yargılamaktadır. Oysa Kur’ân-ı Kerîm, birçok bakımdan Câbirî’nin ulaştığı sonuçlardan önce gelen bir metindir. En temel metodolojik ilke, bir konuyu önce kendi iç dinamikleri içinde anlamak, onun sınırlarını ve yapısını tespit etmek, ancak ondan sonra değerlendirmeye tabi tutmaktır. Kur’ân’ın ilim konularını ele alış biçimi, Câbirî’nin tasavvurundan farklı bir yapıya sahiptir. Bu sebeple yanlış anlama ve değerlendirme ortaya çıkmaktadır.

Kur’ân’ın bilgi düzeni (epistemik sistemi) şu esaslar üzerine kuruludur:

  • İlim ve bilginin gayesinin ve hedefinin belirlenmesi,
  • Bilginin kaynaklarının tayin edilmesi,
  • İlim ve marifet türlerinin tespiti ve bunların akide, ümmetin zaman ve mekândaki ihtiyaçları doğrultusunda önceliklendirilerek ele alınması,
  • Bilgiye ulaşma yollarının ve keşif yöntemlerinin gösterilmesi,
  • Farklı ilim türlerine ulaşmada gerekli vasıta ve araçların belirlenmesi ve geliştirilmesi,
  • Elde edilen bilgi ve ilimlerin pratik uygulamalarının geliştirilmesi.

Aynı bağlamda Mahmûd er-Reşdân, Kur’ânî sistemdeki öncelikli meselelerin mahiyetine dair son derece önemli bir noktaya işaret eder. Ona göre:

“Kur’ânî epistemik sistem, birbirini tamamlayan iki okumayı birlikte esas alır: yazılı Allah kitabının (vahyin) okunması ve görülen âlem kitabının (kâinatın) okunması; yani haberin okunması ile deneyin okunması. Kur’ân’ın bilgiye yaklaşımında meydana getirdiği büyük dönüşümü anlamak için, milâdî altıncı yüzyılın cahiliye toplumunu tasavvur etmek ve ardından böyle bir topluma gönderilecek bir ıslah çağrısının nereden başlaması gerektiğini düşünmek yeterlidir. Beşerî aklın perspektifinden bakıldığında, böyle bir davetin ‘Oku’ emriyle başlaması mümkün görünmezdi (Alak, 1). Eğer tevhid, bilgi düzeninden bağımsız tek başına bir merkez olsaydı, beşerî düşünce açısından –Allah’a sığınarak söylüyoruz– İhlâs ve Kâfirûn surelerinin, Tekvîr, A‘lâ, Leyl, Fecr ve Duhâ gibi surelerden önce indirilmesi beklenirdi. Hâlbuki bu surelerin tamamı Mekkîdir. Bu durum, Kur’ânî bilgi sisteminin kâinatı ve ondaki ayetleri merkezî bir konuma yerleştirdiğini gösterir. Bu ise Müslümanlar ve tüm insanlar için, kâinatı keşfetme, onun sırlarını ve yasalarını anlama sorumluluğunu gerekli kılar; çünkü bu, yeryüzünde tasarruf etme, imar etme ve halifelik görevini yerine getirme şartıdır.”

Buradan hareketle, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) muhatabı tabiî ve kozmik gözlemlerle ilişkilendirmesindeki hikmeti de anlamak mümkündür. Bu ilişki, zihni harekete geçiren, aklî melekeleri uyandıran ve duyuların işlevselliğini teşvik eden temsiller (temsîlî anlatımlar) aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Bu yaklaşım, bilgiyi sadece aktarım yoluyla doldurmak değil, aksine inşa ve tekâmül sürecini başlatmak içindir.

Buna örnek olarak şu hadisler verilebilir: kiri gideren akan nehir benzetmesi, vahyin yağmura benzetilmesi ve kabiliyetlerin verimli veya verimsiz topraklara benzetilmesi; Kur’ân okuyucusunun turunçgile, fesleğene veya acı meyveye benzetildiği rivayetler; A‘râbî ile alacalı deve kıssası; “çürük toprak üzerindeki yeşillik” benzetmesi; semavî mesajların ev ve yapı ile, imanın ise süt ile ilişkilendirilmesi; Müslüman toplumun organik bir beden gibi tasviri; müminlerin birbirine kenetlenmiş bir bina gibi olması; insanların madenlere benzetilmesi; selin sürüklediği köpük tasviri; yüz deve içinden tek bir devenin seçilmesi misali ve nihayet müminin yapraklarını dökmeyen bir ağaç gibi tasvir edilmesi.

Bu yaklaşım, Müslüman düşüncesini kâinat ve onun unsurlarıyla ilişkilendirmeyi hedefleyen bir yöntemdir. Amaç, duyuları keskinleştirmek; düşünmeyi, anlamayı, akletmeyi, sentez ve analiz yapmayı ve çıkarımda bulunmayı öğretmektir.

Gerçeklikle kurulan bu bağ ve tabiî örnekler üzerinden düşünmenin teşvik edilmesi, Kur’ânî yöntemin bir tezahürüdür. Bu yöntem, sorgulamaya dayalıdır; soru sormayı, teslimiyeti değil delil talebini esas alır ve hurafî ya da gerekçesiz düşünce biçimlerini dışlar. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’e bakıldığında, metnin büyük ölçüde soru üslubuyla örülü olduğu, salt bildirici bir dil yerine sorgulayıcı bir hitap benimsediği görülür. Bu yönüyle Kur’ân, mutlak kabulü değil, düşünsel uyanışı hedefler; oysa bazı felsefî yazınlar kendilerini görecelilik ve özgür düşünce iddiasıyla bu çizgiye yaklaştırmaya çalışsa da, aslında bu Kur’ânî yöntemin derinliğini tam olarak yakalayamamaktadır.

Her ne kadar Câbirî Kur’ân’ı nüzûl sırasına göre okumayı esas alacağını söylese de, “oku” emriyle başlayan hitabın taşıdığı derin epistemolojik anlamı, çok sayıda emir fiili arasında yeterince dikkate almamıştır. Oysa bağlam ve siyak, bu başlangıcın sıradan bir emir olmadığını göstermektedir. Muhtemelen bu hususu bilinçli olarak ihmal etmiştir; zira bu durum, onun önceden belirlenmiş teorik çerçevesiyle örtüşmemektedir.

Muhammed Arkon’a göre: “‘Ma‘kûl’ ve ‘taakkul’ kelimeleri -yani akledilebilir olan ve akletme- Kur’ân’da bulunmaz; Kur’ân yalnızca ‘‘akale-ya‘qilu’ (عقل – يعقل) kalıplarını kullanır. Burada dilin ilk ve temel meydan okumalarıyla karşı karşıya olduğumuzu görürüz. ‘Akale’ fiilinin bedevî anlamının, bir hayvanın kaçmasını engellemek için bacaklarından bağlanması olduğu bilinmektedir. Ayrıca bu kelime, kan dökülmesini engellemek ve kısasın uygulanmasını geri çevirmek anlamını da taşır; bu da sorumluluğun kabulünü içerir. Bunun yanında, ‘yüksek dilden (fasîha/klasik dil) uzak kalan lehçeler’ de bu kelimeye, Kur’ân’daki kullanımıyla uyumlu olarak, yalnızca ‘bağlamak, hapsetmek, hatırlamak ve bir şeyi tanımak’ anlamını vermektedir.”

Ona göre bu kelime, ruhun veya kalbin gerçekleştirdiği bütüncül ve ilkel bir işleme karşılık gelir. Kur’ân’a göre kalp, daha önce görmüş, öğrenmiş veya tanımış olduğu bir şeyin doğruluğunu kendiliğinden tasdik eden bir merkezdir. Kur’ân pasajlarında “akale–ya‘qilu” fiilinin yer aldığı metinlerin dilbilimsel, sentaktik ve üslûp analizleri, “S” olarak ifade edilen bölünmez bir öznenin gerçekleştirdiği algı ve tasavvur faaliyetini ortaya koyar. Bu anlamlar işaretler ve semboller içinde mündemiçtir.

Bu idrâk aynı anda şu süreçleri içerir: bağlama/ilişkilendirme ve hatırlama (tezekkür–tefekkür), hitabı anlama (fıkıh), anlamın derin sezgisi (şuur/duyumsama) ve nihayetinde ilahî kelâma teslimiyet ve onay doğuran anlık ve bütüncül bir “bilme” (ilm). Arkon’a göre Kur’ân’da “akıl” kelimesinin yerine sıkça şu fiiller kullanılır: “tefekkür etmiyor musunuz?”, “tezekkür etmiyor musunuz?”, “fıkhetmiyor musunuz?”, “hissetmiyor musunuz?” vb. Aynı yapı içinde “düşünen bir toplum… bilen… anlayan…” gibi ifadeler de yer alır.

Ona göre bu ifadeler, mantıksal ispatla örtüşen bir akıl yürütme sistemi kurmaz; daha çok duygusal tonlara sahip çağrılar niteliğindedir. Bu ayetler genellikle Allah’ın nimetlerinin hatırlatılmasından ve insanın kurtuluş tarihindeki ilahî müdahalelerden sonra gelir. Dolayısıyla bunlar, insanı hayrete, tefekküre, içe yönelişe ve anlamı içselleştirmeye davet eder. Böylece mümin, ilahî ahitleşme bağını daha yoğun bir şekilde yaşar.

Bu nedenle idrak organı olarak “akıl” değil “kalp” öne çıkar. Kur’ân’daki birçok ayet, kalbin iman için açılması veya kapatılması, mühürlenmesi, katılaşması, körleşmesi ve hevâya teslim olması gibi tasvirlerle bunu gösterir. Olumsuz haller olumlu hallere kıyasla daha sık vurgulanır; örneğin “anlayan, bilen, idrak eden, Allah’tan korkan kalp” tasviri daha sınırlıdır. Bu yüzden Kur’ân’daki “aklî” kelimelerin yoğunluğuna fazla anlam yüklenmemelidir.

Bu metni bütünüyle ve kesintisiz biçimde aktarmak gerekir; çünkü burada belirgin bir ideolojik yönelim kendini göstermektedir. Metinde ima, üstü kapalı yargı ve dolaylı küçümseme üslubu, yoğun terim yığılması ve yeterli delillendirme olmaksızın yapılan genellemeler dikkat çekmektedir. Arkon, kendi epistemik otoritesini kullanarak Kur’ân’ı önceden kurulmuş bir modele zorla uydurmaktadır.

Ayrıca Arkon şunu da ileri sürer: Çağdaş düşünce, belirli bir tür burhanî yönteme alışmıştır; buna karşılık Kur’ân metni, düzensiz anlatımı, alışılmadık söylemi, mitolojik, tarihî, coğrafî ve dinî çağrışımlarının bolluğu, tekrarları, kopukluk izlenimi ve sembolik yoğunluğu nedeniyle modern zihinde bir “yadırgama” üretir. Bu semboller artık ne modern düşünce tarzında ne de doğal, sosyal, ekonomik ve ahlâkî çevremizde karşılık bulmaktadır.

Bu iddialardan açıkça görüldüğü üzere, Kur’ân’ın insan aklını kurucu bir kaynak olarak görme imkânı reddedilmekte; akılcılık ile dinî metinler arasında keskin bir ayrım kurulmaktadır. Buna göre akılcılık; mantık, yöntem, nedensellik ve bilimle ilişkilendirilirken; dinî metinler hitabet, cedel, hayal, duygusal etki, belâgat ve mecaz alanına indirgenmektedir.

Bu yaklaşımın belirgin biçimde Batı merkezli bir projeksiyon taşıdığı da açıktır. Bu durum, ister kilise deneyiminden kaynaklanan tarihsel gerilimle, ister modern bilimdeki pozitivist akıl ve yöntem anlayışıyla ilişkili olsun, ideolojik bir arka plana işaret etmektedir. Bu eğilimin ortak özellikleri ve hedefleri bulunmaktadır; bunlar ikinci bölümde ele alınacaktır.

Kategori:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir