İçeriğe geç

HER ŞEY DÜŞÜNÜLEBİLİR Mİ? MUHAMMED ARKOUN’UN “DÜŞÜNÜLMEYEN” VE “DÜŞÜNÜLMESİ İMKÂNSIZ OLAN” TEORİSİNİN İSLAM DÜŞÜNCESİ AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Giriş

Çağdaş İslam düşüncesinde klasik dinî mirası modern beşerî bilimlerin yöntemleriyle yeniden okumayı amaçlayan isimlerin başında Muhammed Arkoun (1928–2010) gelmektedir. Cezayir asıllı Fransız düşünür olan Arkoun, özellikle tarih, antropoloji, dilbilim, hermenötik ve çağdaş felsefeden yararlanarak İslam düşünce geleneğini eleştirel bir incelemeye tâbi tutmaya çalışmıştır. Onun temel amacı, İslam düşüncesinin tarihsel gelişimi içerisinde hangi fikirlerin görünür hâle geldiğini, hangilerinin ise çeşitli siyasî, mezhebî ve kültürel sebeplerle dışlandığını ortaya koymaktır.

Arkoun’a göre tarih boyunca oluşan her bilgi sistemi yalnızca ürettiği düşüncelerle değil, aynı zamanda dışarıda bıraktığı, konuşulmasına izin vermediği ve zamanla unutulmasına yol açtığı meselelerle de şekillenmektedir. Bu nedenle bir düşünce geleneğini anlamak için yalnızca yazılmış ve aktarılmış metinleri incelemek yeterli değildir; aynı zamanda hangi soruların sorulamadığını, hangi görüşlerin bastırıldığını ve hangi tartışmaların zamanla “yasak alan” hâline geldiğini de araştırmak gerekir. Arkoun’a göre “söylediğimiz şeyler vardır; bir de söylemeyi hayal bile edemediğimiz şeyler vardır.” Bu gözlem, toplumların düşünce tarihlerini inşa ederken karşı karşıya kaldıkları derin bir sorunu özetlemektedir. Zira toplumlar, belirli düşünceleri kutsallık ve meşruiyet mertebesine yükseltirken, başka bazı fikir ve soruları ise unutuluşun karanlığına gömerler. İşte bu gizli alan, kolektif akıl üzerinde görünmez bir etki icra eden, onun düşünme ufkunu ve hangi meseleleri tartışmasının meşru sayılacağını belirleyen bastırılmış bilgi birikiminden oluşmaktadır.

Şimdi Muhammed Arkoun’un “düşünülmeyen” ve “düşünülmesi imkânsız olan” teorisi teorisi özetlenip ardından eleştirel bir değerlendirmesi yapılacaktır.

 

  1. Muhammed Arkoun’un “Düşünülmeyen” ve “Düşünülmesi İmkânsız Olan” Teorisi

Muhammed Arkoun, İslam mirasındaki bu alanları açıklamak için temel kavramı olan “düşünülmeyen” (L’impensé) kavramını geliştirmiştir. Ona göre bu kavram, İslam kültürünün zaman içerisinde terk ettiği; ideolojik ve siyasî baskılar sebebiyle bilgi dolaşımının dışına itilmiş meselelerin, yöntemlerin ve soruların bütününü ifade eder. Arkoun’a göre “düşünülmeyen”in en belirgin tezahürleri arasında, bağımsız felsefî akılcılığın dışlanması ve Mu‘tezile gibi açık yorumcu (te’vilci) yaklaşımların marjinalleştirilmesi yer alır. Bunun yerine, özellikle Sünnî ortodoks otoritenin yerleştirdiği lafızcı ve metin merkezli anlayış hâkim kılınmıştır.

Zamanla bu dışlama süreci daha karmaşık bir aşamaya dönüşür ve Arkoun bunu “düşünülmesi imkânsız olan” (L’impensable) kavramıyla ifade eder. Bu dönüşüm, dogmatik sınırların öylesine katılaşmasıyla gerçekleşir ki, akıl artık belirli soruların sorulabileceğini dahi tasavvur edemez hâle gelir. Vahyin tarihselliğini tartışmak, kutsal metinleri derleyenlerin beşerî yönünü sorgulamak veya siyasî etkenlerin inanç esaslarının oluşumundaki rolünü araştırmak gibi meseleler, artık meşru düşüncenin sınırlarının dışına çıkar; sapkınlık, zındıklık ve dinden çıkma olarak damgalanır.

Arkoun’a göre hicrî IV. yüzyıldan itibaren, yani tedvin ve fikrî kapanma döneminde, düşünce özgürlüğü belirgin biçimde gerilemiştir. İlk dönemlerde Kur’an’ın mahiyeti, zamanla ilişkisi ve farklı kozmolojik tasavvurlar hakkında canlı tartışmalar yürütülürken; “Sünnî ortodoksluğun” şekillenip devlet otoritesiyle bütünleşmesiyle birlikte bu tartışmalar suç sayılmıştır. Böylece akıl, yalnızca izin verilen “düşünülen” alan içerisinde hareket etmeye zorlanmış; önceden çizilmiş sınırları aşmayan fıkhî ve itikadî şerhlerin tekrarından ibaret bir düşünce dünyasına hapsedilmiştir.

Bu teşhise göre Arap ve İslam aklının geleceği, söz konusu alanlara yeniden girebilme cesaretine bağlıdır. Arkoun, “düşünülmeyen” alanı yeniden gün yüzüne çıkaracak eleştirel fikrî kazılar yapılmasını ve onun felsefî ile tarihî incelemenin konusu hâline getirilmesini savunur. Ona göre bu dönüş, dogmatik kuşatmayı kıracak bir epistemolojik sarsıntının ön şartıdır. Böylece İslam düşüncesi çağdaş bilimsel yöntemlerle uzlaşabilecek, sorgulamadan korkmayan ve insanî tecrübenin karmaşıklığını kuşatabilecek eleştirel bir bilinç yeniden inşa edilebilecektir.

  1. Arkoun’un Teorisinin Eleştirel Değerlendirilmesi

Muhammed Arkoun’un “düşünülmeyen” (L’impensé) ve “düşünülmesi imkânsız olan” (L’impensable) teorisi, ilk bakışta düşünce özgürlüğünü savunan cesur bir çağrı gibi görünmektedir. Ona göre İslam düşüncesi, tarih boyunca bazı soruları yasaklamış, bazı meseleleri “düşünülmesi imkânsız” alanına itmiş ve böylece eleştirel aklın gelişimini engellemiştir. Çözüm olarak ise bu yasak alanların tamamının yeniden tartışmaya açılmasını önermektedir.

Ancak burada cevaplanması gereken daha temel bir soru vardır: Gerçekten her şey tartışmaya açık olmak zorunda mıdır?

Bu soru çoğu zaman sorulmaz. Çünkü Arkoun’un teorisi, tartışmanın kendisini tartışma dışı bırakmaktadır. Oysa “her şey sorgulanmalıdır” önermesi de felsefî bir iddiadır ve kendisi de sorgulanabilir.

Her bilgi sistemi, ister dinî ister seküler olsun, bazı ön kabuller üzerine kuruludur. Matematik aksiyomlarla başlar. Mantık çelişmezlik ilkesini tartışmanın ön şartı kabul eder. Bilim, dış dünyanın varlığını ve deneyin güvenilirliğini peşinen varsayar. Hukuk, insan onurunu ve adalet fikrini ispat etmeye çalışmadan kabul eder. Dolayısıyla hiçbir düşünce sistemi “tamamen ön kabulsüz” değildir.

Bu sebeple mesele, bazı ön kabullerin bulunması değil; bu ön kabullerin hangi gerekçelerle benimsendiğidir.

Arkoun ise dinî geleneğin ön kabullerini problemli görürken, eleştirel aklın sınırsız sorgulama hakkını sorgulanamaz bir ilke gibi sunmaktadır. Böylece eleştirdiği dogmatizmin başka bir biçimini üretmektedir.

Bunun yanında “her şey tartışılmalıdır” ilkesi pratikte uygulanabilir de değildir.

Eğer gerçekten her şey tartışmaya açılacaksa;

mantığın doğruluğu,

insan haklarının değeri,

adaletin iyi olduğu,

işkencenin kötü olduğu,

çocukların korunması gerektiği,

hatta tartışmanın kendisinin değerli olduğu bile yeniden tartışılmalıdır.

Fakat modern düşünce bunu kabul etmez.

Hiç kimse bugün çocuk istismarının ahlâken meşru olup olmadığını akademik bir ihtimal olarak tartışmayı özgür düşüncenin gereği saymaz. Aynı şekilde soykırımın haklı olup olamayacağı da “yasak düşünce alanı” olmaktan çıkarılmaz. Çünkü her toplum, varlığını sürdürebilmek için bazı temel ahlâkî kabulleri korumak zorundadır.

Demek ki sorun, “yasak alanların bulunması” değildir. Sorun, bu sınırların hangi ölçütlere göre belirlendiğidir.

Bu noktada din ile seküler düşünce arasında mahiyet farkından çok, kaynak farkı bulunmaktadır. Dindar için bazı hakikatler vahiy sebebiyle tartışma dışıdır; seküler düşünür için ise insan hakları, demokrasi veya özgürlük gibi değerler fiilen aynı işlevi görmektedir. Her iki durumda da düşüncenin üzerinde yükseldiği temel ilkeler bulunmaktadır.

Arkoun’un yaklaşımındaki ikinci problem ise düşünmeyi amaç hâline getirmesidir. Oysa düşünme, kendi başına mutlak bir değer değildir; hakikate ulaşmanın aracıdır. Bir düşüncenin değeri, yalnızca cesur olmasından değil, doğruya ulaştırma gücünden kaynaklanır. Sürekli sorgulamak, sürekli doğruya yaklaşmak anlamına gelmez. Aksine, hiçbir kesinliğin mümkün olmadığı bir noktaya varıldığında, düşünce kendi zeminini de kaybetmeye başlar.

Nitekim “her şey tartışılmalıdır” ilkesi tutarlı biçimde uygulanırsa, sonunda Arkoun’un kendi teorisi de tartışmaya açılacaktır. Eğer bu teori eleştiriden muaf tutulursa, kendi iddiasını çürütmüş olur. Eğer eleştiriye açıksa, o hâlde dinî geleneğin belirli sınırlar koyma hakkını da peşinen reddedemez. Böylece teori, kendi üzerine dönen bir paradoks üretmektedir.

III. İctihad ile Eleştirel Aklın Birbirine Karıştırılması

Arkoun’un yaklaşımındaki temel problemlerden biri de, İslam düşüncesindeki ictihad müessesesi ile modern anlamdaki eleştirel aklı aynı kategori içerisinde değerlendirmesidir. Ona göre klasik İslam düşüncesi, belirli alanları sorgulama dışı bırakarak eleştirel düşüncenin gelişmesini engellemiştir. Bu sebeple yeniden canlanabilmesi için “düşünülmeyen” ve “düşünülmesi imkânsız olan” alanların tamamının tartışmaya açılması gerekmektedir. Böylece Arkoun, geleneksel ictihad anlayışının yerine modern eleştirel aklı yerleştirmeyi önermektedir.

Oysa İslam düşüncesinde ictihad ile eleştirel akıl aynı şeyi ifade etmez. İctihad, vahyin otoritesini reddeden değil; vahyi esas alarak onun doğru anlaşılmasını hedefleyen ilmî bir faaliyettir. Müctehid, nasları (sübutu kesin olanları) sorgulamaz; onların anlamını, kapsamını, illetini ve uygulanma biçimini araştırır. Dolayısıyla ictihadın hareket noktası vahyin doğruluğu iken, Arkoun’un önerdiği eleştirel akıl, bizzat vahyin tarihsel niteliğini, metnin oluşum sürecini ve dinî otoritenin meşruiyetini de sorgulama konusu hâline getirmektedir. Bu bakımdan iki yaklaşım arasında yöntemden öte, epistemolojik bir farklılık bulunmaktadır.

Nitekim İslam düşünce tarihinde ictihad hiçbir zaman düşünmenin yasaklanması anlamına gelmemiştir. Aksine usûl-i fıkıh, kelâm ve tefsir literatürü incelendiğinde, kıyas, illet, istidlâl, istihsan, maslahat, örf, istishab, makâsıd  ve benzeri yöntemlerle son derece zengin bir aklî muhakeme geleneğinin oluştuğu görülmektedir. Bu gelenek içerisinde tartışmalar yalnızca fer’î meselelerle sınırlı kalmamış; bilgi teorisi, dil felsefesi, ahkâmın illetleri, haber teorisi, nedensellik, insan fiilleri ve hatta akıl-vahiy ilişkisi gibi oldukça derin meseleler de geniş biçimde ele alınmıştır. Dolayısıyla İslam düşüncesini “sorgulamayan bir gelenek” olarak tasvir etmek, tarihsel gerçeklikle tam anlamıyla örtüşmemektedir.

Arkoun’un asıl itirazı ise ictihadın sınırlarınadır. Çünkü İslam düşüncesinde ictihad, vahiy ile kesin olarak sabit olmuş esasları yeniden oylamaya açan bir faaliyet değildir. Oysa Arkoun’un “düşünülmeyen” teorisi, bu sınırların kendisini de eleştirel sorgulamanın konusu yapmak istemektedir. Böylece mesele, düşünmeye alan açmak değil; düşünmenin referans noktasını değiştirmektir. Başka bir ifadeyle Arkoun, ictihadı genişletmekten ziyade, vahiy merkezli epistemolojiyi eleştirel akıl merkezli bir epistemolojiyle ikame etmeyi teklif etmektedir.

Bu sebeple Arkoun’un projesi, klasik anlamda bir “ictihad çağrısı” değil; İslam düşüncesinin bilgi kaynaklarını ve doğruluk ölçütlerini yeniden tanımlamaya yönelik modern bir epistemolojik dönüşüm önerisidir. Dolayısıyla onun yaklaşımı, yalnızca yöntem tartışması olarak değil, vahiy, akıl ve hakikat arasındaki ilişkinin yeniden kurulmasına yönelik kapsamlı bir paradigma değişikliği olarak değerlendirilmelidir.

İslam düşüncesi açısından mesele, düşünmeyi yasaklamak değildir. Kur’an defalarca akletmeyi, tefekkürü, tedebbürü ve nazarı teşvik eder. Ancak bu düşünme faaliyeti, mutlak şüphecilik üzerine değil; hakikatin var olduğu ve insan aklının ona ulaşabileceği kabulü üzerine kuruludur. İslam geleneğinde tartışmanın sınırı, düşüncenin kendisi değil; vahiy ile kesin olarak sabit olmuş ilkelerin inkârıdır. Bu sınır, aklı ortadan kaldırmak için değil; onu belirli bir epistemolojik zemin üzerinde işletmek içindir.

Sonuç olarak Arkoun’un “düşünülmeyen” teorisi, önemli tarihî ve entelektüel problemlere dikkat çekmesi bakımından değerlidir. Ancak teorinin dayandığı “her şey sorgulanmalıdır” ilkesi, ne mantıksal olarak zorunludur ne de pratik olarak uygulanabilir. Çünkü hiçbir medeniyet, hiçbir bilim ve hiçbir düşünce sistemi tamamen sınırsız bir sorgulama üzerine yaşayamaz. Her düşünce geleneği, kendisini mümkün kılan bazı temel ilkeleri korur. Dolayısıyla asıl soru, “Neden bazı şeyler tartışma dışıdır?” değil; “Hangi ilkeler, hangi gerekçelerle tartışma dışı bırakılabilir?” sorusudur. Sağlıklı bir epistemoloji, sınırsız şüphe ile kör dogmatizm arasında dengeli bir yol bulabilen epistemolojidir.

  1. Arkoun’un Teorisinin Felsefî Arka Planı

Muhammed Arkoun, düşüncesini çoğu zaman İslam düşünce geleneğine yönelik içsel bir eleştiri olarak sunmaktadır. İlk bakışta bu yaklaşım, tarihsel ve kültürel bağlardan bağımsız, evrensel bir eleştirel yöntem izlenimi vermektedir. Ancak daha yakından incelendiğinde, Arkoun’un kullandığı kavramların ve analiz biçiminin XX. yüzyıl Fransız düşüncesinin, özellikle postyapısalcı ve eleştirel geleneklerin belirgin etkisi altında şekillendiği görülmektedir. Bu durum, onun yaklaşımının tarafsız ve paradigmasız bir yöntem değil; belirli bir felsefî zemine dayanan yorum modeli olduğunu göstermektedir.

Özellikle Arkoun’un “düşünülmeyen” (L’impensé) ve “düşünülmesi imkânsız olan” (L’impensable) kavramları, Michel Foucault’nun bilgi ile iktidar arasındaki ilişkiyi açıklamak için geliştirdiği epistemolojik çerçeveyle önemli benzerlikler taşımaktadır. Foucault’ya göre hiçbir bilgi sistemi tamamen tarafsız değildir; her bilgi düzeni, aynı zamanda belirli bir iktidar düzeni üretir. Bu nedenle her söylem, yalnızca söyledikleriyle değil, susturduğu ve görünmez kıldığı hususlarla da değerlendirilmelidir. Arkoun da benzer şekilde klasik İslam düşüncesini, bazı fikirleri meşrulaştıran, bazılarını ise sistematik biçimde dışlayan bir bilgi rejimi olarak okumaktadır.

Bunun yanında Arkoun’un metinlere yaklaşımında Jacques Derrida’nın yapısökümcü (déconstruction) yaklaşımının izleri de görülmektedir. Yapısöküm, metnin yalnızca söylediklerini değil, söyleyemediklerini, bastırdıklarını ve sessizliklerini de anlamın ayrılmaz bir parçası olarak kabul eder. Arkoun’un “niçin bu soru hiç sorulmadı?”, “hangi meseleler düşünme alanının dışına itildi?” şeklindeki sorgulamaları, klasik anlam çözümlemesinden ziyade bu yapısökümcü yöntemin dinî metinlere uygulanmış bir biçimini andırmaktadır.

Bu yaklaşımın önemli bir sonucu vardır: Arkoun, dinî metinleri öncelikle ilâhî hakikatin taşıyıcısı olarak değil, tarih içerisinde oluşmuş söylemsel yapılar olarak incelemektedir. Böylece vahiy merkezli epistemolojiden söylem merkezli epistemolojiye geçmektedir. Bu dönüşüm, yalnızca yöntem değişikliği değil, aynı zamanda bilgi anlayışının köklü biçimde değişmesidir.

Bu noktada dikkat çekilmesi gereken husus şudur: Arkoun’un yöntemi çoğu zaman “eleştirel aklın zorunlu yöntemi” gibi sunulmaktadır. Oysa bu yöntemin kendisi de belirli tarihsel şartlarda ortaya çıkmış modern bir felsefî paradigmadır. Foucault’nun bilgi-iktidar teorisi, Derrida’nın yapısökümü veya modern eleştirel teorinin diğer unsurları, insan düşüncesinin kaçınılmaz ve evrensel yöntemleri değil; modern Batı düşüncesinin belirli krizlerine verilen cevaplar olarak doğmuş teorilerdir. Dolayısıyla bunların evrensel ve tartışılmaz metodolojik ölçütler olarak kabul edilmesi, eleştirilen geleneklerin dogmatizmine karşı yeni bir metodolojik dogmatizm üretme riskini taşımaktadır.

Nitekim Arkoun’un “her şey sorgulanmalıdır” çağrısı da kendi içinde tarafsız değildir. Çünkü bu çağrı, modern eleştirel teorinin temel varsayımlarından biri olan “hiçbir otoritenin sorgulanamaz olmadığı” ilkesine dayanmaktadır. Oysa bu ilke de ispat edilmiş bir bilimsel gerçek değil, belirli bir felsefî tercihtir. Başka bir ifadeyle Arkoun, İslam düşüncesinin ön kabullerini sorgularken, kendi yönteminin ön kabullerini çoğu zaman sorgulama konusu yapmamaktadır. Böylece eleştirdiği geleneğin dışında değil, yalnızca başka bir geleneğin içinde konuşmaktadır.

Bu durum, Thomas Kuhn’un bilim felsefesinde geliştirdiği paradigma kavramıyla da açıklanabilir. Kuhn’a göre hiçbir araştırmacı paradigmasız düşünemez; her bilimsel faaliyet belirli kavramsal çerçeveler içerisinde yürütülür. Aynı ilke sosyal bilimler ve din araştırmaları için de geçerlidir. Arkoun’un yaklaşımı da kendi kavramlarını, önceliklerini ve doğruluk ölçütlerini belirleyen modern eleştirel paradigmanın sınırları içerisinde şekillenmektedir. Dolayısıyla onun eleştirileri “paradigmanın dışından” değil, başka bir paradigma adına yapılmaktadır.

Bu sebeple Arkoun’un yöntemi, mutlak ve evrensel bir akıl yürütme modeli olarak değil, modern Batı düşüncesinin geliştirdiği hermenötik ve eleştirel geleneklerden beslenen tarihsel bir yorum biçimi olarak değerlendirilmelidir. Bu tespit, onun analizlerinin değersiz olduğu anlamına gelmez; ancak bunların da diğer bütün düşünce sistemleri gibi belirli ön kabuller üzerine kurulu olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Arkoun’un teorisi, eleştirdiği İslam düşüncesi kadar kendisi de eleştirel incelemeye açık bir paradigmadır.

Sonuç

Muhammed Arkoun’un “düşünülmeyen” ve “düşünülmesi imkânsız olan” teorisi, İslam düşünce tarihine farklı bir perspektiften bakmayı öneren dikkat çekici bir girişimdir. Bu teori, tarih boyunca ihmal edilmiş meselelerin yeniden gündeme getirilmesi, bilgi üretim süreçlerinin eleştirel biçimde incelenmesi ve düşünce tarihinin yalnızca galip gelen söylemler üzerinden okunmaması gerektiğini hatırlatması bakımından önemli katkılar sunmaktadır. Bu yönüyle Arkoun’un çalışmaları, özellikle tarih yazımı ve fikir tarihi açısından göz ardı edilemeyecek sorular ortaya koymaktadır.

Bununla birlikte, bu makalede ortaya konulduğu üzere, Arkoun’un yaklaşımı metodolojik ve felsefî bakımdan birtakım temel problemlere de sahiptir. Her şeyden önce teori, “her şey sorgulanmalıdır” ilkesini tartışmasız bir hareket noktası olarak benimsemekte; bu ilkenin kendisinin de tarihsel ve felsefî bir tercih olduğu gerçeğini yeterince dikkate almamaktadır. Böylece dinî geleneklerin dogmatik ön kabullerini eleştirirken, modern eleştirel teorinin ön kabullerini sorgulama dışı bırakmaktadır.

Öte yandan hiçbir düşünce sistemi mutlak anlamda ön kabulsüz değildir. Mantık, matematik, bilim, hukuk ve ahlâk gibi bütün bilgi alanları belirli temel ilkelere dayanarak varlık kazanır. Sorun, ön kabullerin bulunması değil; bunların hangi epistemolojik gerekçelerle benimsendiği ve hangi yöntemlerle temellendirildiğidir. Bu bakımdan dinî düşüncenin bazı esasları tartışma zemini olarak kabul etmesi ile modern eleştirel teorinin sınırsız sorgulamayı temel ilke olarak benimsemesi arasında mahiyet değil, epistemolojik tercih bakımından bir farklılık bulunmaktadır.

Ayrıca düşünmenin değeri, yalnızca sınır tanımamasından değil, hakikate ulaştırabilme gücünden kaynaklanır. Sorgulama, hakikatin yerine geçen bir amaç hâline geldiğinde, sonunda kendi zeminini de sorgulayarak epistemolojik bir belirsizlik üretme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Bu nedenle sağlıklı bir düşünce geleneği ne eleştiriyi bütünüyle reddeder ne de bütün kesinlikleri ortadan kaldıran sınırsız şüpheciliği benimser. Asıl ihtiyaç duyulan şey, aklı işlevsiz bırakan dogmatizm ile hakikati imkânsızlaştıran radikal şüphecilik arasında dengeli bir epistemolojik zemindir.

Sonuç olarak Arkoun’un teorisi, İslam düşüncesinin ihmal edilmiş yönlerini tartışmaya açması bakımından önemli sorular üretmektedir; ancak bu teori, evrensel ve tarafsız bir yöntem değil, modern Batı eleştirel düşüncesinin kavramsal çerçevesi içinde geliştirilmiş tarihsel bir paradigmadır. Bu nedenle onun ortaya koyduğu eleştiriler, nihai hükümler olarak değil; başka düşünce gelenekleriyle birlikte ele alınması gereken felsefî teklifler olarak değerlendirilmelidir. Gerçek anlamda eleştirel düşünce ise yalnızca dinî gelenekleri değil, modern eleştirel teorilerin kendilerini de aynı entelektüel titizlikle sorgulayabildiği ölçüde tutarlı ve sahici olacaktır.

Kategori:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir