İçeriğe geç

İSLAM’DA HÜKÜMLERİN DEĞİŞEBİLİRLİĞİ MESELESİ: KAVVÂMLIK ÖRNEĞİNDE NİHAİ İLKE İLE DEĞİŞEN UYGULAMANIN AYRIMI

Giriş

Modern dönemde İslam hukukunun ve İslam’ın toplumsal hükümlerinin değişebilirliği meselesi, özellikle aile, kadın-erkek ilişkileri, ekonomik sorumluluklar ve toplumsal roller bağlamında yoğun biçimde tartışılmaktadır. Bu tartışmaların merkezinde çoğu zaman şu soru bulunmaktadır: Kur’an ve Sünnet tarafından ortaya konulan hükümler belirli bir tarihsel ve toplumsal şartın ürünü müdür, yoksa bunlar insan hayatı için nihai ve bağlayıcı ilkeler midir?

Bu soruya verilen cevap, yalnızca bazı fıkhî hükümlerin uygulanmasıyla ilgili değildir. Esasen burada daha temel bir problem bulunmaktadır: İslam’ın insan ve toplum tasavvuru değişen şartlara göre yeniden kurulabilir mi, yoksa İslam belirli alanlarda insan hayatının temel düzenini belirlemiş midir?

Mesele özellikle aile düzeninde daha açık biçimde görülmektedir. Çünkü Kur’an, yalnızca bireysel ibadetlerle ilgili hükümler ortaya koymamış; aileyi, evliliği, eşler arasındaki sorumlulukları ve tarafların birbirlerine karşı hak ve yükümlülüklerini de düzenlemiştir. Nisâ sûresi 34. ayette geçen kavvâmlık kavramı bu açıdan dikkat çekici bir örnektir.

Bugün kadınların ekonomik hayata daha fazla katılması, kadınların gelir elde etmesi, bazı ailelerde kadının erkek kadar hatta erkekten daha fazla kazanması ve aile giderlerinin eşler arasında paylaşılması, kavvâmlığın anlamı konusunda yeni sorular doğurmaktadır. Mesela şu soru sorulmaktadır:

Kadın da erkekle aynı ölçüde aile masraflarına katılırsa erkeğin kavvâmlığı ortadan kalkar mı?

Eğer buna “evet” denilirse, kavvâmlığın Kur’an’da zikredilen ekonomik sorumluluklarla ne ölçüde bağlantılı olduğu yeniden tartışılacaktır. Eğer “hayır” denilirse, bu defa başka bir soru ortaya çıkacaktır:

Öyleyse kavvâmlığın anlamı nedir ve ekonomik şartlar değiştiğinde bu kavram nasıl anlaşılmalıdır?

Kanaatimizce bu sorunun çözümü, kavvâmlığı yalnızca belirli bir ekonomik şartın doğrudan sonucu olarak görmekte değil; onu İslam’ın aile düzenine ilişkin kurucu ve nihai bir ilke olarak değerlendirmekte yatmaktadır. Bununla birlikte kavvâmlığın somut biçimleri, görevlerin yerine getirilme tarzı ve aile içindeki ekonomik iş bölümünün ayrıntıları değişebilir.

Dolayısıyla burada savunulması gereken yaklaşım, “hiçbir şey değişmez” veya “her şey değişebilir” şeklindeki iki uç yaklaşım değil; nihai hüküm ile değişken uygulama arasındaki ayrımın korunmasıdır.

  1. “Hükümlerin değişmesi” meselesini doğru kurmak

İslam hukukunda değişim meselesi konuşulurken öncelikle “hüküm” kelimesinin hangi anlamda kullanıldığı açıklığa kavuşturulmalıdır. Çünkü tarih boyunca insanların değiştiği, toplumların farklılaştığı ve örflerin dönüşüme uğradığı açıktır. Ancak buradan hareketle İslam’ın bütün hükümlerinin tarihsel olduğu sonucu çıkarılamaz.

Fıkıh geleneğinde de zaman, mekân, örf, ihtiyaç ve maslahatın dikkate alınması önemli bir yere sahiptir. Fakat bunların dikkate alınması, Kur’an ve Sünnet’in bütün hükümlerinin yeniden belirlenebileceği anlamına gelmez.

Burada en az üç alanı birbirinden ayırmak gerekir:

  1. Nassın doğrudan belirlediği temel ve kurucu hükümler,
  2. Bu hükümlerin uygulanmasına ilişkin içtihat alanı,
  3. Değişen şartların belirlediği araçlar, yöntemler ve uygulama biçimleri.

Örneğin İslam’ın aile içerisinde erkeğe nafaka sorumluluğu yüklemesi ile nafakanın hangi ekonomik araçlarla sağlanacağı aynı düzeyde değildir. Birincisi normatif bir ilkedir; ikincisi ise şartlara göre değişebilecek bir uygulama alanıdır.

Bu ayrım yapılmadığında, uygulamadaki değişiklik doğrudan hükmün değişmesi olarak değerlendirilmektedir.

Oysa bir hükmün uygulanma biçiminin değişmesi ile hükmün kendisinin değişmesi aynı şey değildir.

  1. İslam’ın aile düzeni sadece ekonomik bir iş bölümünden ibaret değildir

Kavvâmlık meselesindeki en önemli problem, kavramın yalnızca “para kazanma” veya “evin masraflarını ödeme” meselesine indirgenmesidir.

Nisâ sûresi 34. ayette erkeklerin kadınlar üzerinde kavvâm oldukları belirtilirken bunun gerekçeleri arasında hem Allah’ın bazılarını diğerlerine üstün kılması hem de erkeklerin mallarından harcama yapmaları zikredilmektedir:

“Erkekler kadınlar üzerinde kavvâmdırlar. Çünkü Allah onların bir kısmını diğerlerine üstün kılmıştır ve çünkü mallarından harcamaktadırlar…” (Nisâ 4/34).

Burada dikkat edilmesi gereken husus, ayetin kavvâmlığı yalnızca ekonomik bir sözleşmeye dönüştürmemesidir.

Eğer kavvâmlık sadece “kim daha fazla para kazanıyorsa aile yönetimi ondadır” şeklinde anlaşılırsa, Kur’an’ın ortaya koyduğu aile düzeni ekonomik bir rekabet alanına indirgenmiş olur.

Oysa aile, bir şirket değildir.

Karı-koca ilişkisi de iki ortağın yalnızca ekonomik katkılarını karşılaştırdığı bir ortaklık ilişkisi değildir.

Aile içerisinde farklı sorumlulukların bulunması, tarafların insanlık değeri bakımından eşit olmadığı anlamına gelmez. Değer eşitliği ile görev ve sorumlulukların aynılığı birbirinden farklıdır.

Bu nedenle “kadın da erkek kadar kazanıyorsa neden erkek kavvâm olsun?” sorusu, daha başlangıçta kavvâmlığı ekonomik katkının aritmetik karşılığı olarak kabul etmektedir. Oysa tartışılması gereken tam da bu varsayımın doğru olup olmadığıdır.

  1. Kadının aile giderlerine katılması kavvâmlığı ortadan kaldırır mı?

Bu soruya kanaatimizce “hayır” cevabı verilmelidir.

Bir kadının aile bütçesine katkıda bulunması, onun malının kendisine ait olması, çalışması veya ekonomik bakımdan güçlü olması, tek başına erkeğin kavvâmlığını ortadan kaldırmaz.

Çünkü burada iki farklı mesele bulunmaktadır:

Birincisi: Ailenin ekonomik yükünün fiilen nasıl paylaşıldığı.

İkincisi: İslam’ın aile içerisindeki asli sorumluluk düzeninin nasıl kurulduğu.

Bu ikisi birbirinden ayrılmalıdır.

Bir ailede kadın gönüllü olarak kocasına ekonomik destek sağlayabilir. Erkek de çeşitli sebeplerle eşinin yardımından yararlanabilir. Kadının ailesinin ekonomik yüküne katılması, onun fedakârlığını veya aile ortaklığını gösterebilir. Ancak bu durum, Kur’an’ın erkeğe yüklediği asli sorumlulukların ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Hatta burada önemli bir hukukî ayrım ortaya çıkar:

Bir sorumluluğun fiilen paylaşılması ile o sorumluluğun hukukî olarak ortadan kalkması aynı şey değildir.

Bir kadın aile giderlerinin yarısını karşılayabilir. Hatta bazı ailelerde bütün giderleri geçici olarak kadın karşılayabilir. Fakat bundan “artık erkeğin nafaka sorumluluğu yoktur” sonucu zorunlu olarak çıkmaz.

Dolayısıyla değişen ekonomik şartlar, kavvâmlığın kendisini değil, kavvâmlığın somut olarak nasıl icra edildiğini etkileyebilir.

  1. Peki kavvâmlığın anlamı nedir?

Tam bu noktada daha zor bir soru ortaya çıkmaktadır: Eğer kavvâmlık sadece “masrafları erkek karşılar” demek değilse, kavvâmlık ne anlama gelmektedir?

Kavvâmlık, aile içerisinde sorumluluk üstlenme, gözetme, koruma, yönetme ve aile düzeninin yükünü taşıma anlamları etrafında düşünülmelidir.

Burada “yönetme” kavramı modern anlamda sınırsız bir iktidar veya tahakküm olarak anlaşılmamalıdır.

İslam’ın aile düzenindeki kavvâmlık, erkeğe sınırsız bir hâkimiyet alanı vermek değildir. Bilakis yetki ile sorumluluğu birlikte getiren bir konumdur.

Başka bir ifadeyle:

İslam’da kavvâmlık bir imtiyazdan önce bir sorumluluk düzenidir.

Bu nedenle erkeğin kavvâm olması, kadının değersiz veya ikinci sınıf insan olması anlamına gelmez. Nasıl ki farklı görevler insanın ontolojik değerini belirlemiyorsa, aile içindeki görev farklılığı da tek başına bir üstünlük hiyerarşisi oluşturmaz.

Burada temel mesele “kim daha değerlidir?” sorusu değil, “aile düzeninde kim hangi asli sorumluluğu üstlenmektedir?” sorusudur.

  1. Nihai hüküm ile değişen uygulama arasındaki ayrım

Makalenin merkezî tezi tam burada kurulabilir:

Kavvâmlık değişken bir toplumsal alışkanlık değil, İslam’ın aile düzenine ilişkin kurucu bir hükmüdür; ancak kavvâmlığın uygulanma biçimleri tarihsel ve toplumsal şartlara göre farklılaşabilir.

Örneğin geçmişte aile geçimini sağlamak için erkek tarlada çalışmış olabilir. Bugün ise maaşlı bir işte çalışabilir. Gelecekte ekonomik sistem tamamen değişebilir. Aynı şekilde kadın geçmişte ev ekonomisine farklı biçimde katkı sunarken bugün ücretli çalışabilir ve aile bütçesine önemli miktarda katkıda bulunabilir.

Bütün bunlar kavvâmlığın uygulama alanındaki değişikliklerdir.

Fakat bunlardan “artık İslam’ın aile düzenine ihtiyacı yoktur” veya “eşler arasındaki bütün rol farklılıkları ortadan kaldırılmalıdır” sonucu çıkarılamaz.

Bu nedenle değişebilirlik ile değişmesi gerekliliğini birbirinden ayırmak gerekir.

Bir şeyin değişebilmesi, değişmesinin insan için faydalı olduğu anlamına gelmez.

  1. “Değişebilir” olmak ile “değiştirilmesi doğru” olmak aynı şey değildir

Modern tartışmalarda zaman zaman şu mantık yürütülmektedir:

Toplum değişmiştir → kadınların şartları değişmiştir → o hâlde eski aile düzeni değişmelidir.

Ancak burada bir mantık sıçraması bulunmaktadır.

Bir şeyin fiilen değişmesi, onun normatif olarak değiştirilmesinin doğru olduğunu göstermez.

İnsan hayatında pek çok şey değişebilir. Fakat insanın her yapabildiği şey, onun için iyi ve faydalı değildir.

Mesela fiziksel bakımdan bir kadının ciddi biçimde kas geliştirmesi, ağır fiziksel faaliyetlerde bulunması veya savaşçı bir niteliğe sahip olması mümkündür. Buradaki mesele “kadın bunu yapabilir mi?” sorusu değildir. Elbette yapabilir.

Asıl soru:

Bunun insan ve toplum açısından hangi durumda faydalı olduğu ve bunun genel bir insanlık modeli hâline getirilmesinin doğru olup olmadığıdır.

Dolayısıyla “yapılabilirlik” ile “normatif olarak tavsiye edilebilirlik” birbirinden ayrılmalıdır.

Bir istisnanın mümkün olması, istisnanın genel kural hâline getirilmesini gerektirmez.

Aynı şekilde modern toplumlarda bazı kadınların ailelerini ekonomik olarak geçindirmesi mümkün olabilir. Hatta bazı durumlarda zorunlu hâle gelebilir. Fakat bundan, İslam’ın aile içerisinde erkeğe yüklediği asli sorumlulukların ilkesel olarak ortadan kaldırılması gerektiği sonucu çıkarılamaz.

  1. Fıtrat meselesi: “Mümkün olan” ile “uygun olan” arasındaki fark

Burada fıtrat kavramı önem kazanmaktadır.

İslam’ın insan anlayışında kadın ve erkek aynı insanlık değerine sahip olmakla birlikte biyolojik, psikolojik ve toplumsal bakımdan bütünüyle özdeş varlıklar değildir.

Eşitlik ile aynılık aynı şey değildir.

Kadın ile erkek arasında birtakım farklılıkların bulunması, birinin diğerinden daha değerli olduğu anlamına gelmez. Fakat bu farklılıkların aile ve toplum düzeninde hiçbir sonuç doğurmadığını söylemek de mümkün değildir.

Bu nedenle fıtratı yalnızca “insanın herhangi bir şeyi yapabilme kapasitesi” üzerinden okumak doğru değildir.

Bir insanın belirli bir şeyi yapabiliyor olması, o şeyin onun için en uygun hayat modeli olduğu anlamına gelmez.

Burada normatif soru tekrar karşımıza çıkar:

İnsan neyi yapabilir?

sorusundan daha önemli olan,

İnsan ve toplum için hangi düzen daha hayırlıdır?

sorusudur.

İslam’ın hükümleri yalnızca insanların mevcut fiillerini tasvir etmek için değil, insan hayatını belli bir istikamette düzenlemek için gelmiştir.

Dolayısıyla İslam’ın aile düzeni de insanların tarih içerisinde oluşturduğu bütün aile biçimlerini meşrulaştıran bir yapı olarak değil, insanın yaratılış özellikleri dikkate alınarak ortaya konulmuş normatif bir düzen olarak okunmalıdır.

  1. Fakat “fıtrat” kavramı değişimin önünü bütünüyle kapatmaz

Burada önemli bir denge kurulmalıdır.

“Fıtrat” demek, tarih boyunca bütün aile uygulamalarının değişmeden kalması demek değildir.

Aksine aynı temel aile düzeni farklı toplumlarda farklı biçimlerde yaşanabilir.

Örneğin:

  • kadın çalışabilir,
  • erkek ev işlerine yardım edebilir,
  • eşler ekonomik yükü fiilen paylaşabilir,
  • çocuk bakımını birlikte üstlenebilir,
  • kadın kendi malını aile için harcayabilir,
  • erkek bazı ev işlerini daha fazla yapabilir,
  • aile ekonomik şartlara göre farklı bir iş bölümü geliştirebilir.

Bunların hiçbiri tek başına kavvâmlığın reddi anlamına gelmez.

Çünkü burada değişen şey ilkenin kendisi değil, ilkenin hayata geçirilme biçimidir.

Bu ayrım son derece önemlidir.

Aksi takdirde kavvâmlık, tarihsel bir “erkek evin parasını kazanır, kadın evde oturur” modeline indirgenmiş olur. Böyle bir yaklaşım, Kur’an’ın normatif hükmünü belirli bir tarihsel uygulama biçimiyle özdeşleştirmiş olur.

  1. Kavvâmlığın kaldırılması ile kavvâmlığın yeniden yorumlanması arasındaki fark

Bugün yapılan tartışmalarda iki farklı öneri birbirine karıştırılmaktadır.

Birinci öneri şudur:

“Kadın ve erkek artık ekonomik olarak farklı konumlarda değildir; dolayısıyla kavvâmlık hükmü sona ermiştir.”

İkinci öneri ise şöyledir:

“Kadın ve erkeğin ekonomik ilişkileri değişmiştir; dolayısıyla kavvâmlığın aile içerisindeki sorumlulukları ve uygulanma biçimleri yeni şartlar ışığında yeniden açıklanmalıdır.”

İkinci yaklaşım, İslam’ın hükmünü koruyarak yeni şartları dikkate alma imkânı verir.

Birinci yaklaşım ise mevcut toplumsal değişimi doğrudan nassın hükmünü değiştiren bir gerekçeye dönüştürmektedir.

Kanaatimizce asıl problem budur.

Çünkü eğer her toplumsal değişim doğrudan hükmün değişmesini gerektirirse, o zaman İslam’ın normatif bir aile düzeninden söz etmek güçleşir.

  1. İslam’ın aile düzeni neden “nihai” olarak düşünülmelidir?

İslam’ın aile düzenini nihai olarak kabul etmek, “tarih boyunca bütün aile biçimleri aynen korunmalıdır” demek değildir.

Nihailikten maksat, ailenin temel normatif yapısının insanlığın değişen tercihlerine göre yeniden kurulamayacağıdır.

İslam aileyi yalnızca iki bireyin özgür iradeleriyle oluşturduğu geçici bir birliktelik olarak görmez. Evlilik; neslin devamı, çocukların yetiştirilmesi, cinsiyetler arasındaki tamamlayıcılık, ekonomik sorumluluk, karşılıklı merhamet ve toplumsal devamlılık gibi birçok boyutu bulunan bir kurumdur.

Bu sebeple aileye ilişkin hükümler, yalnızca iki yetişkin birey arasındaki güç ilişkisi üzerinden değerlendirilemez.

Bir aile düzeninin sonuçları yalnızca eşleri değil, çocukları ve nihayetinde bütün toplumu ilgilendirir.

Buradan hareketle şu ilke ortaya konulabilir:

İslam’ın aileye ilişkin temel hükümleri, yalnızca bireysel tercihleri düzenleyen hükümler değil, toplumun devamlılığını ve aile kurumunun istikrarını hedefleyen kurucu hükümlerdir.

Bu nedenle bunların değişen toplumsal anlayışlara göre yeniden kurulması ciddi sonuçlar doğurabilir.

  1. “Kadın da erkek de aynı derecede aileyi geçindiriyorsa?”

Bu soruyu tekrar ele alalım.

Bir ailede kadın ve erkek aynı miktarda para kazanıyor ve aynı miktarda aile giderine katkıda bulunuyorsa ne olacaktır?

Kanaatimizce bu durum, tek başına kavvâmlığın ortadan kalkmasını gerektirmez.

Çünkü ekonomik katkının miktarı ile aile içerisindeki asli sorumluluk düzeni aynı şey değildir.

Bir erkek eşinden daha az kazanabilir. İşsiz kalabilir. Hastalanabilir. Geçici olarak ekonomik bakımdan eşine bağımlı hâle gelebilir. Bu durumda kavvâmlığın ortadan kalktığını söylemek doğru olmaz.

Aynı şekilde kadın ekonomik açıdan çok daha güçlü hâle gelebilir. Bu da onun aile içerisindeki insanlık değerini veya haklarını değiştirmez.

Demek ki kavvâmlığı maaş bordrosuna bağlamak doğru değildir.

Kavvâmlık, gelir üstünlüğünden ziyade sorumluluk ve aile düzenine ilişkin normatif bir konumdur.

Bu noktada ayette nafakanın zikredilmesi de önemini korur. Çünkü nafaka, kavvâmlığın somut göstergelerinden ve gerekçelerinden biridir; fakat kavvâmlığın bütün anlamını tüketen tek unsur değildir.

  1. Ailede otorite değil, sorumluluk merkezli bir kavvâmlık

Kavvâmlığın yanlış anlaşılmasının en önemli sebeplerinden biri, onun “otorite” kelimesine indirgenmesidir.

Oysa İslam’ın aile anlayışında kavvâmlık, keyfî tahakküm hakkı değildir.

Bir kimseye sorumluluk verilmesi, ona sınırsız hâkimiyet verilmesi anlamına gelmez.

Tam tersine, sorumluluk arttıkça hesap verme de artar.

Bu açıdan kavvâmlık şu şekilde formüle edilebilir:

Kavvâmlık, erkeğin aile içinde mutlak üstünlüğü değil; ailenin korunması, geçiminin sağlanması, düzeninin sürdürülmesi ve aile sorumluluklarının taşınması bakımından üstlendiği asli sorumluluk konumudur.

Böyle anlaşıldığında kavvâmlık, kadının kişiliğini veya ekonomik bağımsızlığını ortadan kaldırmaz.

Kadının kendi malı vardır. Çalışabilir. Ticaret yapabilir. Ailesine ekonomik katkıda bulunabilir. Kocasından daha fazla kazanabilir.

Ancak bütün bunlar, İslam’ın aileye ilişkin temel sorumluluk mimarisinin ortadan kalkmasını zorunlu kılmaz.

  1. Değişim nerede mümkündür?

Buraya kadar söylediklerimiz, İslam aile hukukunda hiçbir şeyin değişemeyeceği anlamına gelmemektedir.

Tam tersine, değişimin gerçekleşebileceği geniş bir alan vardır.

Değişebilecek hususlar arasında şunlar düşünülebilir:

  • nafakanın ekonomik olarak nasıl karşılanacağı,
  • aile bütçesinin nasıl organize edileceği,
  • eşlerin iş bölümünün nasıl yapılacağı,
  • kadın ve erkeğin hangi meslekleri icra edeceği,
  • çocuk bakımında hangi yöntemlerin kullanılacağı,
  • konut ve yaşam biçimleri,
  • aile içi ekonomik planlama,
  • örfe bağlı bazı uygulamalar,
  • aile sorumluluklarının yerine getirilmesinde kullanılan araçlar.

Bunlar değişebilir.

Ancak değişmemesi gereken temel çerçeve şudur:

Aile bir kurumdur; kadın ve erkek bu kurum içerisinde birbirini tamamlayan hak ve sorumluluklara sahiptir; ekonomik sorumlulukların asli düzeni nass tarafından belirlenmiştir; kavvâmlık bu düzenin kurucu unsurlarından biridir.

Böylece değişim ile sabitlik arasında dengeli bir model ortaya çıkmaktadır.

  1. İslam’ın hükümlerini “tarihsel şartların ürünü” saymanın problemi

Kavvâmlık örneğinde daha radikal bir iddia da ortaya atılabilir:

“Kur’an’ın erkekleri kavvâm kabul etmesinin sebebi, Kur’an’ın indiği dönemde ekonomik gücün erkeklerde bulunmasıydı. Bugün ekonomik şartlar değiştiğine göre hüküm de değişmelidir.”

Bu yaklaşım, ayetteki “mallarından harcama yapmaları” unsurunu tarihsel bir gerekçeye dönüştürmektedir.

Ancak burada önemli bir problem bulunmaktadır.

Bir nassın bir hükmü belli bir gerekçeyle ilişkilendirmesi ile o hükmün yalnızca o tarihsel şart için geçerli olduğunu söylemek aynı şey değildir.

Kur’an’ın hüküm koyma biçimi, çoğu zaman belirli bir tarihsel gerçeklikten hareket eder; fakat bu, hükmün yalnızca o gerçekliğe mahkûm olduğu anlamına gelmez.

Aksi hâlde Kur’an’daki pek çok hükmü tarihsel şartlara bağlamak mümkün hâle gelir.

Burada daha ihtiyatlı bir yöntem gereklidir:

Nassın lafzı, hükmün amacı, illet, bağlam ve şer‘î bütünlük birlikte değerlendirilmelidir.

Sadece tarihsel şarttan hareket ederek hükmü ortadan kaldırmak, İslam’ın normatif yapısını tarihsel olgulara bağımlı hâle getirebilir.

  1. Nihai hüküm fikri neden gereklidir?

Eğer İslam’ın bütün hükümleri toplumsal şartlara göre yeniden değiştirilebilir kabul edilirse, “İslam’ın hükmü” ile “Müslüman toplumların belirli bir dönemdeki tercihi” arasındaki sınır ortadan kalkabilir.

Bu durumda modern toplum neyi doğru kabul ediyorsa, nasslar onun ışığında yeniden yorumlanabilir.

Oysa vahyin temel fonksiyonlarından biri tam da insanın kendi tercihlerini mutlaklaştırmasını engellemektir.

İnsan değişir.

Toplum değişir.

Ekonomik sistem değişir.

Kültür değişir.

Aile biçimleri değişir.

Fakat bütün bu değişimlerin üzerinde insan hayatına yön veren vahyî bir normatif çerçeve bulunmaktadır.

Bu çerçevenin bulunması, insanın değişen şartlara uyum sağlamasına engel değildir. Tam tersine, değişimin hangi sınırlar içerisinde gerçekleşeceğini belirler.

  1. Asıl mesele: “Değişmezlik” değil, “değişimin sınırı”

Bu nedenle tartışmayı “İslam’da hükümler değişir mi, değişmez mi?” şeklinde kurmak eksik kalmaktadır.

Daha doğru soru şudur:

İslam’da hangi hükümler değişmez bir normatif çerçeve oluşturur ve hangi hükümler değişen şartlara göre yeniden düzenlenebilir?

Bu soru sorulduğunda mesele daha sağlıklı bir zemine taşınır.

İslam’ın ibadetleri, aile düzeninin temel ilkeleri, miras sisteminin nassla belirlenen ana çerçevesi, evlilik ve boşanmanın temel hükümleri gibi alanlarla; örf, araç, yöntem, ekonomik uygulama ve kamu düzenine ilişkin içtihat alanlarını aynı kategoriye koymak mümkün değildir.

Dolayısıyla “değişim” kavramının kendisi problem değildir.

Problem, değişebilecek olanla değişmemesi gerekenin birbirine karıştırılmasıdır.

Sonuç

İslam’da değişim meselesi, ne bütün hükümlerin tarihsel olduğunu kabul eden sınırsız bir değişim anlayışıyla ne de tarih boyunca oluşmuş bütün uygulamaları değişmez kabul eden katı bir yaklaşımla çözülebilir.

Daha isabetli yaklaşım, vahyin belirlediği nihai normatif hükümler ile bu hükümlerin değişen şartlarda uygulanma biçimlerini birbirinden ayırmaktır.

Kavvâmlık bunun önemli örneklerinden biridir.

Kadının ekonomik hayata katılması, çalışması, yüksek gelir elde etmesi veya aile bütçesine erkekle eşit ölçüde katkıda bulunması, kavvâmlığın otomatik olarak ortadan kalkmasını gerektirmez. Çünkü kavvâmlık yalnızca “parayı kimin kazandığı” meselesi değildir. O, İslam’ın aile düzeninde erkeğe yüklediği asli sorumluluk ve aileyi koruyup gözetmeye ilişkin normatif konumdur.

Buna karşılık kavvâmlığın uygulanma biçimleri değişebilir. Kadın ve erkek aile içerisindeki günlük işlerini farklı biçimlerde paylaşabilir; kadın ekonomik bakımdan çok daha aktif olabilir; erkek ev işlerinde daha fazla sorumluluk üstlenebilir; eşler aile bütçesini ortaklaşa yönetebilir. Bunların hiçbiri tek başına İslam’ın aile düzeninin ortadan kalktığını göstermez.

Burada özellikle şu ayrım korunmalıdır:

Fiilî durum ile normatif hüküm aynı şey değildir.

Bir kadının aileyi ekonomik olarak geçindirebilmesi mümkündür. Fakat bundan bunun İslam’ın aile düzenindeki asli norm hâline gelmesi gerektiği sonucu çıkmaz.

Aynı şekilde bir erkeğin belirli görevleri yerine getirememesi mümkündür. Fakat onun bu görevi yerine getirememesi, söz konusu görevin normatif olarak ortadan kalktığı anlamına gelmez.

İslam’ın aile düzeni açısından asıl mesele, kadın ile erkeği birbirinin aynısı hâline getirmek değil, farklılıkları adalet, merhamet, sorumluluk ve tamamlayıcılık içerisinde anlamlandırmaktır.

Bu noktada fıtrat kavramı da yeniden düşünülmelidir. Fıtrat, insanın hiçbir şeyi yapamayacağı anlamına gelmez. İnsan çok farklı şeyleri yapabilir. Ancak yapabilmek ile insan ve toplum için en uygun olanın aynı şey olmadığı unutulmamalıdır.

Dolayısıyla bir kadının fiziksel olarak güçlü olması, ağır iş yapabilmesi veya ailesini ekonomik olarak geçindirebilmesi mümkündür. Fakat istisnaî olarak mümkün olan bir durum ile toplumun bütün aile yapısının bunun üzerine kurulması arasında büyük fark vardır.

Sonuç olarak İslam’ın aile düzenini savunmak, kadınların çalışmasını veya ekonomik hayata katılmasını reddetmek değildir. Aynı şekilde erkeğin kavvâmlığını savunmak da erkeğin kadına sınırsız bir tahakküm hakkı olduğunu kabul etmek değildir.

Savunulması gereken şey şudur:

İslam aile düzeninin temel ilkeleri nihai ve normatiftir; fakat bu ilkelerin hayata geçirilme biçimleri değişebilir.

Böyle bir yaklaşım hem vahyin normatif karakterini muhafaza eder hem de değişen hayat şartlarını dikkate alır. Asıl ihtiyaç duyulan şey, İslam’ın hükümlerini modern toplumun her değişimine göre yeniden üretmek değil; değişen dünyayı İslam’ın sabit ilkeleri içerisinde nasıl anlamlandıracağımızı yeniden düşünmektir.

Bu açıdan kavvâmlık, değişen bir toplumsal alışkanlık değil; değişen şartlarda farklı biçimlerde uygulanabilen, fakat aile düzeninin kurucu ilkelerinden biri olarak varlığını sürdüren bir hükümdür.

Kategori:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir