İçeriğe geç

HZ. PEYGAMBER CİNLERE DE PEYGAMBER OLARAK GÖNDERİLMİŞ MİDİR?

Hemen belirteyim ki, genel kanaat bu yöndedir. Evet, gönderilmiştir. “Resulü’s-Sakaleyn “ ifadesi meşhur olmuştur. Ancak bu, bir hadis değil, ulemanın kullandığı bir sıfattır. Bu görüş, sadece ehl-i sünnetin değil şianın da kanaatidir. Bu durum, Peygamberimize ait hususiyetlerden kabul edilmektedir. Benim kanaatim ise o yönde değildir. Önce konunun delillerini ortaya koyacağım, sonra bunları kendi görüşümle birlikte değerlendireceğim:

Deliller

  1. “Bir zamanlar cin topluluğundan bir grubu, Kur’an’ı dinlemek üzere sana doğru yönlendirmiştik. Yanına geldiklerinde “Susup dinleyin!” dediler, okuma sona erince de uyarıcılar olarak kendi topluluklarına döndüler. Ey halkımız! dediler, “Biz Mûsâ’dan sonra indirilmiş, kendinden öncekileri onaylayan, gerçeğe ve doğru yola kılavuzluk eden bir kitap dinledik. Ey halkımız! Allah’ın davetçisine uyun ve ona iman edin ki, Allah günahlarınızı bağışlasın ve sizi acılı azaptan korusun.” (Ahkaf, 29-31)

Bu ayetten şu hususları tespit edebiliriz:

  1. Cinlerin de mü’minleri ve kafirleri vardır.
  2. Cinlerin Hz. Peygamber’i dinlemeleri ve ona iman ederek kendi topluluklarını da uyarmak üzere harekete geçmeleri, inkârda direnen müşriklerin ibret ve örnek almaları amacına yöneliktir.
  3. Burada Hz. Peygamber, cinleri davet etmemiş, cinler bizzat gelip Kur’an dinlemişlerdir. Bu nokta önemlidir. Şayet cinler davet edilselerdi, Peygamberimizin onlar için de gönderildiğini söyleyebilirdik. Ama bu açıklık ayette yoktur.
  4. “Allah’ın yönlendirmesi” herhalde cinlere gelen bir ilham, sevk-i ilahi olmalıdır.
  5. Cinlere peygamber gönderilmenin Hz. Peygamber’e hâss olduğunu söyleyenleri bu ayet çürütmektedir. Zira onların Hz. Musa’dan da haberleri vardır. Onun için bazı tefsirciler cinlerin bu ifadelerinden hareket ederek onların da çeşitli dinlere mensup bulundukları, burada sözü geçen cinlerin yahudi oldukları sonucunu çıkarmışlardır.
  1. “De ki: Cinlerden bir topluluğun (Kur’an’ı) dinleyip şöyle söyledikleri bana vahyolundu: “Biz, doğru yolu gösteren harika bir okuma dinledik ve ona iman ettik. Artık kesinlikle rabbimize kimseyi ortak koşmayacağız. Şu muhakkak ki rabbimizin şanı çok yücedir; O, ne bir eş edinmiştir ne de çocuk.” (Cin, 1-2)

Bu ayet yukarıda c maddesinde söylediğimiz hususu teyid etmektedir. Peygamberimiz cinleri davet etmemiş, cinler o Kur’an okurken onu dinlemişlerdir. Zira bu durumdan Peygamberimiz vahiyle haberdar olmuştur.

  1. “Senden önce de şehir halkı içinden seçip kendilerine vahyettiğimiz kişilerden (rical) başkasını peygamber göndermedik. İnkârcılar yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görmediler mi? Günahtan sakınanlar için âhiret yurdu elbette daha iyidir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Yusuf, 109)

Kurtubî bu ayetin, rasullerin “insan erkeklerden” olduğuna delalet ettiğini belirtmiştir. Ayrıca İbnü’l-Kayyim, “erkekler (ricâl)” ifadesinin cinleri kapsamadığını, burada kastın insan erkekleri olduğunu açıklar. Yani alimlerimize göre ayette “erkekler” ifadesi geçtiğine göre bunlar insanlardır ve cinlere cinlerden değil, insanlardan peygamber gönderilmiştir. Oysa bu, oldukça zorlama bir yorumdur. Ayet zaten cinlerden hiç bahsetmemektedir. Yeryüzünde olan şeylerden bahsetmektedir. Ayetle ilgili bir yorum yapılacaksa kadından peygamber gönderilmiş mi gönderilmemiş mi tartışması daha makuldür.

  1. “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden (منكم) size âyetlerimi anlatan ve bugünle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? “Kendi aleyhimize şahitlik ederiz” derler; dünya hayatı onları aldatmış oldu ve (âhirette) kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.” (En’am, 130)

Kurtubî bu ayeti şöyle açıklar: Buradaki “sizden” ifadesi, her iki topluluğun birlikte zikredilmesi sebebiyle ortak bir hitap olup, rasullerin cinlerden olduğu anlamına gelmez. Burada kastedilen: insanlardan gelen rasullerdir; ancak hitap, iki topluluğa birlikte yöneltilmiştir.

Şenkîtî de aynı şekilde açıklar: Bu ifade, “cinlerden de rasul vardır” anlamına gelmez; Arap dilinde çoğu zaman “hepinizden” denilip sadece bir kısmı kastedilir.

Oysa bu ayetin zahiri her topluluğa kendi cinslerinden peygamber gönderildiğini ihsas ettirmektedir. Cinlere cinlerden, insanlara insanlardan… Farklı bir yorum yapabilmek için çok açık bir başka nass veya karine olmalıdır. Görüldüğü gibi yoktur. O halde ayeti zahirine göre anlamak daha isabetlidir. Ayrıca cinlerden resul olmadığını söyleyenlere yukarıda geçen “Hz. Musa olayını” hatırlatmak gerekir.

Tam bu noktada Mukatil ve Dahhak gibi çok az sayıda alimin farklı düşündüğünü söylemeliyiz. Onlara göre bu ayetin zahiri cinlere de kendi içlerinden rasuller gönderildiğini ifade etmektedir. Ayrıca bu alimler, “onların kendi içlerinden olması, onların hâllerini daha iyi bilmeleri ve tebliğde daha güçlü olmaları açısından daha uygundur” demişlerdir.

Ancak buna itiraz edilmiştir. Zira bu durum kesin değildir; Hz. Peygamber, Nusaybin cinleri kendisine geldiğinde onlarla konuşmuş, onlara hitap etmiş, faydalı olan her konuda onları muhatap almış ve onlara yiyecek konusunda da bazı şeyler izin vermiştir; bu durum sahih hadislerde bilinmektedir. Ayrıca onları İslam’a davet etmiştir.

Bunu teyiden bir görüşe göre ise cinler içinde “rasuller” değil “nüzur (uyarıcılar)” vardır. Bu görüş İbn Abbas, Mücahid ve seleften başkalarından rivayet edilmiştir.

Kurtubî şöyle der: “İbn Abbas demiştir ki: Cinlerin rasulleri, kavimlerine vahiyden işittiklerini tebliğ eden kimselerdir; tıpkı ‘kavimlerine dönüp uyarıcılar olarak gittiler’ ayetinde olduğu gibi…” Mücahid de şöyle demiştir: “Rasuller insanlardandır, nüzur ise cinlerdendir.” Bu, İbn Abbas’ın görüşüyle aynı manadadır ve doğru olan da budur.

Sübkî şöyle der: “Çoğunluk, Dahhâk’ın görüşüne muhalefet ederek cinlerden hiçbir zaman rasul olmadığı, rasullerin sadece insanlardan olduğu görüşündedir…” Devamında şöyle açıklar: İbn Abbas, Mücahid, İbn Cüreyc ve Ebû Ubeyd’in görüşüne göre insan rasulleri Allah tarafından gönderilen gerçek rasullerdir. Cinler ise bu rasulleri dinleyip kendi kavimlerine götüren, onları uyaran kimselerdir. Bunlar Allah tarafından doğrudan gönderilmiş rasuller değil, “rasullerin elçileri”dir. Bu sebeple onlara mecazen “rasul” denilmiştir. Tıpkı Kur’an’da bazı elçilere “gönderilmişler” denmesi gibi.

  1. Câbir b. Abdullah’tan rivayetle Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bana beş şey verildi ki, benden önce hiç kimseye verilmemiştir: Her peygamber yalnız kendi kavmine gönderilirdi; ben ise kırmızıya ve siyaha (bütün insanlara) gönderildim…” (Müslim)

Nevevî bu hadiste “kırmızı” ve “siyah” ifadelerinin yorumunda, bunun insan ve cinlere gönderiliş anlamına geldiğini belirtmiş; İbn Hacer ve Kâdî Iyâd da benzer şekilde açıklamışlardır. İbn Abdilberr ise şöyle demiştir: “Onun insanlara ve cinlere gönderildiği hususunda ihtilaf yoktur; bu, onun üstünlüklerindendir.”

Oysa burada “kırmızı ve siyahlar”dan maksat bütün insanlardır. Diğer peygamberler kavimlerine gönderilirken Hz. Peygamber tüm insanlara gönderilmiştir. Buharî, Müslim, bir başka tarikte ve İbn Hibban’ın naklettikleri hadiste ise “kırımızı ve siyahlar” değil “bütün insanlar” ifadesi geçmektedir: Câbir b. Abdullah’ın naklettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Benden önceki peygamberlerden hiçbirine verilmeyen beş şey bana verilmiştir: Ben, düşmanımın içine bir aylık mesafeden korku salma yardımına mazhar oldum. Yeryüzü bana mescit ve temiz kılındı, onun için ümmetimden namaz vaktine kavuşan herkes (bulunduğu mekânda) namazını kılıversin. Ganimetler bana helâl kılındı. Her peygamber sadece kendi kavmine gönderilirken ben bütün insanlığa gönderildim. Ve bana şefaat (etme hakkı) verildi.” (Buhârî, Salât, 56; Müslim, Mesâcid, 3)

  1. Abdullah b. Mes”ûd şöyle anlatıyor: “Bir gece biz Resûlullah (s.a.v.) ile birlikteydik. Bir ara onu kaybettik ve kendisini vadilerde, dağ yollarında aradık. “Acaba kaçırıldı mı, yoksa gizlice öldürüldü mü?” diye endişe ettik. Ve bu hâlde, olabilecek en kötü geceyi geçirdik. Sabahlayınca bir de baktık ki, Resûlullah (s.a.v.) Hira tarafından çıkageldi.

-Yâ Resûlallah! Seni kaybettik, çok aradık ama bulamadık. Bu yüzden çok kötü bir gece geçirdik, dedik. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.):

-Bana cinlerin elçisi (dâi’l-cinn) geldi. Onunla gittim ve cinlere Kur’an okudum, buyurdu. Sonra bizi götürerek cinlerin izlerini, ateşlerinin küllerini gösterdi…”

Yukarıda cinlere insanlardan peygamber gönderildiğini özellikle Hz. Peygamber’in onları davet ettiğini söyleyeneler vardı. En meşhur cin hadislerinden biri budur. Burada tam aksine cinlerin Hz. Peygamber’i daveti var, Hz. Peygamber onlara davette bulunmamıştır. Aşağıdaki tarikte ise durum daha da açıktır:

Hadis kaynaklarında yer alan bu rivayete göre ise, Hz. Peygamber farkında değilken cinler kendisinden Kur”an dinlemişlerdir. Bu ilginç olayı Abdullah b. Abbâs şöyle anlatmaktadır:

“Resûlullah (s.a.v.) , bir grup arkadaşıyla Ukâz Panayırı”na gitmek üzere yola çıkmıştı. O günlerde şeytanlarla gökyüzü haberleri arasına engel konulmuş ve (gökten haber çalmak isteyen şeytanların) üzerlerine yakıcı alevler gönderilmeye başlanmıştı. Şeytanlar, kendi toplumlarının yanına döndüklerinde, “Bu hâliniz ne?” diye sorulunca, “Gökyüzünden haber alamaz olduk ve üzerimize yakıcı alevler atıldı.” dediler. Bunun üzerine onlardan biri, “Sizin haber almanıza engel olan mutlaka olağanüstü yeni bir olay olmalıdır. Yeryüzünün doğusunu ve batısını dolaşın da, gökyüzünden haber almanızı engelleyen bu yeni olayın ne olduğuna bir bakın!” dedi. Bunun üzerine cinler, yeryüzünün her tarafını dolaşarak kendileriyle gök haberleri arasına giren olayın ne olduğunu araştırdılar.” İbn Abbâs demiştir ki: “İşte bunlardan Tihâme tarafına yönelmiş olan grup, o sırada Ukâz Panayırı’na gitmek üzere Nahle’de konaklayan Resûlullah’ın bulunduğu yere vardılar. Resûlullah, ashâbına sabah namazı kıldırıyordu. Cinler Kur’an’ı işitince, ona dikkatle kulak verdiler. Birbirlerine, “Gökyüzünden haber almanıza engel olan şey işte budur.” dediler. İşte o zaman kavimlerine döndüler ve onlara, “Gerçekten biz, doğru yola ileten güzel bir Kur”an dinledik.” (Müslim, Salat, 150)

Görüldüğü gibi Hz. Peygamber cinleri davet etmemiş, cinler Hz. Peygamber’den Kur’an’ı dinlemiştir. Bu hadisler, Hz. Peygamber’in cinlere de peygamber olarak gönderildiğine açıkça delalet etmez.

Meselenin açığa çıktığı kanaatindeyim. Anlaşılan o ki, geleneksel anlayış, cinlere peygamber gönderilmesinin Hz. Peygamber’e hâs olduğu görüşünde birleşmiştir. Buna muhalif sayılabilecek Dahhak’ın görüşü de bu çerçevede te’vil edilmiştir. Yani Dahhak şunu kastetmiş olmaktadır: Peygamberimizden önce cinlere resuller gönderilmiş olabilir, ama Peygamberimiz döneminde cinlere Peygamberimiz resul olarak gönderilmiştir. Oysa Dahhak’ın görüşü geneldir. Onu tahsis edecek bir durum da yoktur.

Peki bu ittifak (aslında tam da ittifak var denmez ama) farklı görüş belirtilmeyecek bir ittifak mıdır? Değildir. Evvel emirde şunu muhakkak hesaba katmalıyız: Konuyla ilgili açık ve net, doğrudan bu konuya temas eden tek bir nass yoktır. Hem Kur’an’da hem de sünnette… O zaman yapılanlar ictihattan ibaret demektir.

Kanaatime gelince;

Önce belirtelim ki, cinler de mükelleftir. Mü’min ve kafirleri vardır. Bunu şu ayetlerden anlıyoruz:

“Ben insanları ve cinleri bana kulluk etsinler diye yarattım.”

“Cin ve insanlardan çoğunu cehenneme sokacağız.”

Mesele şurada düğümleniyor:

Cinlere kendi cinslerinden mi yoksa insanlardan mı elçi gönderilmiştir?

Genel kanaat insanlardan. Dahhak ise “cinlere resuller gönderilmiştir” görüşündedir. Cumhur bunu “Peygamberimizden önce” şeklinde anlamak istemiştir. İbn Hazm açıkça Peygamberimizden önce cinlere insanlardan resul gönderilmediğini, cinlere resul olmanın Peygamberimize hâss olduğunu söylemiştir.

Bunun böyle olmadığını yukarıda açıklamış olduk.

Öncelikle ifade edelim ki, Kur’an’ın, Peygamber’in (s.a.v.) insanlara gönderildiğini ifade ettiğini görmekteyiz:

“Biz seni ancak insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.” (Sebe, 28)

Aynı şekilde diğer ayetlerde de peygamberlerin insanlara gönderildiği ifade edilir:

“Gönderilen) müjdeciler ve uyarıcılar (peygamberler) gönderdik ki, insanların peygamberlerden sonra Allah’a karşı (savunacak) bir bahaneleri/delilleri olmasın.” (Nisa, 165)

Buradaki “insanlar” kelimesi, örfe göre cinleri değil, yalnızca insanları ifade eder. Nitekim “cin ve insan” ifadesindeki karşıtlık da bunu gösterir. Kur’an’da hiçbir ayette peygamberlerden birinin cinlere de peygamber olarak gönderildiğine dair açık bir ifade yoktur. Yine En’am, 130’daki منكم ifadesi de bizim görüşümüzü teyid etmektedir. Ayrıca Kur’an, kendisinin “insanlar için bir mesaj” olduğunu belirtir. Bu da onun cinlere de doğrudan bir tebliğ olarak gönderilmediğine dair açık bir delil teşkil eder.

Yukarıda ifade ettik ama yine söylemek gerekirse ve eğer denirse ki: “Cin Suresi’nde cinlerin Kur’an’ı dinleyip iman ettikleri anlatılmaktadır; bu onların da muhatap olduğunu göstermez mi?” Şöyle deriz: Bu, onların doğrudan peygambere gönderildiğini veya peygamberin onların davet ettiğini göstermez. Ayetlerin başında Hz. Peygamber’in (s.a.v.) cinlerin dinlemesinden haberdar olmadığı, Allah’ın onu bundan sonra bilgilendirdiği anlaşılmaktadır. Eğer onlara gönderilmiş olsaydı, başlangıçta onların da kapsam içinde olduğu kendisine bildirilirdi. Cinlerin “iman ettik” demesi de onların mutlaka doğrudan bir peygamberlik muhatabı olduklarını göstermez. Onlar Kur’an’ı dinleyince içindeki hakikatleri kabul etmişlerdir.

Yine eğer denirse ki: “Süleyman (a.s.) cinlere hükmetmişti; bu, onların ona gönderildiğini göstermez mi?” Deriz ki: Hayır. Bu ayetler yalnızca cinlerin Süleyman’a (a.s.) musahhar kılındığını (boyun eğdirildiğini) gösterir. Bu, peygamber gönderilmesi anlamına gelmez. Çünkü musahhar kılınma, tekvînî bir tasarruftur, peygamberlik ise teşrîî bir yetkidir (dinî-hukukî görev). Cinler Süleyman’a itaat etmek zorundaydı; ama bu, onun onlara peygamber olduğu anlamına gelmez. Ayrıca ayetlerde Süleyman’a sadece bazı cinlerin musahhar kılındığı belirtilmiştir; bu da hepsinin değil bir kısmının onun emrinde olduğunu gösterir.

Meselenin bir de aklî boyutu vardır. Hikmetin gereği, peygamberin kendisine gönderildiği varlık, kendi cinsinden olmasıdır. Çünkü bunun dışında, onlara karşı delilin tam olarak ikame edilmesi ve mazeretlerinin ortadan kaldırılması mümkün olmaz. Zira peygamber sadece bir “mesaj taşıyıcı” değildir; aynı zamanda insanlar için bir örnek, bir modeldir. Onlarla birlikte yaşar, onların içinde bulunur, acılarını ve sıkıntılarını paylaşır.

Bu sebeple, insanlara gönderilen elçinin meleklerden veya cinlerden olması makul değildir. Çünkü insanlar şöyle itiraz edebilirler: “Bu peygamber bizim cinsimizden değildir; farklı bir varlıktır, bizde olmayan güçlere sahiptir; dolayısıyla ona uymamız mümkün değildir.” Aynı gerekçe cinler için de geçerlidir: İnsanlardan bir peygamberin cinlere gönderilmesi de aklen uygun görünmez. Çünkü bu durumda cinlere karşı delil tam olarak gerçekleşmiş olmaz. Bu anlayışa göre, cinlere de insanlara gönderilen peygamberler gibi peygamberler gönderilmiş olması gerekir. Nitekim Allah Teâlâ’nın şu sözü buna işaret eder: “Ey cin ve insan topluluğu! Size içinizden rasuller gelmedi mi?..” (En‘am, 130) Bu ayetin zahirinden, rasullerin her iki cins içinden olabileceği anlaşılır.

Sonuç

Hz. Peygamber’in cinlere de peygamber olarak gönderilip gönderilmediği meselesi, klasik literatürde çoğunlukla müsbet yönde cevaplandırılmış ve bu anlayış zamanla neredeyse tartışmasız bir kabul hâline gelmiştir. Bununla birlikte, konuya dair deliller dikkatle incelendiğinde, meselenin sanıldığı kadar açık ve kesin olmadığı görülmektedir. Nitekim Kur’an ve sahih sünnette, “Hz. Muhammed’in doğrudan cinlere de peygamber olarak gönderildiğini” açık biçimde ifade eden sarih bir nass bulunmamaktadır. Bu sebeple mesele, kesin naslardan ziyade yorum, çıkarım ve ictihad çerçevesinde şekillenmiş görünmektedir.

Kur’an’da cinlerin mükellef varlıklar olduğu, içlerinde mü’min ve kâfirlerin bulunduğu, Kur’an’ı dinleyip ona iman edenlerin kendi topluluklarına dönerek uyarıcılık yaptıkları açıkça belirtilmektedir. Ancak bu durum, tek başına Hz. Peygamber’in doğrudan cinlere gönderildiğini zorunlu olarak göstermemektedir. Zira ilgili ayetlerde dikkat çeken husus, cinlerin bizzat gelip Kur’an’ı dinlemeleri ve Hz. Peygamber’in bu olaydan başlangıçta haberdar olmayıp daha sonra vahiy yoluyla bilgilendirilmiş olmasıdır. Bu anlatım biçimi, klasik anlayışın ileri sürdüğü gibi aktif ve doğrudan bir “cinlere risalet”ten ziyade, cinlerin vahyi işiterek ona iman etmeleri olgusunu öne çıkarmaktadır.

Ayrıca Kur’an’da peygamberlerin insanlara gönderildiğini ifade eden ayetlerin lafzî yapısı da önemlidir. “Biz seni ancak insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik” gibi ifadelerde geçen “nâs” kavramı, örfî ve lugavî kullanım bakımından doğrudan insan türünü ifade etmektedir. Kur’an’ın birçok yerinde “cin ve insan” ayrımının açık biçimde yapılması da bunu desteklemektedir. Dolayısıyla, peygamberlerin muhatap kitlesinin esas itibarıyla insanlar olduğu anlaşılmaktadır.

Buna karşılık En‘âm sûresi 130. ayetteki “içinizden peygamberler gelmedi mi?” ifadesi, cinlerden de peygamber gönderilmiş olabileceği yönünde güçlü bir zahir sunmaktadır. Her ne kadar cumhur ulema bu ifadeyi mecaz, tağlib veya müşterek hitap şeklinde yorumlamışsa da, ayetin zahirini terk etmeyi zorunlu kılacak derecede açık bir karinənin bulunmadığı söylenebilir. Bu sebeple Mukātil ve Dahhâk gibi bazı âlimlerin, cinlere kendi cinslerinden elçiler gönderildiği yönündeki görüşleri tamamen göz ardı edilebilecek bir yaklaşım değildir.

Meselenin aklî boyutu da dikkate değerdir. İlâhî hikmetin gereği olarak peygamberlerin, gönderildikleri toplulukların kendi cinsinden olması beklenir. Çünkü peygamber yalnızca vahyi ileten bir aracı değil, aynı zamanda muhatap toplum için örnek ve model şahsiyettir. İnsanlara meleklerden bir peygamber gönderilmesinin uygun görülmemesi nasıl Kur’an’da gerekçelendirilmişse, aynı ilkenin cinler hakkında da düşünülebileceği söylenebilir. Bu açıdan bakıldığında, cinlerin kendi türlerinden uyarıcı veya elçilerle muhatap kılınmış olmaları daha tutarlı görünmektedir.

Sonuç itibarıyla, Hz. Peygamber’in cinlere de doğrudan peygamber olarak gönderildiği görüşü İslam düşünce tarihinde yaygın kabul görmüş olsa da, bunun kesin ve tartışmasız bir nasla sabit olduğu söylenemez. Kur’an ve hadislerin bütüncül değerlendirilmesi, cinlerin vahiyden haberdar olduklarını ve Kur’an’a iman ettiklerini açıkça ortaya koymakla birlikte, bunun “doğrudan risalet” anlamına gelip gelmediği hususunu yoruma açık bırakmaktadır. Bu sebeple meselede farklı ictihadların mümkün olduğunu kabul etmek, hem nassların sınırlarına riayet etmek hem de ilmî objektifliği korumak açısından daha isabetli görünmektedir.

 

Kategori:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir