XIV. yüzyıla ait bir metinde şu ifadelerle karşılaşıldığında, modern okuyucu doğal olarak şaşkınlığa düşmektedir:
“Hayvanlar âlemi genişledi, türleri çoğaldı ve yaratılışın tedricî seyri sonunda düşünme ve muhakeme sahibi olan insana ulaştı. İnsan, duyular ve idrakin bulunduğu, fakat henüz tam anlamıyla düşünce ve muhakemenin bulunmadığı maymunlar âleminden yükselmiştir…”
(“واتسع عالم الحيوان، وتعددت أنواعه، وانتهى في تدريج التكوين إلى الإنسان صاحب الفكر والروية، ترتفع إليه من عالم القردة الذي اجتمع فيه الحس والإدراك، ولم ينته إلى الروية والفكر…”)
Bu ifadeler ilk bakışta şu soruyu akla getirmektedir: Acaba İbn Haldûn, Charles Darwin’den yaklaşık beş asır önce biyolojik evrim teorisini mi ortaya koymuştur?
Bu tartışmalı metni doğru anlayabilmek için onu kendi tarihî ve felsefî bağlamı içinde değerlendirmek gerekir. İbn Haldûn, el-Mukaddime‘de varlık düzenini “tedricîlik” (teدرج) ve “süreklilik” (ittisâl) ilkeleri üzerine kurmaktadır. Ona göre varlık mertebeleri birbirinden tamamen kopuk alanlar değildir; aksine her varlık düzeyi, kendisinden sonraki mertebenin ilk basamağıyla bağlantı hâlindedir. Böylece madenler âleminin en üst basamağı bitkiler âleminin ilk basamağına; bitkiler âleminin en gelişmiş örnekleri hayvanlar âleminin başlangıcına; hayvanlar âleminin zirvesi ise maymunlar vasıtasıyla insanın ortaya çıkışına bağlanmaktadır. Maymun, duyular ve idrak bakımından insana en yakın canlı iken; insanı diğer canlılardan ayıran esas özellik akıl, muhakeme ve düşünme yetisidir.
Ancak bu tasvir gerçekten biyolojik evrim anlamına mı gelmektedir?
İşte araştırmacılar arasındaki temel tartışma da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Bilim ve düşünce tarihi üzerine çalışan uzmanların büyük çoğunluğu, İbn Haldûn’un Darwinci anlamda bir evrim teorisi geliştirdiğini kabul etmemektedir. Çünkü Darwin’in ortaya koyduğu biyolojik evrim teorisi; genetik varyasyonlar, doğal seçilim ve milyonlarca yıl süren biyolojik değişim süreçlerine dayanmaktadır. Buna karşılık İbn Haldûn’un anlattığı yapı, canlı türlerinin birbirinden türediğini açıklayan biyolojik bir teori değil; daha çok Antik Yunan ve İslâm düşüncesinde yer alan “Büyük Varlık Zinciri” (The Great Chain of Being) anlayışının bir yansımasıdır. Bu anlayışta bütün varlıklar, Allah tarafından yaratılmış hiyerarşik ve düzenli bir bütün oluşturur. Amaç, canlıların birbirinden biyolojik olarak evrimleştiğini göstermek değil; varlık mertebeleri arasındaki düzeni ve sürekliliği açıklamaktır.
Bununla birlikte bu tespit, İbn Haldûn’un düşüncesinin değerini azaltmamaktadır. Onun asıl özgünlüğü başka bir alanda ortaya çıkmaktadır. İbn Haldûn biyolojik evrimden söz etmemiş olsa da, tabiatta gözlemlediği bu tedricî gelişim fikrini büyük bir başarıyla toplumların gelişimine uygulamıştır. Böylece doğal dünyadaki aşamalılık düşüncesini sosyal hayata taşıyarak tarih ve toplum için dinamik bir gelişim modeli geliştirmiştir. Ona göre toplumlar durağan değildir; bedevîlikten hadarîliğe, sadelikten refaha ve nihayet çözülme safhasına kadar belirli aşamalardan geçerler. Bu yaklaşım, modern sosyolojinin öncü fikirlerinden biri olarak değerlendirilmektedir.
Sonuç olarak İbn Haldûn, biyolojik evrim teorisinin habercisi olarak nitelendirilemez. Ancak o, varlık âlemindeki sürekliliği ve tedricîliği güçlü bir felsefî sezgiyle kavramış; bu ilkeleri toplumların doğuşu, gelişmesi ve çöküşünü açıklayan özgün bir tarih ve toplum teorisine dönüştürmüştür. Dolayısıyla onu modern anlamda bir evrim biyoloğu olarak görmek isabetli değildir; fakat tedricî gelişim ilkesini sosyal bilimlerin merkezine yerleştiren büyük bir tarih filozofu ve sosyolog olarak değerlendirmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır.
(Not: Çeviridir)
İlk Yorumu Siz Yapın