Yağmur yağarken, birbirinden bağımsız düşen damlaları çoğu zaman kesintisiz bir çizgi gibi görürüz. Aynı şekilde, yüksek hızla döndürülen ışıklı bir noktayı da tek tek noktalar hâlinde değil, tam bir ışık çemberi olarak algılarız. Peki, birbirinden ayrı damlalar ve noktalardan oluşan bir olgu, zihnimizde nasıl tek ve sürekli bir bütün hâlinde görünmektedir?
Ebû Hâmid el-Gazzâlî, bu tür gözlemlerden hareketle felsefî psikolojisinin önemli kavramlarından biri olan “iç duyu” (el-hissü’l-bâtın) veya “ortak duyu” (el-hissü’l-müşterek) teorisini geliştirmiştir. Ona göre insanın dünyayı algılaması, dış gerçekliğin zihinde pasif biçimde yansıması değildir; aksine zihnin gerçekleştirdiği yorumlayıcı ve birleştirici (terkip edici) bir süreçtir.
Gazzâlî’ye göre beş dış duyu (görme, işitme, dokunma, tatma ve koklama), dış dünyadan gelen verileri alır. Ancak zihinde oluşan tasvir, dış dünyadaki nesnelerin birebir kopyası değildir. Eğer algımız dış gerçekliğin tam bir yansıması olsaydı, yağmuru damla damla, dönen ışık noktasını ise zaman içinde art arda beliren tek tek noktalar olarak görmemiz gerekirdi. Oysa biz onları kesintisiz ve bütüncül bir görüntü şeklinde algılarız. Gazzâlî bunu, ilk duyusal izlenimin hemen kaybolmayıp ikinci izlenim gelinceye kadar korunmasına bağlar. Böylece ardışık imgeler zihinde birleşerek sürekli tek bir görüntü meydana getirir.
Gazzâlî bu teoriyi yalnızca görsel yanılsamaları açıklamak için kullanmaz; aynı zamanda farklı duyuların nasıl tek bir algıda birleştiğini de açıklamaya çalışır. Örneğin bir insanı hem görüp hem de konuşmasını işittiğimizde, göz ve kulak farklı duyular olmasına rağmen bunların aynı kişiye ait olduğunu hemen kavrarız. Görsel ve işitsel veriler farklı duyular aracılığıyla ve farklı sinir yollarından gelse de, zihnimizde tek bir kişiye ait bütünleşmiş bir algı oluşur. Gazzâlî’ye göre bu birlik, dış duyuların kendisiyle açıklanamaz; onları bir araya getiren daha derin bir idrak gücü vardır ki, buna “ortak duyu” (el-hissü’l-müşterek) adı verilir.
Bunu günlük hayattan şu örnekle açıklamak mümkündür: Elinizde sıcak bir kahve fincanı tuttuğunuzu düşünün. Gözünüz fincanın rengini ve şeklini algılar; eliniz sıcaklığını ve sertliğini hisseder; burnunuz ise kahvenin kokusunu alır. Bu verilerin her biri farklı duyu organlarından gelir. Ancak siz bunları ayrı ayrı olaylar olarak değil, tek bir nesneye ait özellikler olarak algılarsınız. Gazzâlî’ye göre bu sentezi gerçekleştiren güç, dış duyular değil; onların ürettiği verileri tek bir bilinç deneyimi içinde birleştiren iç duyudur. Böylece zihinde “kahve fincanı” şeklinde bütüncül bir kavrayış meydana gelir.
Gazzâlî, meseleyi yalnızca felsefî düzeyde ele almakla kalmamış; dönemin tıp ve fizyoloji anlayışından da yararlanarak bu içsel idrak güçlerine beden içinde belirli bir yer tayin etmeye çalışmıştır. Ona göre ortak duyu, duyusal sinirlerin başlangıç noktalarına yayılan latif ruhun, beynin ön kısmında işlev gördüğü bir mekanizmaya bağlıdır. Bu görüş, her ne kadar Orta Çağ’ın fizyolojik bilgi birikimi çerçevesinde geliştirilmiş olsa da, algının beynin belirli merkezlerinde bütünleştirildiği düşüncesini savunması bakımından dikkat çekicidir.
Nitekim günümüz bilişsel psikolojisi ve sinirbilimi de, görme, işitme, dokunma ve diğer duyulardan gelen bilgilerin beynin farklı bölgelerinde işlendiğini; daha sonra bu bilgilerin bütünleştirilerek tek bir nesne algısı oluşturulduğunu göstermektedir. Elbette Gazzâlî’nin kullandığı fizyolojik model, modern nörobilimin ortaya koyduğu anatomik ve işlevsel açıklamalarla birebir örtüşmez. Bununla birlikte, farklı duyusal verilerin zihinde tek bir bilinç deneyimi hâline getirildiği yönündeki temel sezgisi, çağdaş bilişsel bilimlerde çoklu duyusal bütünleşme (multisensory integration) olarak incelenen olguyla dikkat çekici bir benzerlik göstermektedir. Bu nedenle Gazzâlî’nin el-hissü’l-müşterek teorisi, klasik İslâm psikolojisinin en özgün ve ileri düzey kavramsallaştırmalarından biri olarak değerlendirilmektedir.
Not: Çeviridir.
İlk Yorumu Siz Yapın