İçeriğe geç

HADİSLERİN EDEBÎ ANLATIMI: RİVAYETE SADAKAT İLE ANLATIMIN CAZİBESİ ARASINDA BİR USÛL ARAYIŞI

Giriş

Hadislerin anlaşılması ve yeni nesillere aktarılması meselesi, yalnızca hadis metinlerinin doğru biçimde nakledilmesinden ibaret değildir. Hz. Peygamber’in ﷺ söz, fiil ve tasviplerini sonraki nesillere ulaştırmak, her şeyden önce emaneti korumayı gerektirir. Bu sebeple hadis âlimleri, rivayetin sıhhatini, râvilerin güvenilirliğini, naklin doğruluğunu ve metnin korunmasını son derece ciddi esaslara bağlamışlardır. Hadis ilminde ortaya çıkan muazzam usûl birikiminin temelinde de bu hassasiyet bulunmaktadır.

Ancak bir hadisin doğru biçimde nakledilmesi ile onun insanlara etkili biçimde anlatılması aynı şey değildir.

Bir hadis sahih olabilir, metni doğru biçimde aktarılmış olabilir; fakat bu hadis, okuyucunun zihninde hiçbir görüntü oluşturmadan, hayatla herhangi bir bağ kurmadan ve muhatabın dünyasına girmeden kuru bir bilgi olarak kalabilir. Oysa Hz. Peygamber’in ﷺ sünneti, yalnızca okunmak için değil, anlaşılmak, yaşanmak ve hayata taşınmak için vardır.

Burada önemli bir problem ortaya çıkmaktadır: Hadislerin etkileyici ve edebî bir dille anlatılması mümkün müdür? Hadisin mesajını daha anlaşılır kılmak için olayın geçtiği mekânı, insanların hâllerini, çarşıların hareketliliğini, konuşmaların atmosferini ve hadis metninin işaret ettiği sosyal çevreyi tasvir etmek caiz ve metodolojik olarak doğru mudur? Eğer mümkünse, rivayetin kendisi ile anlatıcının tasviri arasındaki sınır nerede çizilecektir?

Bu mesele yalnızca hadisler için değil, tarihî olayların, siyer malzemesinin, sahabe hayatlarının ve dinî hükümlerin anlatımı için de geçerlidir.

Bir başka ifadeyle problem şudur:

Bir rivayeti daha canlı, daha anlaşılır ve daha etkileyici hâle getirirken, rivayetin sınırlarını aşmadan bunu nasıl gerçekleştirebiliriz?

Kanaatimce burada iki farklı yöntemi birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi, rivayeti değiştirmek veya ona yeni unsurlar eklemek; ikincisi ise, rivayetin ortaya koyduğu anlam dünyasını, tarihî ve toplumsal bağlamı dikkate alarak edebî bir anlatımla görünür hâle getirmektir.

Birincisi ciddi bir metodolojik problem doğurabilir. İkincisi ise belirli ilkelere bağlı kalındığı takdirde, hadislerin ve İslâmî mirasın çağdaş okuyucuya aktarılmasında son derece önemli bir imkân sunabilir.

Buradaki temel ilke şu şekilde ifade edilebilir:

Edebî anlatım, rivayetin kendisini değiştirmemeli; rivayetin ortaya koyduğu sahneyi, anlamı ve mesajı görünür kılmalıdır.

Bu ayrım, bütün çalışmanın metodolojik omurgasını oluşturmaktadır.

Hadiste bulunmayan bir söz, olay veya davranış, hadis metninin bir parçasıymış gibi aktarılmamalıdır. Fakat hadis, örneğin Medine çarşısındaki ticari hayata, bir alışverişe, bir pazarlığa veya bir ekonomik davranışa işaret ediyorsa, bu olayın geçtiği sosyal çevreyi okuyucunun zihninde canlandırmak mümkündür. Burada yapılan şey hadise yeni bir bilgi eklemek değil, hadisin zaten içinde bulunduğu hayatı tasvir etmektir.

Bu yöntem özellikle ekonomik ve ticari hayatla ilgili hadislerde dikkat çekici sonuçlar verebilir.

Hz. Peygamber’in ﷺ Medine’deki pazarı, alışverişi, ölçü ve tartıyı, malın kusurunun gizlenmesini, fiyatlara müdahaleyi, tüccarın dürüstlüğünü, işçinin hakkını, borç ilişkilerini ve ticari ahlâkı konu alan birçok hadisi bulunmaktadır. Bunları yalnızca madde madde sıralamak, hadisin hükmünü bize ulaştırabilir; fakat hadisin hayatın içindeki anlamını her zaman göstermez.

Oysa okuyucuya Medine’nin pazarını göstermek mümkündür.

İnsanların çarşıya dağıldığı, bir tarafta hurmaların sergilendiği, diğer tarafta tahıl çuvallarının bulunduğu, satıcının müşteriye malını gösterdiği, müşterinin malı incelediği, insanların alışveriş yaptığı bir ortam düşünülebilir. Fakat burada çok önemli bir şart vardır: Bu tasvir, tarihî gerçeklik olarak kesin biçimde bilinmeyen ayrıntıları hadise mal etmemelidir.

Dolayısıyla anlatıcı, “Hz. Peygamber’in önünde şu adam vardı, yanında şu kişi duruyordu, şöyle düşündü ve şöyle söyledi” diyemez; eğer bunlar rivayette bulunmuyorsa bunları gerçekmiş gibi anlatamaz.

Buna karşılık şöyle bir anlatım mümkündür:

Medine çarşısı hareketlidir. İnsanlar ellerindeki mallarla bir dükkândan diğerine geçmekte, alışveriş yapılmakta, fiyatlar konuşulmaktadır. Hurma, tahıl ve çeşitli ihtiyaç maddeleri pazarda alınıp satılmaktadır. Böyle bir ortamda ticaret yalnızca malın el değiştirmesi değildir. Aynı zamanda güvenin sınandığı bir ilişkidir. Satıcı malını olduğundan farklı gösterebilir, müşteri bilmediği bir kusur sebebiyle zarar görebilir. İşte tam burada Nebevî söz, ticaretin içine girer ve alışverişi yalnızca ekonomik bir faaliyet olmaktan çıkarıp ahlâkî bir sorumluluk hâline getirir.

Burada anlatım zenginleşmiştir; fakat hadis değiştirilmemiştir.

  1. Rivayet ile anlatı arasındaki sınır

Bu yöntemin en önemli problemi, rivayet ile kurgu arasındaki sınırın korunmasıdır.

Edebiyat, boşlukları doldurmayı sever. Bir hikâyede karakterin ne düşündüğünü, nasıl hissettiğini, nereye baktığını, nasıl yürüdüğünü, ne giydiğini, çevresinde neler bulunduğunu anlatmak anlatının tabiatındandır. Fakat hadis ve tarih söz konusu olduğunda bu özgürlük sınırsız değildir.

Çünkü tarihî şahsiyetlerin sözlerini ve fiillerini naklederken, bilinmeyen şeyleri biliniyormuş gibi anlatmak, okuyucunun zihninde sahte bir tarih oluşturabilir.

Bu nedenle üç alan birbirinden ayrılmalıdır:

Birincisi: Sabit rivayet alanı.

Hadisin söylediği şeydir. Burada hiçbir tasarrufa izin verilmez. Söz, olay, hüküm ve anlam korunur.

İkincisi: Tarihî bağlam alanı.

Hadisin geçtiği dönem, şehir, toplum, ekonomik yapı, pazar kültürü ve benzeri hususlardır. Bunlar güvenilir tarihî bilgilerle desteklenebildiği ölçüde anlatıya dâhil edilebilir.

Üçüncüsü: Edebî tasvir alanı.

Okuyucunun zihninde sahne oluşturmak için kullanılan anlatım biçimidir. Burada kullanılan ifadeler, rivayetin bir parçasıymış gibi sunulmamalıdır.

Böylece:

Hadis → değişmez.

Tarihî bağlam → doğrulanır.

Edebî tasvir → rivayet olarak sunulmaz.

Bu üçlü ayrım korunabildiği takdirde edebî anlatım, hadislerin aktarımında ciddi bir imkâna dönüşebilir.

Örnekler

Ticaretle ilgili hadisleri bu yöntemle anlatmanın en güzel taraflarından biri, ekonomik hükümleri soyut ilkeler olmaktan çıkarıp insan ilişkileri içerisinde gösterebilmesidir.

Mesela Hz. Peygamber’in ﷺ: “Bizi aldatan bizden değildir.” buyurduğu rivayet edilmiştir.

Bu hadis birkaç kelimeden oluşur. Fakat bu birkaç kelimenin arkasında koca bir ticaret dünyası vardır.

Bunu yalnızca “İslâm’da aldatmak haramdır” şeklinde aktardığımızda hükmü söylemiş oluruz. Fakat hadis bize aynı zamanda bir ticaret ahlâkı öğretmektedir.

Bunu şöyle anlatmak mümkündür:

Örnek 1. Çarşıda Bir Avuç Buğday

Medine çarşısı her zamanki canlılığıyla hareketliydi. Bir tarafta hurma satıcıları müşterilerini çağırıyor, diğer tarafta kumaş tüccarları mallarını sergiliyor, develerin ayak sesleriyle insanların konuşmaları birbirine karışıyordu. Çarşı, sadece alışveriş yapılan bir yer değil, insanların birbirine güvenmeyi öğrendiği bir hayat okuluydu.

Hz. Peygamber ﷺ çarşıda dolaşırken bir yiyecek satıcısının yanından geçti. Önünde bir yığın buğday vardı. Dışarıdan bakıldığında buğdayın yüzü kuru ve temiz görünüyordu. Fakat Hz. Peygamber ﷺ elini yığının içine doğru uzattı.

Parmakları, üstteki kuru tanelerin altına indiğinde nemli buğdaya dokundu.

Satıcı bir an sessiz kaldı.

Yağmur mu değdirmişti buğdayı, yoksa başka bir sebeple mi ıslanmıştı, bilinmez. Fakat bildiğimiz bir şey vardı: Yığının görünen yüzü ile gizlenen kısmı aynı değildi.

Hz. Peygamber ﷺ elini çıkardı. Parmaklarından nemli taneler süzülüyordu.

Sonra satıcıya dönerek, insanların görmesi için ıslak kısmı üste koymasının gerekip gerekmediğini ifade eden şu uyarıda bulundu:

“İnsanların görmesi için onu üst tarafa koyman gerekmez miydi?”

Bu birkaç kelime, Medine çarşısının ortasında yalnızca o satıcıya değil, alışveriş yapan bütün insanlara ve onların ardından gelecek bütün nesillere yöneltilmiş bir ahlâk dersiydi.

Çünkü mesele yalnızca ıslak buğday değildi.

Mesele, alıcının görmediği bir kusuru satıcının bilmesi ve onu gizlemesiydi.

Ardından Resûlullah ﷺ ticaret ahlâkının temel ilkelerinden birini ortaya koydu:

“Bizi aldatan bizden değildir.”

Böylece İslâm’ın ticaret anlayışında çok önemli bir sınır çizilmiş oldu.

Satıcı malını satabilir; kâr edebilir; pazarlık yapabilir; malının güzelliğini anlatabilir. Fakat malı olduğundan farklı gösteremez.

Üstte sağlam, altta çürük;

üstte kuru, altta ıslak;

üstte kaliteli, altta kusurlu…

Alıcının gözünü yanıltmak için malın hakikatini değiştirmek mümkün değildir.

Çünkü İslâm’ın istediği ticaret, bir tarafın bilgisizliğinden diğer tarafın kazanç sağlaması üzerine kurulmaz.

Bir müşteri çarşıya geldiğinde yalnızca mal satın almaz. Aynı zamanda satıcının sözüne güvenerek parasını teslim eder. Satıcı da yalnızca malını teslim etmez; emaneti teslim eder.

Bu yüzden Hz. Peygamber’in ﷺ müdahalesinde dikkat çekici bir incelik vardır.

“Bu malı satma.” dememiştir.

“Bundan kâr etme.” dememiştir.

“Buğdayı müşteriye gösterme.” de dememiştir.

Aksine, gizlenen kusurun görünür hâle getirilmesini istemiştir:

“İnsanların görmesi için onu üst tarafa koyman gerekmez miydi?”

Çünkü müşteri malın hakikatini gördüğünde karar kendisine aittir.

İster alır, ister vazgeçer.

İslâm’ın ticaret ahlâkı tam da burada ortaya çıkar: Satıcının görevi müşterinin yerine karar vermek değil, müşterinin doğru karar verebilmesi için hakikati ona göstermektir.

Bir satıcı kusuru gizlediğinde yalnızca malın bir bölümünü gizlemiş olmaz. Aslında müşterinin seçme hakkını da gizlemiş olur.

Belki müşteri o buğdayı yine satın alacaktır.

Belki biraz daha düşük bir fiyat teklif edecektir.

Belki başka bir satıcıya gidecektir.

Fakat hangi kararı vereceğine kendisi karar vermelidir.

İşte bu yüzden Hz. Peygamber’in ﷺ:

“Bizi aldatan bizden değildir.”

buyruğu, ticari hayatın çok daha geniş bir ilkesine dönüşür.

Çünkü aldatma yalnızca malın içine gizlenen kusur değildir.

Bir ürünün gerçek niteliğini saklamak da aldatmadır.

Eksik ölçüp tam ölçmüş gibi göstermek de aldatmadır.

Kusurlu malı kusursuz diye sunmak da aldatmadır.

Bir malın geçmişini gizlemek de aldatmadır.

Sahte bir görüntüyle müşteride gerçekte olmayan bir kanaat oluşturmak da bu ilkenin kapsamına girer.

Medine çarşısındaki o küçük sahne, böylece asırlar sonrasına uzanan büyük bir ticaret ahlâkı öğretisine dönüşür.

Malın üstünü değil, hakikatini göster.

Çünkü İslâm’ın istediği tüccar, müşterinin gözünü boyayan değil, müşterinin gözünü açan tüccardır.

Ve belki de bu iki rivayetin birleştiği en güzel nokta şudur:

Ticarette dürüstlük, yalnızca yalan söylememek değildir; karşı tarafın gerçeği görebilmesini sağlamaktır.

Bu nedenle Resûlullah’ın ﷺ çarşıdaki o müdahalesini yalnızca bir “aldatma yasağı” olarak okumak eksik kalır. O müdahale, aynı zamanda bilginin ahlâkını öğretmektedir: Bir insanın satın alma kararını etkileyen hakikati ondan saklamamak.

Çünkü ticaret, iki insanın mal ve para değiş tokuşundan önce, güven değiş tokuşudur.

Güven kırıldığında ise bazen satılan malın değeri değil, ticaretin ahlâkı kaybolur.

Örnek 2. Medine Çarşısında Bir Alışveriş

Medine’de gün henüz yükselmişti.

Çarşının yolları yavaş yavaş insanlarla doluyor, bir dükkândan diğerine geçenlerin sesleri birbirine karışıyordu. Kimi elindeki birkaç dirhemle ihtiyacı olan şeyi arıyor, kimi de sabahın erken saatlerinde getirdiği malı satmanın telaşıyla müşterilerini bekliyordu.

Çarşıda hayat vardı.

Bir tarafta hurmalar, diğer tarafta tahıllar; başka bir yerde kumaşlar, deriler ve günlük ihtiyaçlar için getirilen çeşitli mallar…

Her alışverişte iki insan karşı karşıya geliyordu:

Birinin malı, diğerinin parası.

Fakat alışveriş yalnızca mal ile paranın karşılaşması değildi.

Arada bir de güven vardı.

Satıcı malını anlatıyor, müşteri dinliyordu.

“Şu kadar eder.”

“Biraz daha aşağı olmaz mı?”

“Malın iyisini veriyorum.”

“Öyleyse bir daha bakayım.”

Henüz karar verilmemişti.

Henüz yollar ayrılmamıştı.

Mal satıcının elinde, para müşterinin elindeydi.

İşte tam bu noktada İslâm’ın ticaret ahlâkı, insanın önüne görünmeyen fakat son derece önemli bir kapı açıyordu:

Karar verme özgürlüğü.

Çünkü insan bazen alışverişin sıcaklığı içinde, karşısındaki kişinin sözlerinin etkisiyle veya bir anlık heyecanla karar verebilir. Sonra biraz uzaklaştığında başka türlü düşünmeye başlayabilir.

İslâm, insanın bu hâlini göz ardı etmiyordu.

Hz. Peygamber ﷺ şöyle buyurmuştu:

“Satıcı ve müşteri, birbirlerinden ayrılmadıkları sürece muhayyerdir.”

Artık mesele yalnızca bir malın el değiştirmesi değildi.

İki insanın birbirine karşı dürüst davranması ve diğerine düşünme imkânı bırakmasıydı.

Satıcı, müşteriyi aceleye getirmemeliydi.

Müşteri de satıcıyı aldatmaya çalışmamalıydı.

Çünkü alışverişin helalliği yalnızca malın helal olmasına bağlı değildi.

Alışverişin ahlâkı da vardı.

Sonra Nebevî sözün ikinci kısmı geliyordu:

“Eğer doğru söyler ve malın durumunu açıklarlarsa, alışverişleri kendileri için bereketli kılınır.”

Burada dikkat çekici olan şey, hadisin yalnızca “alışveriş geçerlidir” demekle yetinmemesidir.

Daha ötesine geçer.

Bereketten söz eder.

Çünkü insanın kazancı ile kazancının bereketi aynı şey değildir.

Bir insan çok kazanabilir.

Fakat kazandığı şey hayatına huzur getirmeyebilir.

Bir başka insan daha az kazanabilir.

Fakat kazandığı helal olduğu için o az mal kendisine yetebilir, ailesine huzur verebilir ve gönlüne güven verebilir.

İşte Nebevî ölçü, ticaretin hesabını yalnızca kesilen parayla yapmıyordu.

Bereketi de hesabın içine katıyordu.

Sonra hadisin diğer tarafı geliyordu:

“Yalan söyler ve gerçeği gizlerlerse alışverişlerinin bereketi giderilir.”

Bu defa çarşının görünmeyen tarafı ortaya çıkıyordu.

Bir malın kusuru vardı ama satıcı onu söylemedi.

Bir şeyin gerçek değeri bilinmesine rağmen karşı tarafın bilgisizliğinden yararlanıldı.

Bir söz söylendi ama gerçeği tam olarak yansıtmadı.

Belki alışveriş tamamlandı.

Para el değiştirdi.

Mal sahibinden çıktı.

Müşteri malını alıp yoluna devam etti.

Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünüyordu.

Fakat Nebevî ölçüye göre alışverişin içinde görünmeyen bir eksilme meydana gelmişti:

Bereket eksilmişti.

Çünkü ticaret sadece iki insanın birbirinden bir şey alması değildi.

Ticaret, aynı zamanda iki insanın birbirine karşı emanet taşımasıydı.

Satıcı, malını müşteriye emanet ediyor değildi belki; fakat müşterinin güvenini taşıyordu.

Müşteri de parasını satıcıya verirken yalnızca para vermiyordu; satıcının doğruluğuna güveniyordu.

Bu güven bozulduğunda, kaybedilen şey birkaç kuruştan çok daha büyüktü.

Çünkü insan bazen malını kazanırken bereketini kaybedebilirdi.

Medine çarşısında insanlar alışveriş yapmaya devam edecekti.

Hurma satılacak, kumaş satılacak, tahıl satılacak, paralar el değiştirecekti.

Fakat Hz. Peygamber ﷺ bu çarşının ortasına çok önemli bir ölçü yerleştirmişti:

Kazanmak yetmez; nasıl kazandığına bak.

Satmak yetmez; neyi gizlediğine bak.

Almak yetmez; karşındaki insanın hakkını gözet.

Çünkü mümin için ticaret, mescidin kapısından çıkınca başlayan ve ahlâkın sona erdiği bir alan değildi.

Aksine insanın imanının pazarda da sınandığı bir alandı.

Ve belki de bu yüzden hadisin son cümlesi, bütün çarşının üzerinde yankılanan bir ölçü gibi duruyordu:

“Doğru söyler ve açıklarlarsa alışverişleri bereketlendirilir; yalan söyler ve gizlerlerse alışverişlerinin bereketi giderilir.”

Böylece Medine çarşısında alışveriş yapan iki insanın arasına yalnızca bir mal ve birkaç dirhem girmiyordu.

Ahlâk giriyordu.

Güven giriyordu.

Sorumluluk giriyordu.

Ve en nihayetinde, Allah’ın bereketi giriyordu.

Örnek 3. Medine’de Bir Borç

Medine’de gün ağır ağır akşama dönüyordu.

Çarşıdaki hareketlilik azalmış, gün boyunca mal alıp satan insanların bir kısmı dükkânlarını toplamaya başlamıştı. Hurma bahçelerinden gelenler yüklerini indirmiş, alışverişini tamamlayanlar evlerinin yolunu tutmuştu.

Fakat herkesin işi bitmemişti.

Bir adam, günün yorgunluğuyla birlikte hesabını düşünüyordu.

Elindeki para yetmemişti.

Evinde ihtiyaç vardı.

Belki yiyecek alınacaktı, belki bir borç ödenecekti, belki de geçici bir darlık birkaç gün içinde aşılacaktı.

Bir miktar paraya ihtiyacı vardı.

Bunun için bir başka adamın kapısını çaldı.

Aralarında bir konuşma geçti.

“Şu kadar paraya ihtiyacım var.”

“Ne zaman geri vereceksin?”

“Şu vakitte.”

Borç veren parasını çıkardı.

Borç alan onu aldı.

O anda iki insan arasında bir yardım ilişkisi kurulmuş gibiydi.

Birinin ihtiyacı vardı.

Diğerinin imkânı.

Fakat mesele burada bitmiyordu.

Çünkü borç veren bir süre sonra şöyle diyebilirdi:

“Vaktinde ödeyemezsen borcun artacak.”

Belki başlangıçta küçük görünen bir artıştı bu.

Sonra zaman geçti.

Borçlunun ödeme günü geldi.

Fakat parası yoktu.

Bu defa karşısına başka bir hesap çıktı:

Borç büyümüştü.

Bir süre daha geçti.

Borç yine ödenemedi.

Ve borç, insanın omuzunda taşımakta zorlandığı bir yük hâline geldi.

İşte burada borcun mahiyeti değişmeye başlamıştı.

Başlangıçta ihtiyaç sahibine uzatılan bir el gibi görünen şey, zamanla onun üzerinden sürekli kazanç sağlayan bir düzene dönüşmüştü.

İslâm’ın faiz konusundaki uyarısının ağırlığını anlamak için bu dönüşümün kendisine bakmak gerekir.

Çünkü mesele yalnızca bir miktar paranın üzerine başka bir miktar paranın eklenmesi değildir.

Mesele, ihtiyacın kazanç kapısına dönüştürülmesidir.

İhtiyacı olan insanın zayıflığı, borç verenin kazancının temeli hâline geldiğinde borç artık yalnızca bir yardım ilişkisi olmaktan çıkar.

İşte Hz. Peygamber ﷺ böyle ağır sonuçlar doğurabilecek günahlara karşı ümmetini uyarıyordu.

“Helak edici yedi günahtan sakının.”

Sonra bunlardan birini zikrediyordu:

“Ribâ yemek.”

Bu ifade, insanı düşündürür.

Çünkü burada yalnızca “haramdır” denilerek geçilmemiştir.

“Helak edici” denilmiştir.

Demek ki faiz, İslâm’ın ekonomik düzeninde sıradan bir yanlışlık değildir.

İnsanın mal anlayışını, borç anlayışını ve birbirine karşı sorumluluk anlayışını bozan ciddi bir ahlâkî problemdir.

Borçlu ve Alacaklı

Bir tarafta ihtiyacı sebebiyle borçlanan insan vardır.

Diğer tarafta parasını veren insan.

Birinin elinde sermaye vardır.

Diğerinin ise ihtiyacı.

İslâm’ın ekonomik ahlâkı tam burada devreye girer ve güçlü olana, zayıf olanın ihtiyacını yalnızca kâr fırsatı olarak görmemesini öğretir.

Borç ilişkisinin içinde insan vardır.

Aile vardır.

İhtiyaç vardır.

Bazen çaresizlik vardır.

Bu sebeple Kur’an’ın borç ve faiz bağlamındaki dili de son derece ağırdır.

Faiz yalnızca bir hesaplama tekniği olarak ele alınmaz; adalet ve zulüm bağlamında değerlendirilir.

İşte hadis, bu büyük ahlâkî çerçevenin içinde anlam kazanır.

Birkaç Dirhemden Daha Fazlası

Bir insan faizden kazandığı paraya baktığında belki yalnızca rakamları görebilir.

Fakat Nebevî bakış, rakamların arkasındaki ilişkiye bakar.

Bu para nereden geldi?

Kimden geldi?

Karşı taraf neden borçlandı?

Onun ihtiyacı neydi?

Borç veren bu ihtiyacı nasıl değerlendirdi?

İşte mesele burada derinleşir.

Çünkü İslâm’ın ekonomik anlayışında malın helal olması kadar, malın elde edilme biçimi de önemlidir.

Bir kazanç rakamsal olarak büyüyebilir.

Fakat ahlâken küçülebilir.

Bir servet çoğalabilir.

Fakat bereket azalabilir.

İnsanın hesabında rakamlar artarken, toplumun hesabında güven azalabilir.

İşte faiz yasağının arkasındaki hikmetlerden biri de bu noktada görülür.

Medine’den Günümüze

Bugün Medine’nin topraklarında yürümüyoruz.

Ne o günün çarşısını görüyoruz ne de o günün borç ilişkilerini aynı biçimde yaşıyoruz.

Fakat insanın ihtiyacı değişmedi.

Darlık hâlâ var.

Borç hâlâ var.

Sermaye hâlâ var.

Kazanç arzusu hâlâ var.

İnsanın başkasının ihtiyacını kendi kazancına dönüştürme imkânı da hâlâ var.

Değişen araçlardır.

İnsan değil.

Bu nedenle Nebevî uyarının üzerinden asırlar geçmesine rağmen anlamı kaybolmaz.

Bugün rakamlar daha büyük olabilir.

Sözleşmeler daha karmaşık olabilir.

Bankalar, finans kurumları, elektronik sistemler ve dijital para hareketleri bulunabilir.

Fakat temel soru hâlâ aynıdır:

Bir insanın ihtiyacından kazanç elde ederken adaleti nasıl koruyacağız?

İslâm’ın cevabı, ekonomiyi insan ahlâkından bağımsız görmez.

  • Pazarı Sadece Ekonomi Olarak Görmemek

Bu anlatım yöntemiyle ekonomik hadislerin başka bir boyutu daha görünür hâle gelir.

İslâm’ın pazara ilişkin hükümleri yalnızca ekonomik düzenlemeler değildir.

Bunların arkasında:

  • güven,
  • adalet,
  • doğruluk,
  • emanet,
  • insan hakkı,
  • ölçü ve tartıda dürüstlük,
  • zayıfın korunması,
  • haksız kazancın önlenmesi

gibi ahlâkî ilkeler vardır.

Dolayısıyla Medine çarşısını anlatmak, aslında İslâm’ın insan anlayışını anlatmaktır.

Bir tüccarın terazisi, onun yalnızca malını ölçmez.

Vicdanını da ölçer.

Bir satıcının müşteriye söylediği söz, yalnızca mal hakkında bilgi vermez.

Onun ahlâkını da gösterir.

Bir insanın kâr elde etmek için başkasının bilgisizliğinden yararlanması, sadece ticari bir problem değildir.

İnsan tasavvuruyla ilgili bir problemdir.

  • Edebî Anlatımın Sınırları

Bununla birlikte edebî anlatımın cazibesine kapılarak rivayetin sınırlarını aşmak büyük bir tehlikedir.

Örneğin bir hadiste sadece “Hz. Peygamber çarşıdan geçti” deniyorsa, onun zihninden geçenleri bilemeyiz.

“Hz. Peygamber o sırada şu adamı düşündü.”

“Satıcı korktu.”

“Yanındaki insanlar şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.”

“Çarşıdaki herkes sustu.”

gibi ifadeler, rivayette bulunmuyorsa hadisin parçası olarak anlatılamaz.

Bunlar ancak açıkça edebî tasvir olarak kurgulanırsa başka bir mesele hâline gelir. Fakat dinî metinlerin anlatımında okuyucunun bu ayrımı kolayca yapamayacağı dikkate alınmalıdır.

Bu sebeple en güvenli yöntem, sabit bilgi ile edebî tasviri birbirinden ayırmaktır.

Anlatıcı gerektiğinde:

“Rivayetin ortaya koyduğu bu sahneyi zihnimizde canlandıracak olursak…”

veya:

“Hadisin işaret ettiği ticari ortamı tasavvur ettiğimizde…”

gibi ifadelerle anlatının mahiyetini belirleyebilir.

Böylece edebiyat, hadisin yerine geçmez.

Hadisin hizmetine girer.

  • Hadislerin Çağdaş Okuyucuya Taşınması

Bugün hadislerin önündeki problemlerden biri de onların modern insanın zihninde çoğu zaman soyut metinler hâline gelmesidir.

Modern okuyucu pazarı biliyor olabilir; fakat Medine çarşısını bilmiyor.

Ticaret yapıyor olabilir; fakat birinci hicrî asırdaki ticaretin sosyal şartlarını bilmiyor.

Bir malın kusurunu gizlemenin günümüzde nasıl gerçekleştiğini biliyor olabilir; fakat bunun Nebevî dönemdeki karşılığını zihninde canlandıramıyor olabilir.

Edebî anlatım burada bir köprü vazifesi görebilir.

Hadisi bugünün insanına taşırken hadisin lafzını değiştirmeden, onun anlam dünyasını çağdaş insanın zihninde yeniden kurabiliriz.

Mesela bugün bir internet mağazasında ürünün kusurunu gizlemek, fotoğrafı gerçeğinden farklı göstermek veya müşterinin bilmediği bir ayrıntıyı özellikle saklamak, Medine çarşısındaki hilenin modern biçimleri olarak düşünülebilir.

Böylece okuyucu şunu fark eder:

Hadis, yedinci yüzyılda kalmış bir ticaret kuralı değildir.

İnsanın başkasının hakkına karşı sorumluluğunu düzenleyen evrensel bir ahlâk ilkesidir.

Bu durumda şunu diyebiliriz: Edebiyatın görevi, hadise yeni bir hayat vermek değil, hadisin hayatını göstermektir.

Burada önemli bir ayrım daha yapmak gerekir.

Hadis zaten hayatın içinden çıkmıştır.

Dolayısıyla edebiyat hadise “hayat vermemektedir”.

Asıl yaptığı şey, hadisin içinde bulunan hayatı görünür kılmaktır.

Hz. Peygamber ﷺ bir tüccarla konuşmuştur.

Bir alışveriş gerçekleşmiştir.

Bir pazarda bir mal satılmıştır.

Bir insanın hakkı gözetilmiş veya ihlal edilmiştir.

Bunların her biri zaten canlı bir hayatın parçalarıdır.

Edebî anlatım, okuyucuyu bu hayatın kapısından içeri sokabilir.

Okuyucu yalnızca: “Aldatmak yasaktır.” demez.

Kendisini bir anlığına o pazarın içinde bulur.

Bir satıcının malına bakar.

Bir müşterinin parasını verirken duyduğu güveni hisseder.

Sonra Nebevî sözün neden bu kadar güçlü olduğunu daha iyi anlar.

İşte edebî anlatımın asıl başarısı budur.

Sonuç

Hadislerin sonraki nesillere aktarılmasında iki temel ihtiyaç bulunmaktadır: emaneti korumak ve mesajı ulaştırmak.

Emaneti korumak, hadis âlimlerinin geliştirdiği titiz rivayet anlayışını gerektirir. Mesajı ulaştırmak ise yalnızca doğru nakli değil, aynı zamanda doğru anlatımı da gerekli kılar.

Bu iki ihtiyaç birbirine rakip değildir.

Aksine, doğru sınırlar içerisinde birbirini tamamlayabilir.

Hadis âlimlerinin rivayete ilişkin titizliği, anlatıcının sınırlarını belirlerken; edebiyatın tasvir gücü, rivayetin anlam dünyasını okuyucunun zihninde canlandırabilir.

Bunun için temel metodolojik ilke açık olmalıdır:

Rivayetin sabit unsuru korunmalı; tarihî bağlam doğrulanmalı; edebî tasvir ise rivayetin kendisiymiş gibi sunulmamalıdır.

Böyle bir yöntemde edebiyat, hadisin önüne geçmez.

Hadisi yeniden yazmaz.

Hadise yeni sözler söyletmez.

Hadiste bulunmayan olayları tarihî gerçeklik olarak üretmez.

Aksine okuyucunun gözlerini hadisin dünyasına açar.

Medine’nin çarşısı yeniden görünür.

Tüccarın terazisi yeniden kurulur.

Müşterinin güveni yeniden hissedilir.

Malın görünen yüzü ile gizlenen kusuru arasındaki mesafe yeniden fark edilir.

Ve nihayet Nebevî söz, kuru bir hüküm olmaktan çıkarak hayatın içine yerleşir.

Bu açıdan bakıldığında hadislerin edebî anlatımı, hadisin lafzına alternatif bir anlatım değil, hadisin anlamına ulaştıran yardımcı bir anlatım biçimi olarak değerlendirilebilir.

Özellikle ekonomi, ticaret, aile hayatı, sosyal ilişkiler, komşuluk, adalet, eğitim ve ahlâk gibi doğrudan insan hayatıyla ilgili hadislerde bu yöntemin büyük bir anlatım imkânı taşıdığı söylenebilir.

Çünkü insan çoğu zaman yalnızca bilgiyle ikna olmaz; gördüğü, hissettiği ve zihninde canlandırdığı bilgiyle ilişki kurar.

Hadisin doğruluğunu muhafaza etmek hadis ilminin vazifesidir.

Hadisin anlamını insanın zihninde ve kalbinde görünür hâle getirmek ise, doğru sınırlar içerisinde, beyan ve edebiyatın imkânlarından yararlanılarak gerçekleştirilebilecek önemli bir anlatım görevidir.

Asıl maharet ise ikisini birbirine karıştırmadan bir araya getirebilmektir:

Rivayette hadis âliminin titizliği, anlatımda edebiyatçının zarafeti.

Biri emaneti korur, diğeri emaneti görünür kılar.

Ve ikisi birlikte olduğunda, asırlar önce söylenmiş bir Nebevî söz, yalnızca okunmuş olmaz; okuyucunun zihninde yeniden yaşanır.

Kategori:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir