İçeriğe geç

“ALLAH BİLİR, SİZ BİLMEZSİNİZ” AYETİ: İLÂHÎ BİLGİ İLE İNSAN BİLGİSİNİN SINIRLARI ÜZERİNE

Kur’an’da insanın bilgi bakımından sınırlılığına dikkat çeken ifadelerden biri, özellikle şu cümlede yoğunlaşır: “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” Bu ifade, ilk bakışta insan bilgisinin değersizliğini veya güvenilmezliğini ifade eden bir anlayış gibi yorumlanabilir. Nitekim zaman zaman bu ayetin, bilimin ve insanın hakikati araştırma çabasının önünde bir engel oluşturduğu ileri sürülebilmektedir. Buna göre her şeyi Allah biliyor, insan ise bilmiyorsa, insanın araştırmasının, keşfetmesinin ve kesin bilgiye ulaşmasının ne anlamı vardır?

Ancak böyle bir yorum, hem ayetin bağlamını hem de Kur’an’ın genel bilgi anlayışını yeterince dikkate almamaktadır.  Zira “Bil ki, Allah’tan başka ilah yoktur.” ayeti, insanın bilmesi gerektiğini söylüyor. “Hakkında (kesin) bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme; çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumludur.” ayeti kesin bilgi sahibi olunabileceğini ifade ediyor. Akletmez misiniz, Düşünmez misiniz? şeklindeki vurgular bilgi elde edilebileceğini anlatıyor. Aksi takdirde akletme veya düşünmenin anlamı kalmazdı.  O halde “Allah bilir, siz bilmezsiniz” ifadesini, “insan hiçbir şeyi bilemez” şeklinde değil, “insanın bilgisi Allah’ın bilgisi gibi mutlak, kuşatıcı ve sınırsız değildir” şeklinde anlamak daha isabetlidir. Burada temel mesele, bilmek ile her şeyi bilmek arasındaki farkı görebilmektir.

Bu kısa açıklamadan sonra meseleyi geniş şekilde ele almak istiyoruz:

  1. Mutlak bilgi ile sınırlı bilgi arasındaki fark

Allah’ın bilgisi, İslam düşüncesinde mutlak ve kuşatıcıdır. Allah bir olguyu yalnızca tek bir yönüyle değil, onun bütün yönleriyle, bütün ilişkileriyle, bütün sebepleriyle ve bütün sonuçlarıyla bilir. O hâlde ilâhî bilgi için “eksik” veya “sonradan tamamlanan” bir bilgiden söz edilemez.

İnsanın bilgisi ise böyle değildir.

Bir olgunun, düşüncenin veya olayın on farklı yönü bulunduğunu düşünelim. İnsan bunların belki ikisini veya üçünü doğrudan, açık ve kesin biçimde bilebilir. Diğer yönler hakkında ise delillerden hareketle güçlü kanaatlere ulaşabilir; yani zannî bilgiye sahip olabilir. Bazı yönleri ise henüz bütünüyle bilinemez durumda kalabilir.

Fakat burada son derece önemli bir ayrım ortaya çıkar:

Bir insanın bir olgunun bütün yönlerini kesin olarak bilememesi, o olgunun hiçbir yönünü kesin olarak bilemeyeceği anlamına gelmez.

Tam tersine insan, sınırlı bir varlık olmasına rağmen gerçek ve kesin bilgi elde edebilir.

Örneğin insan “su deniz seviyesinde belirli şartlarda 100 °C’de kaynar” şeklinde belirli koşullar altında deneysel olarak sınanabilir bir bilgiye ulaşabilir. Bir matematiksel önermenin doğruluğunu ispatlayabilir. Bir gök cisminin belirli bir yörüngede hareket ettiğini gözlem ve hesap yoluyla ortaya koyabilir.

Dolayısıyla insan bilgisinin sınırlı olması, insan bilgisinin yanlış veya bütünüyle zannî olduğu anlamına gelmez.

Asıl anlam şudur: İnsan bazı şeyleri kesin olarak bilebilir; fakat hiçbir şeyi Allah’ın bildiği kuşatıcılık ve mutlaklık derecesinde bilemez.

Bu ayrım, “Allah bilir, siz bilmezsiniz” ifadesinin bilim karşıtı bir ifade olarak okunmasının önündeki en önemli engeldir.

  1. “Siz bilmezsiniz” ne anlama gelir?

Kur’an’daki bu tür ifadeleri bağlamından kopararak “insan hiçbir şey bilmez” şeklinde genelleştirmek doğru değildir.

Kur’an bir taraftan insanın sınırlı olduğunu vurgularken diğer taraftan insanı düşünmeye, akletmeye, gözlemlemeye, araştırmaya ve delil getirmeye çağırır.

Dolayısıyla Kur’an’ın insan tasavvuru paradoksal gibi görünen fakat aslında son derece anlamlı bir denge üzerine kuruludur:

İnsan bilir; fakat her şeyi bilmez.

İnsan akleder; fakat aklı sınırsız değildir.

İnsan araştırır; fakat araştırmasının konusu olan varlık âlemini bütünüyle kuşatamaz.

İnsan hakikate ulaşabilir; fakat hakikatin tamamını tüketemez.

Bu bakımdan “Allah bilir, siz bilmezsiniz” ifadesi, bilginin imkânsızlığını değil, insan bilgisinin epistemik sınırlarını bildirir.

Başka bir ifadeyle ayet, insana “bilme” dememektedir; ona “bildiğini mutlaklaştırma” demektedir.

  1. İnsan bilgisinin parçalı oluşu

Burada insan bilgisinin yapısı üzerinde biraz daha durmak gerekir.

Bir olayın tek bir yüzü yoktur. Her olgu çok sayıda sebep, ilişki, şart ve sonuç içerir. İnsan ise bunların tamamını aynı anda kuşatamaz.

Mesela bir insanın verdiği tek bir karar düşünelim. Bu kararın psikolojik, biyolojik, ekonomik, sosyal, tarihsel ve ahlaki birçok boyutu olabilir. İnsan bunlardan bazılarını bilebilir. Hatta bazılarını bilimsel yöntemlerle oldukça yüksek kesinlik derecesinde ortaya koyabilir.

Fakat aynı olayın bütün sebeplerini ve bütün sonuçlarını eksiksiz şekilde bilmesi mümkün değildir.

Çünkü olaylar birbirleriyle bağlantılıdır. Bir olay başka bir olaya, o olay başka bir olaya ve nihayet çok geniş bir sebep-sonuç ağına bağlanabilir.

İşte insan bilgisinin temel sınırlılığı burada ortaya çıkar.

İnsan bir olgunun bir yönünü kesin olarak bilse bile, o olgunun bütün yönlerini kesin olarak bilemez.

Bu nedenle “Allah bilir, siz bilmezsiniz” ifadesini epistemolojik açıdan şöyle formüle etmek mümkündür:

Allah’ın bilgisi mutlak, bütüncül ve kuşatıcıdır; insanın bilgisi ise sınırlı, parçalı ve perspektife bağlıdır.

Bu iki bilgi türünü aynı kategoride değerlendirmek doğru değildir.

  1. Mûsâ ve sâlih kul kıssası: Bilginin görünmeyen boyutları

Bu noktada Kehf sûresinde anlatılan Mûsâ ile Allah’ın kendisine özel bir bilgi verdiği sâlih kul arasındaki kıssa son derece açıklayıcıdır.

Mûsâ, görünürde meydana gelen olayları değerlendirir. Sâlih kul ise Mûsâ’nın göremediği başka boyutlara ilişkin bir bilgiye sahiptir.

Geminin delinmesi ilk bakışta anlamsız ve zararlı görünmektedir.

Bir çocuğun öldürülmesi ilk bakışta daha da anlaşılmazdır.

Duvarın hiçbir karşılık alınmadan onarılması ise yine görünürde izah edilmesi zor bir davranıştır.

Fakat kıssanın sonunda olayların arka planındaki sebepler açıklanır. Geminin kusurlu hâle getirilmesinin ardında onu gasp edilmekten kurtaran bir hikmet vardır. Çocuğun geleceğine ilişkin Mûsâ’nın bilmediği bir boyut bulunmaktadır. Duvarın altında ise yetim çocuklara ait bir hazine vardır.

Burada kıssanın en önemli mesajlarından biri şudur:

İnsanın bir olay hakkındaki ilk ve sınırlı bilgisi, o olayın bütün gerçekliğini temsil etmeyebilir.

Mûsâ’nın gördüğü şey yanlıştır denilemez. Gördüğü gerçekten de geminin delinmesidir. Çocuğun öldürülmesi gerçekten meydana gelmiştir. Duvar gerçekten karşılıksız olarak onarılmıştır.

Sorun, Mûsâ’nın gördüklerinin yanlış olması değildir.

Sorun, görünen gerçekliğin bütün gerçeklik olduğunu zannetmesidir.

Sâlih kulun bilgisi ise olayların daha geniş bir bağlamını içermektedir.

Bu açıdan kıssa, “insan hiçbir şey bilemez” tezini değil, çok daha incelikli bir tezi ortaya koyar:

İnsan doğru şeyleri bilebilir; fakat doğru bildiği şeyler, gerçeğin tamamını kuşatmayabilir.

Bu, bilim açısından da son derece önemli bir epistemolojik ilkedir.

  1. Bilim insan bilgisinin sınırını değil, imkânını gösterir

Eğer “Allah bilir, siz bilmezsiniz” ifadesi “insan hiçbir şeyi kesin olarak bilemez” anlamına gelseydi, bilimsel faaliyet anlamsızlaşırdı.

Fakat Kur’an’ın genel yaklaşımı böyle değildir.

Bilim zaten insan bilgisinin sınırlı olduğunu kabul ederek çalışır. Bilim insanı “evrendeki her şeyi biliyorum” iddiasında bulunmaz. Tam tersine, belirli bir problemi belirli şartlar altında inceler ve ulaştığı sonucu yine belirli şartlar çerçevesinde ortaya koyar.

Dolayısıyla bilimsel bilgi ile ilâhî bilgi arasında bir rekabet kurulması zorunlu değildir.

Bilim, “Bu olgunun şu yönünü şu yöntemle biliyoruz” der.

Teolojik perspektif ise insana şunu hatırlatır:

“Bu olgunun bütün yönlerini bildiğini sanma.”

Bu iki cümle birbirine zıt değildir.

Hatta bir bakıma birbirini tamamlar.

Bilim insana bilginin imkânını, teoloji ise bilginin sınırını hatırlatabilir.

  1. Kesin bilgi ile zannî bilgi aynı anda var olabilir

Burada üzerinde özellikle durulması gereken bir başka nokta da kesin bilgi ile zannî bilginin birbirinin alternatifi olmadığıdır.

Bir insan aynı olgu hakkında hem kesin hem zannî bilgilere sahip olabilir.

Örneğin bir olayın meydana geldiğini kesin olarak bilebiliriz. Fakat olayın meydana gelmesine yol açan bütün nedenleri kesin olarak bilemeyebiliriz. Bir sonucu gözlemleyebiliriz; fakat onun gelecekteki bütün sonuçlarını bilemeyebiliriz.

Bu durumda:

Bildiğimiz yön kesin olabilir.

Bilmediğimiz yönler bulunabilir.

Bazı yönler hakkında güçlü ihtimallerimiz olabilir.

Bazı yönler hakkında ise hiçbir bilgimiz olmayabilir.

Dolayısıyla insan bilgisini yalnızca “kesin bilgi” ve “hiçbir bilgi yok” şeklinde ikiye ayırmak zorunda değiliz.

İnsan bilgisi, farklı kesinlik derecelerine sahip olabilir.

Bu da “Allah bilir, siz bilmezsiniz” ifadesini daha anlaşılır hâle getirir.

Allah’ın bilgisi açısından bilginin dışında kalan hiçbir alan yoktur.

İnsan açısından ise bilgi alanı sınırlıdır.

Fakat sınırlı alanın içerisinde gerçek ve kesin bilgi bulunabilir.

  1. Ayetin bilimle çatıştığı iddiası neden problemli?

Ayeti bilim karşıtı kabul eden yaklaşım, aslında “Allah’ın her şeyi bilmesi” ile “insanın bazı şeyleri bilmesi” durumlarını birbirinin zıddı olarak kabul etmektedir.

Oysa bunlar mantıksal olarak çelişmez.

“Allah A’yı biliyor.”

“İnsan A’yı bilmiyor.”

önermesinden “İnsan hiçbir şeyi bilemez” sonucu çıkmaz.

Aynı şekilde:

“Allah A olayının bütün yönlerini biliyor.”

“İnsan A olayının yalnızca bazı yönlerini biliyor.” önermeleri de çelişmez.

çelişki ancak Allah’ın sahip olduğu bilginin aynısına insanın da sahip olduğu iddia edilirse ortaya çıkabilir. İslam düşüncesinin söylediği ise bunun tam tersidir.

Allah’ın bilgisi mutlak; insanın bilgisi sınırlıdır.

Bu nedenle insanın bilim yapması, Allah’ın bilgisiyle rekabet etmek değildir.

İnsan bilim yoluyla yaratılmış âlemdeki düzenlilikleri keşfeder. Fakat keşfettiği her gerçek, Allah’ın bilgisinin karşısında yeni bir “bilgi” değildir; insanın sınırlı zihninin, zaten var olan hakikatin belirli bir yönüne ulaşmasıdır.

  1. “Allah bilir, siz bilmezsiniz” bir cehalet çağrısı değil, epistemik tevazu çağrısıdır

 

Bu açıdan ayetin belki de en önemli mesajı epistemik tevazudur.

nsan bilgi elde ettikçe daha fazla bilginin varlığını da fark eder. Bir problemi çözdükçe başka problemlerin ortaya çıktığını görür.

Bu nedenle bilimsel ilerlemenin önündeki asıl engel, insanın “bilmiyorum” demesi değildir.

Tam tersine, bilimsel ilerleme çoğu zaman “Henüz bilmiyorum” diyebilme cesaretinden doğar.

Kur’an’ın insanı uyardığı şey de bu bakımdan cehalet değil, bilgisinin sınırlarını unutmasıdır.

İnsan bir konuda kesin bilgiye sahip olduğunda “bunu biliyorum” diyebilir.

Fakat bundan “her şeyi biliyorum” sonucunu çıkaramaz.

Belki “Allah bilir, siz bilmezsiniz” ifadesinin insan için taşıdığı en güçlü epistemolojik anlamlardan biri budur:

Bildiklerini bil; fakat bilmediklerini de bilmediğini kabul et.

Sonuç

“Allah bilir, siz bilmezsiniz” ifadesi, insan bilgisinin imkânsızlığını ilan eden bir cümle olarak okunmamalıdır. Aksine bu ifade, ilâhî bilgi ile beşerî bilgi arasındaki ontolojik ve epistemolojik farkı ortaya koymaktadır.

Allah’ın bilgisi mutlak, eksiksiz ve kuşatıcıdır. İnsan bilgisi ise sınırlı, parçalı ve belirli şartlara bağlıdır. Bununla birlikte insan, sınırlı da olsa gerçek ve kesin bilgiye ulaşabilir. Bir olgunun bütün yönlerini bilememesi, o olgunun hiçbir yönünü bilemeyeceği anlamına gelmez.

Mûsâ ile sâlih kul kıssası da bu ayrımı son derece çarpıcı biçimde gösterir. Mûsâ’nın gördüğü şeyler gerçekti; fakat gördüğü gerçeklik, olayların bütün boyutunu kapsamıyordu. Sâlih kulun sahip olduğu bilgi ise görünür olayların arkasındaki başka boyutları ortaya çıkardı.

Dolayısıyla kıssanın mesajını şöyle özetlemek mümkündür:

İnsan hakikati bilebilir; fakat hakikati bütünüyle kuşatamaz.

Bu ayrım, bilimin önünü kapatmaz; tam tersine bilginin nasıl elde edilmesi gerektiğine dair sağlıklı bir zemin oluşturabilir. Bilim, insanın neyi ve hangi şartlarda bilebildiğini araştırırken; “Allah bilir, siz bilmezsiniz” ilkesi insana bilgisinin sınırlı olduğunu ve elde ettiği bilgiyi mutlaklaştırmaması gerektiğini hatırlatır.

Böylece söz konusu ayet, bilime karşı bir ifade olmaktan ziyade, insanı hem bilgi aramaya hem de bilgisi karşısında mütevazı olmaya davet eden bir ilke olarak okunabilir.

Allah bilir, insan da bilebilir; fakat insanın bilmesi, Allah’ın bilmesi gibi değildir.

 

Kategori:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir