Giriş
Modern düşünce, şüpheyi neredeyse tartışılmaz bir erdem hâline getirmiştir. “Her şeyi sorgula”, “Hiçbir şeyi peşinen kabul etme”, “Eleştirel düşün” gibi sloganlar, çağdaş zihniyetin temel ilkeleri arasında yer almaktadır. Gerçekten de şüphe, doğru yerde kullanıldığında insanlığın en güçlü keşif araçlarından biridir. Bilim, teknoloji ve deneysel bilgi büyük ölçüde sistematik şüphenin ürünüdür. Ancak buradan hareketle şüphenin her alanda aynı derecede faydalı olduğu sonucuna varmak ciddi bir hatadır. Çünkü bilgi alanında ilerleme sağlayan şüphe, değerler alanında çoğu zaman bir yönsüzlük ve kriz üretmektedir.
Bu ayrımın gözden kaçırılması, modern insanın en önemli zihinsel problemlerinden biridir.
- Bilgi Alanında Şüphe Geliştiricidir; Değerler Alanında Aynı Şüphe Kriz Doğurur
Maddi dünyanın işleyişi gözlem, deney ve yanlışlamaya açıktır. Bir fizikçi geliştirdiği teorinin yanlış olabileceğini kabul eder. Bir doktor kullandığı tedavi yöntemini yeni araştırmalar ışığında değiştirebilir. Bir mühendis yaptığı hesabı tekrar tekrar kontrol eder. Çünkü burada amaç gerçeği keşfetmektir ve gerçeğe ulaşmanın yolu sürekli test etmekten geçer.
Bilimsel yöntemin temelinde de bu anlayış vardır. Bir teori, eleştiriden kaçtığı için değil, eleştirilere dayanabildiği ölçüde değer kazanır. Eğer yeni deliller onu çürütürse terk edilir; daha güçlü bir teori onun yerini alır.
Burada şüphe yapıcıdır. Çünkü araştırmanın konusu dış dünyadır ve dış dünya insanın isteklerinden bağımsız olarak vardır. Hata yapmak mümkündür; hata düzeltilebilir; bilgi sürekli gelişebilir.
Dolayısıyla maddi olgular alanında şüphe ilerlemenin motorudur.
Fakat aynı yöntemi değerler dünyasına taşıdığımızda bambaşka sonuçlarla karşılaşırız.
Çünkü burada soru artık “Su kaç derecede kaynar?” değildir.
Sorular şunlardır:
- Adalet neden değerlidir?
- İnsan hayatı neden korunmalıdır?
- Sadakat niçin erdemdir?
- Fedakârlık neden övülmelidir?
- Doğruyu söylemek neden ahlâkîdir?
Bu sorular laboratuvarda cevaplandırılamaz.
Hiçbir mikroskop adaleti göstermez.
Hiçbir teleskop merhameti ölçmez.
Hiçbir deney “İnsan hakları doğrudur.” sonucunu üretmez.
Bunlar olgusal değil, normatif meselelerdir. Aşağıda örnekler vereceğim ama şunu burada ifade etmem gerekir:
Sürekli şüphe güveni yok eder.
İnsan hayatı yalnızca bilgiyle değil, güvenle yürür.
Bir çocuk anne ve babasına güvenerek büyür.
Bir toplum insanların birbirine güvenmesiyle ayakta kalır.
Bir evlilik sadakat varsayımı üzerine kurulur.
Bir devlet vatandaşlarının hukuka güvenmesiyle işler.
Şimdi düşünelim:
Bir insan her gün eşinin sadakatinden şüphe ederse evlilik yaşayabilir mi?
Her gün arkadaşının ihanet edeceğinden kuşkulanırsa dostluk devam edebilir mi?
Her sabah “Acaba adalet diye bir şey gerçekten var mı?” diye başlayan bir toplum hukuk üretebilir mi?
Hayatın birçok alanı sürekli sorgulamayla değil, makul güvenle sürdürülebilir.
Şüphe burada çözüm üretmez; ilişkiyi çözer.
Değerlerin sürekli askıya alınması ahlâkı çökertir.
Modern düşüncenin önemli problemlerinden biri, bilimsel yöntemin başarılarını ahlâka da aynen uygulamaya çalışmasıdır.
Oysa bilim yanlışlanabilir önermeler üzerine kuruludur.
Ahlâk ise yaşanabilir ilkeler üzerine kuruludur.
Eğer her ahlâkî ilke sürekli askıya alınırsa sonunda hiçbir ilke ayakta kalmaz.
“Belki hırsızlık o kadar da kötü değildir.”
“Belki yalan bazen normaldir.”
“Belki zulüm yalnızca bakış açısıdır.”
“Belki insan hakları kültürel bir tercihten ibarettir.”
Bu düşünceler teorik olarak sonsuza kadar üretilebilir.
Fakat toplum böyle yaşayamaz.
Çünkü ahlâk, sürekli ertelenen ihtimaller üzerine değil, benimsenmiş ilkeler üzerine inşa edilir.
2. Şüphe Kimliği de Aşındırır.
İnsan yalnızca bilgi sahibi bir varlık değildir.
Aynı zamanda anlam arayan bir varlıktır.
Kim olduğunu, neden yaşadığını, ne uğruna fedakârlık yapacağını bilmek ister.
Bu soruların cevabı ise sürekli ertelenemez.
Hayatın her aşamasında bütün temel değerlerini yeniden sorgulayan kişi karar veremez hâle gelir.
Bugün buna psikolojide “karar felci” (analysis paralysis) denilmektedir.
Alternatiflerin sürekli çoğalması, insanı daha özgür değil, daha kararsız yapmaktadır.
Şüphe burada özgürlüğü artırmaktan çok iradeyi felce uğratmaktadır.
Birkaç örnek verelim:
Bir doktor düşünün. Hastasına teşhis koyarken ilk tahlile asla körü körüne güvenmez. Gerekirse ikinci bir test ister, farklı ihtimalleri araştırır, eski teşhisini değiştirmekten çekinmez. Bu şüphe hayat kurtarır.
Şimdi aynı doktorun eve döndüğünü düşünün. Kapıyı açar açmaz annesine dönüp, “Acaba bu kadın gerçekten annem mi? DNA testi yaptırmadan buna inanmamalıyım.” dediğini hayal edin.
İlk durumda şüphe aklın olgunluğunu gösterirken, ikinci durumda aynı şüphe psikolojik bir bozukluk gibi görünür. Çünkü biyolojik teşhis ile aile ilişkisi aynı epistemolojik zeminde değildir. Birinde araştırma esastır; diğerinde ise güven.
Bir mühendis inşa ettiği köprünün hesaplarından şüphe eder. Hesaplarını on kez kontrol eder, hata ihtimallerini araştırır. Bu şüphe yüzlerce insanın hayatını kurtarabilir.
Fakat aynı mühendis en yakın dostuna her gün “Acaba bana ihanet edecek mi?” diye yaklaşırsa, sonunda dostluğu kendisi yok eder.
Köprüler şüpheyle sağlamlaşır; dostluklar güvenle.
Bir bilim insanı geliştirdiği teoriyi her yıl yeniden test eder. Eğer yanlış olduğu ortaya çıkarsa onu terk eder. Bilim böyle ilerler.
Fakat bir eş her sabah diğerine,
“Bugün seni sevdiğime dair bütün kanaatlerimi askıya alıyorum. Akşam yeni deliller toplayıp yeniden karar vereceğim.”
derse, o evlilik birkaç hafta bile yaşayamaz.
Çünkü sevgi, laboratuvar deneyine dönüştürüldüğü anda kendi zeminini kaybeder.
Bir insan düşünün.
Yıllarca Kur’an’ı okumuş, farklı dinleri incelemiş, itirazları araştırmış, felsefeyi ve bilimi öğrenmiş; sonunda bilinçli olarak Allah’a iman etmeye karar vermiştir.
Şimdi ona şu tavsiye veriliyor: “Yarın sabah bütün bunları unut. Allah’ın varlığını yeniden sıfırdan sorgula. Akşam bir sonuca var. Ertesi gün yine aynı şeyi yap. Ömrünün sonuna kadar bunu sürdür.”
Bu tavsiyeyi gerçekten uygulayabilen biri huzurlu bir dinî hayat yaşayabilir mi?
Muhtemelen hayır.
Çünkü iman, her gün yeniden kurulan bir laboratuvar deneyi değildir. İman, araştırmanın sonunda insanın üzerine hayatını bina ettiği varoluşsal bir güvendir.
Bir mümin namaza duruyor.
Tam Fâtiha’yı okumaya başladığında zihnine şu düşünce geliyor:
“Acaba Allah gerçekten var mı?”
Namazı bırakıyor.
Yarım saat düşünüyor.
Sonra tekrar namaza başlıyor.
Bu defa:
“Acaba vahiy gerçekten geldi mi?”
Yine bırakıyor.
Ertesi gün:
“Acaba ahiret var mı?”
Böyle devam ediyor.
Bu insan ibadet edebilir mi?
Hayır.
Çünkü ibadet, sürekli askıya alınmış ihtimaller üzerinde değil, güven üzerine kurulur.
Bir dağcı düşünün.
Dağa tırmanırken ipin sağlam olup olmadığını defalarca kontrol eder.
Bu şüphe hayat kurtarır.
Fakat uçurumun ortasına geldikten sonra her saniye
“Acaba bu ip gerçekten sağlam mı?”
deyip ipi çözmeye kalkarsa artık tedbirli değildir; kendisini ölüme sürüklemektedir.
İman da böyledir.
Araştırma aşamasında deliller incelenir.
Fakat insan bütün delilleri değerlendirdikten sonra bir tercihte bulunur.
O tercihten sonra her gün aynı temeli sökmeye çalışmak artık hakikat arayışı değil, hayatı yaşanamaz hâle getiren bir tereddüttür.
Olguların dünyasında metodik şüphe hakikate götürür; değerlerin dünyasında ise metodik güven hayatı mümkün kılar. İnsan, bilim yaparken araştıran bir özne; ahlâk yaşarken ise güvenen bir varlıktır. Bu iki alanın yöntemlerini birbirine karıştırmak, ya bilimi dogmatizme ya da ahlâkı nihilizme sürükler.
3. Gazzâlî ve Descartes: Şüphe Bir Durak, Nihai İkametgâh Değildir
Şüphenin mutlaklaştırılması gerektiği düşüncesi, modern dönemde yaygınlaşmış olsa da, felsefe tarihinin iki büyük ismi olan Gazzâlî ile Descartes böyle bir anlayışı savunmamıştır. Her ikisi de şüpheyi bir yöntem olarak kullanmış; fakat onu varılması gereken son nokta değil, hakikate ulaştıran geçici bir aşama olarak görmüştür.
Gazzâlî, el-Munkız mine’d-Dalâl adlı eserinde kendi gelişim seyrini yazıya dökerken duyuların ve aklın güvenilirliğini sorguladığını anlatır. Duyuların zaman zaman insanı aldattığını, aklın ise kendi sınırları bulunduğunu fark eder. Böylece derin bir epistemolojik krize girer. Ancak bu kriz onun nihai tavrı değildir. Aksine, hakikate ulaşmanın ancak Allah’ın kalbe verdiği bir “nur” sayesinde mümkün olduğunu söyler. Şüphe burada yıkıcı değil, insanı sahte kesinliklerden arındıran geçici bir arınma sürecidir.
Descartes da benzer biçimde metodik şüphe yöntemini geliştirir. Duyuların aldatabileceğini, hatta matematiksel doğrular konusunda bile insanın yanıltılıyor olabileceğini varsayar. Fakat bu şüpheyi sürekli sürdürmez. Tam tersine, şüphenin içinden çıkardığı ilk kesin bilgiye ulaşır: “Düşünüyorum, öyleyse varım.” (Cogito ergo sum.) Daha sonra Tanrı’nın varlığı ve açık-seçik bilgilerin güvenilirliği üzerinden bilgi sistemini yeniden inşa etmeye çalışır.
Bu yönüyle Gazzâlî ile Descartes arasında dikkat çekici bir benzerlik vardır. Her ikisi de şüpheyi bir temizlik işlemi olarak görür. Amaç, bütün inançları sonsuza kadar askıya almak değil; sağlam temeller bulmaktır. Şüphe, binayı yıkmak için değil, çürük taşları ayıklamak içindir.
Ancak ikisi arasındaki temel fark da burada ortaya çıkar. Descartes, kesinliğin nihai ölçüsünü insan aklının apaçık kavrayışında ararken, Gazzâlî aklın önemini kabul etmekle birlikte onun mutlak yeterliliğini reddeder ve kesin bilginin son tahlilde ilâhî hidayet ve kalbin aydınlanmasıyla tamamlandığını savunur. Descartes’ın hareket noktası özerk akıl iken, Gazzâlî’nin hareket noktası aklın sınırlarını kabul eden ve vahiy ile ilâhî rehberliği dışlamayan bir epistemolojidir.
Fakat bütün bu farklılıklara rağmen her iki düşünür de ortak bir noktada buluşur: Şüphe bir hayat biçimi değildir. İnsan, sürekli şüphe içinde yaşayamaz. Çünkü şüphe, hakikate ulaşmak için kullanılan bir yöntemdir; hakikatin yerine ikame edilen kalıcı bir durum değildir.
İşte bu sebeple günümüzde bazen “her şeyi sonsuza kadar sorgulamak” şeklinde sunulan anlayış, ne Gazzâlî’nin ne de Descartes’ın savunduğu yöntemle tam olarak örtüşmektedir. Her iki filozof için de şüphenin değeri, insanı kesinliğe ulaştırabildiği ölçüdedir. Sonsuz şüphe ise bilgi üretmediği gibi, insanı karar veremez hâle getiren sürekli bir askıda kalma durumuna dönüştürür.
- Dinin İman Vurgusu Bu Çerçevede Yeniden Düşünülmelidir
Dinlerin imana yaptığı vurgu, çoğu zaman eleştirel düşüncenin reddi olarak yorumlanmaktadır. Oysa mesele farklı okunabilir.
Din, insanın varoluşunu üzerine inşa edeceği temel değerlerin sürekli şüphe altında tutulmasının psikolojik ve toplumsal yıkım üreteceğini savunmaktadır.
Buradaki iman, bütün soruları yasaklamak değil; insanın hayatını yönlendirecek temel ilkelerde güven tesis etmektir.
Nasıl bilim, deneysel araştırmada metodik şüpheyi kullanıyorsa; din de anlam ve değer alanında güveni merkeze almaktadır.
İki alanın yöntemleri farklıdır.
Sonuç
Şüphe, insan düşüncesinin vazgeçilmez araçlarından biridir; ancak değeri mutlak değil, bağlamsaldır. Hangi alanda ve hangi amaçla kullanıldığı, onun yapıcı mı yoksa yıkıcı mı olacağını belirler. Deneysel ve maddi gerçekliğin araştırılmasında metodik şüphe, dogmatizmi aşmanın ve bilgiyi ilerletmenin en etkili yöntemlerinden biridir. Bilimsel bilginin sürekli gelişebilmesi, büyük ölçüde eleştirel sorgulama ve yanlışlanabilirlik ilkesine dayanır. Bu bakımdan şüphe, bilgi üretiminin kurucu unsurlarından biridir.
Buna karşılık anlam, ahlâk ve değerler alanı, maddi olgular alanından farklı bir epistemolojik yapıya sahiptir. İnsan yalnızca olguları bilen bir varlık değil; aynı zamanda hayatına yön veren değerler etrafında kimliğini inşa eden bir varlıktır. Bu nedenle değerler dünyasının sürekli ve sınırsız biçimde şüphe konusu hâline getirilmesi, bilgi üretmekten ziyade güven duygusunu, aidiyeti ve ahlâkî yönelimi zayıflatma riski taşır. Sürekli ertelenen kesinlik, zamanla eleştirel düşünceyi değil, karar verememe hâlini ve varoluşsal belirsizliği besleyebilir.
Nitekim hem Gazzâlî hem de Descartes, birbirinden oldukça farklı epistemolojik temellere sahip olmalarına rağmen, şüpheyi nihai bir durak olarak değil, hakikate ulaştıran metodolojik bir aşama olarak değerlendirmişlerdir. Her iki düşünür de şüpheyi, sağlam temeller inşa etmek için kullanılan geçici bir yöntem olarak görmüş; şüpheyi kendi başına ideal bir zihinsel durum hâline getirmemiştir. Bu durum, felsefe tarihinde şüphenin klasik işlevinin, günümüzde zaman zaman savunulan “sürekli kuşkuculuk” anlayışından farklı olduğunu göstermektedir.
Dolayısıyla sağlıklı bir epistemoloji, ne dogmatik kesinliği ne de sınırsız şüpheciliği esas alabilir. Bilgi alanında eleştirel sorgulama ile değerler alanında güven arasında kurulacak denge, hem düşünsel tutarlılık hem de bireysel ve toplumsal istikrar açısından zorunludur. Gerçek eleştirellik, her şeyi sürekli inkâr etmek değil; hangi alanlarda şüphenin yöntemsel bir gereklilik, hangi alanlarda ise güvenin insanî ve ahlâkî hayatın ön şartı olduğunu ayırt edebilmektir.
Son tahlilde mesele, şüpheyi yüceltmek veya mahkûm etmek değildir. Asıl mesele, onu hak ettiği epistemolojik konuma yerleştirebilmektir. Çünkü yerinde kullanılan şüphe bilgiyi derinleştirirken, sınırlarını aşan şüphe anlamı aşındırabilir. Bu sebeple bilgelik, ne her şeyi sorgusuz kabul etmekte ne de her şeyi sonsuza kadar sorgulamakta yatar; bilgelik, hangi hakikatlerin araştırılacağını, hangilerinin ise insanî varoluşun üzerine inşa edildiği temel kabuller olduğunu ayırt edebilecek epistemik ferasete sahip olmaktır.
İlk Yorumu Siz Yapın