Ahmed Buzeyd Barekellah’a ait النظر المقاصدي وأثره في فقه الحديث النبوي adlı yazının çevirisidir.
Hadis-i Nebevî, İslam’ın bilgi ve teşri (hukukî düzenleme) sisteminde Kur’ân-ı Kerîm’den sonra ikinci temel metin konumundadır. Bununla ilgili olarak, nakil, lafız veya mânâ düzeyinde çeşitli problemler ve müşkiller ortaya çıkmıştır. Bu sebeple âlimler asırlar boyunca büyük çabalar sarf ederek bu müşkillerin kontrol altına alınması ve onlarla ilgilenmeye yönelik ilmî ve metodolojik kaidelerin tesis edilmesi için çalışmışlardır. Bu yöntemlerden biri de, hüküm istinbâtı ve hadisin anlamının anlaşılması sürecinde şer‘î maksatların (makāsıdü’ş-şerîa) ve küllî kaidelerin gözetilmesidir.
Bu çerçevede bu mütevazı araştırma, “gayrimüslimlerle ittifak” meselesini ele almakta; bu konuda rivayet edilen hadislerin istikrâ (tümevarım) yoluyla incelenmesini, âlimlerin bu rivayetleri cem‘ etme (uzlaştırma) yöntemlerini ve ardından Müslüman azınlıklar bağlamında makāsıdî bakışın nasıl işletilebileceğini tartışmaktadır. Burada kastedilen, özellikle göç ülkelerinde yaşayan Müslümanların siyasal düzlemde gayrimüslimlerle ittifakı ve iş birliği meselesidir.
Bu, hadis ilmindeki teorik birikimi çağın problemleriyle ilişkilendirme yönünde mütevazı bir girişimdir. Bu çalışma aracılığıyla şu hedefler gözetilmektedir:
- Nebevî hadisi anlamada makāsıdî bakışın esas alınmasının temeline işaret etmek.
- Gayrimüslimlerle ittifak meselesine dair hadisler arasındaki ihtilafı ve erken dönem âlimlerin bunları uzlaştırma yöntemlerini ortaya koymak.
- Makāsıdî fıkhın önemini ve gayrimüslimlerle ittifak hükmünün illetinin (hukukî gerekçesinin) tespitindeki etkisini açıklamak.
Birinci Bölüm: Makāsıdın Tanımı ve Hadisi Anlamadaki Önemi
Şerîatın genel maksatları; “şâri‘in (Allah Teâlâ’nın) teşriin bütün veya çoğu alanlarında dikkate aldığı anlamlar ve hikmetlerdir. Bu dikkate alma, yalnızca belirli bir hüküm türüyle sınırlı değildir. Buna şerîatın vasıfları, genel gayesi ve teşriin göz ardı etmediği anlamlar dâhildir.
Bunun kapsamına, şer‘î hükümlerin tüm türlerinde değil ama pek çok türünde dikkate alınmış bazı hikmetler de girer.”
Mağribli âlim Allâl el-Fâsî makāsıdı şöyle tanımlar: “Makāsıdü’ş-şerîa, şerîatın hedefleri ve şâri‘in her bir hükümde koyduğu sırlar ve gayelerdir.”
Aynı şekilde Allâme Ahmed er-Reysûnî de şöyle tanımlar: “Makāsıdü’ş-şerîa, şerîatın gerçekleştirmek için vazedildiği nihai gayelerdir; kulların maslahatlarını temin etmeye yöneliktir.”
Makāsıdın Hadisi Anlamadaki Etkisi
Şâtıbî’nin de ifade ettiği üzere insanlar genel olarak naslara yaklaşımda üç gruba ayrılmıştır:
- Zâhirîler: Nasları zahirî anlamlarına hamlederler; bilgi ve anlamı yalnızca lafız ve metinle sınırlarlar.
- Bâtınîler ve aşırı kıyasçılar: Şâri‘in maksadını lafızların ötesindeki anlamlara indirgerler; zahirî delili çoğu zaman ihmal ederler.
- Cumhur ulemâ (orta yol): Hem lafzı hem mânâyı birlikte dikkate alırlar; biri diğerini iptal etmeden şerîatın bütünlüğünü korurlar. Bu, âlimlerin büyük çoğunluğunun benimsediği yoldur.
Cumhur âlimlerin metoduna göre, hadisler şer‘î maksatlar ve küllî kaideler ışığında değerlendirildiğinde, bazı muhaddis ve fakihlerin, bir hadisin şer‘î bir maksada veya küllî bir kaideye aykırı görünmesi halinde onu te’vil etmeye veya uygun bir yorum yolu bulmaya çalıştıkları görülür.
Buna örnek olarak Ebû Hüreyre’den rivayet edilen şu hadis verilebilir: “Bir âmâ adam Peygamber’e (s.a.v.) geldi ve dedi ki: ‘Ey Allah’ın Resulü! Mescide beni götürecek bir rehberim yok. Benden evimde namaz kılmama ruhsat vermeni istiyorum.’ Bunun üzerine Resûlullah ona ruhsat verdi. O ayrılınca onu çağırdı ve şöyle dedi: ‘Ezanı işitiyor musun?’ Adam: ‘Evet’ dedi. Resûlullah: ‘Öyleyse icabet et’ buyurdu.”
Ümmetin, hadis metinlerinin fıkhında maslahat merkezli bakışın işletilmesine ve onların şer‘î maksatlar ışığında anlaşılmasına büyük ihtiyacı vardır; özellikle de siyâset-i şer‘iyye ve Müslüman azınlıkların fıkhı ile ilgili meselelerde.
Zira bu hadis, “kolaylaştırma ve meşakkati kaldırma” şeklindeki kat‘î bir şer‘î maksatla zahiren çelişiyor görünmektedir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Allah size kolaylık ister, zorluk istemez.” (Bakara, 2/185)
“Dinde üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi.” (Hac, 22/78)
Bu maksat, özellikle âmâ hakkında “onda darlık yoktur” (Nûr, 24/61) ayetiyle özel olarak da vurgulanmıştır.
Fukahanın çoğunluğu (cumhur), tartışma konusu olan bu hadisten zahiren farklı bir görüşe yönelmişlerdir. Nevevî, onların delilini naklederek, cemaatle namazın mazeret sebebiyle düşmesinin bütün Müslümanların icmâı olduğunu belirtir. Hadisi de şu şekilde te’vil etmişlerdir: İbn Ümmü Mektûm, evinde namaz kılmak için bir ruhsat olup olmadığını ve böylece cemaat faziletini elde edip edemeyeceğini sormuş; ona bunun mümkün olmadığı bildirilmiştir. Nevevî şöyle der: “Bu hadiste, cemaatin farz-ı ayn olduğuna dair görüşü benimseyenler için delil vardır. Cumhur ise buna şu şekilde cevap vermiştir: O, evinde namaz kılmasına ruhsat olup olmadığını ve mazereti sebebiyle cemaat sevabını elde edip edemeyeceğini sormuş, kendisine bunun olmadığı söylenmiştir. Ayrıca Müslümanların icmâına göre cemaat, mazeret sebebiyle düşmektedir.”
Şevkânî ise başka bir te’vil nakleder: Bazı âlimler bu hadise şöyle cevap vermiştir: Peygamber (s.a.v.), âmânın durumunu bildiği için onun rehbersiz yürüyebilecek derecede mahir olduğunu anlamıştı; çünkü bazı âmâlar vardır ki, alışkanlık veya mekânı iyi bilmeleri sebebiyle rehbersiz yürüyebilirler.
Şevkânî bu yorumu şöyle gerekçelendirir: “Bu te’vile mutlaka ihtiyaç vardır; zira Allah Teâlâ ‘Âmâ üzerine bir zorluk yoktur’ buyurmuştur. Rehbersiz olarak cemaat namazına gitmekle emredilen bir âmânın, özellikle yolunda yırtıcı hayvanlar ve zarar verici şeylerden şikâyet ettiği de dikkate alınırsa, bu açık bir meşakkattir.”
Hadisin te’vili için ileri sürülen gerekçelerden biri de onun başka bir hadisle zahiren çelişmesidir. Nitekim Mâlik, Utbân b. Mâlik’ten rivayet etmiştir ki, o âmâ idi ve kavmine imamlık yapıyordu. Peygamber’e (s.a.v.) şöyle dedi: “Yağmur, karanlık ve sel oluyor; ben de görme engelliyim. Gelip evimde namaz kılmanızı ve orayı mescid edinmenizi istiyorum.” Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) onun evine geldi ve “Nerede namaz kılmamı istersin?” diye sordu. O da evin bir yerini işaret etti; Resûlullah orada namaz kıldı.
İkinci Bölüm: Nebevî Sünnette Müslümanların Gayrimüslimlerle Siyasî İttifakı
İttifak (تحالف), karşılıklı bir süreçtir; bazen başkasından yardım talep etmeyi, bazen de o başkasına yardım etmeyi içerir. Bu nedenle “tefâ‘ul” (karşılıklı فعل kalıbı) bu anlamı ifade etmede daha uygundur. Zira bu lafız, fiilin iki taraf arasında gerçekleştiğini gösterir. Buna göre “akit” (hilf) tek taraflı bir bağ, “tehâluf” ise bu bağın karşılıklı kurulmasıdır.
Sünnet kaynaklarında, gayrimüslimlerle—özellikle zimmet ehliyle—ittifakın caiz olup olmadığına dair zahiren farklı görünen hadisler yer almaktadır. Bazı rivayetler buna cevaz verirken, bazıları ise açık bir yasak içermektedir.
Sahih-i Müslim’de Hz. Âişe (r.anha)’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) Bedir Gazvesi’ne çıkmadan önce Huretatü’l-Verbede bulunduğu sırada, cesareti ve yiğitliğiyle tanınan bir adam ona yetişti. Sahabe onu görünce sevindi. Adam Resûlullah’a: “Seninle birlikte çıkmak ve seninle birlikte savaşmak için geldim” dedi. Resûlullah (s.a.v.) ona: “Allah’a ve Resulüne iman ediyor musun?” diye sordu. Adam: “Hayır” dedi. Bunun üzerine Resûlullah: “Öyleyse dön, çünkü ben bir müşrikten yardım istemem” buyurdu. Adam geri döndü, sonra tekrar yetişti ve aynı sözleri söyledi; Resûlullah yine aynı cevabı verdi. Üçüncü defasında adam “Evet, iman ettim” deyince Resûlullah: “O halde yola çık” buyurdu.
İmam Ahmed’in rivayet ettiği başka bir hadiste, Hübeyb b. Abdurrahman’dan naklen şöyle gelmiştir: Resûlullah (s.a.v.) bir gazaya hazırlanıyordu. Ben ve kavmimden Müslüman olmayan bir adam onun yanına geldik ve “Kavmimizin bir savaşına katılmadığımız için utanıyoruz” dedik. Resûlullah: “İkiniz de İslam’a girdiniz mi?” diye sordu. “Hayır” dedik. Bunun üzerine: “Biz müşriklere karşı müşriklerden yardım almayız” buyurdu. Bunun üzerine İslam’ı kabul ettik ve onunla birlikte savaşa katıldık.
Bu iki rivayet, müşriklerle ittifak ve yardım istemeyi açık şekilde yasaklamaktadır. Zira “müşrik” lafzı, nefy (olumsuzluk) siyakında geldiğinde umum ifade eder; ikinci hadiste ise “müşrikler” lafzı çoğul ve marife gelerek kapsayıcılık ifade eder. Ayrıca Resûlullah (s.a.v.), onların savaşa katılma isteği güçlü olmasına rağmen, İslam’a girmedikçe onları kabul etmemiştir.
Buna benzer şekilde “İslam’da hilf yoktur” anlamındaki rivayetler de bulunmaktadır. Cübeyr b. Mut‘im’den rivayetle Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “İslam’da hilf yoktur; cahiliye döneminde yapılan her hilf ise İslam tarafından daha da güçlendirilir.”
Dârimî’nin İbn Abbas’tan rivayetinde de: “İslam’da hilf yoktur; cahiliye hilfi ise İslam tarafından daha da kuvvetlendirilmiştir” denilmektedir.
Bir başka rivayette ise: “Cahiliye hilflerine vefa gösteriniz; zira İslam onu daha da sağlamlaştırmıştır. İslam’da yeni hilfler oluşturmayınız” buyurulmuştur.
Öte yandan, gayrimüslimlerden yardım alınabileceğini gösteren rivayetler de bulunmaktadır. Örneğin Ümeyye b. Safvân’dan gelen rivayette, Peygamber (s.a.v.) Huneyn günü ondan zırh ödünç almış ve Ümeyye’nin “Bu gasp mı ey Muhammed?” sorusuna karşılık:
“Hayır, bu ödünç ve garantilidir” buyurmuştur.
İbn Abbas’tan gelen benzer rivayetler de bunu destekler.
Ayrıca İbn Şihâb ez-Zührî’den gelen bir rivayette, Safvân b. Ümeyye’nin Resûlullah ile birlikte Huneyn ve Taif’e katıldığı, ancak o sırada henüz Müslüman olmadığı aktarılır. Bu da gayrimüslimden fiilî yardım alınabildiğini göstermektedir.
Bunun yanında Hz. Peygamber’in hicret yolculuğunda kılavuz olarak bir müşrik olan Abdullah b. Ureykıt’tan yardım alması ve Mekke’de Mut‘im b. Adî’nin himayesini kabul etmesi de bu çerçevede zikredilir.
Bu rivayetler bütünü, gayrimüslimlerle ittifak veya onlardan yardım alma konusunda zahiren bir çelişki izlenimi doğurmaktadır. Âlimler ise bu çelişkiyi erken dönemden itibaren fark etmiş ve çözmeye çalışmışlardır. Bunlardan İbnü’l-Esîr şöyle bir cem‘ (uzlaştırma) yöntemi sunar: Hilf (ittifak), esasen yardımlaşma ve dayanışma üzere yapılan akitleşmedir. Cahiliye döneminde kabileler arasında fitne, saldırı ve savaş amacıyla yapılan ittifaklar İslam’da yasaklanmıştır; bunlar “İslam’da hilf yoktur” hadisinin kapsamına girer.
Buna karşılık, cahiliye döneminde mazluma yardım, akrabalık bağlarını gözetme ve iyilik üzere yapılan ittifaklar -mesela Hilfu’l-Mutayyebîn- İslam tarafından güçlendirilmiş ve onaylanmıştır. Yani yasaklanan, kötülük ve saldırı üzerine kurulu ittifaklardır; iyilik ve adalet temelli olanlar ise İslam ruhuna uygundur.
Ancak modern dönemde, özellikle gayrimüslim toplumlarda yaşayan Müslümanların durumu nasıl değerlendirilecektir? Müslüman azınlıkların Batılı siyasi partiler ve örgütlerle ittifakı nasıl anlaşılmalıdır? Bu meselede makāsıdî bakış açısının rolü nedir?
Üçüncü Bölüm: Batıda Gayrimüslimlerle İttifak Meselesinde Makāsıdî Bakış
Batıda Gayrimüslimlerle İttifak ve Bunun Gerekçeleri
Müslümanlar gayrimüslim toplumlarda özel bir vakıa ve kendine özgü şartlar içinde yaşamaktadırlar. Bu durum, fetva ve içtihat süreçlerinde bu özel şartların dikkate alınmasını zorunlu kılar. Bu hususun dikkate alınması, “Müslüman azınlıklar fıkhı” olarak bilinen özel bir fıkhî alanın ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Bu alan, Müslümanların bulundukları yer, zaman ve özel koşulları gözeten sahih şer‘î içtihat üzerine kuruludur. Dayandığı temel esaslar arasında şunlar yer alır:
- Küllî fıkhî kaidelerin gözetilmesi
- Yaşanan gerçekliğin (fıkhu’l-vâkı‘) dikkate alınması
- Fetvanın değişmesi ilkesinin, gerekçelerin değişmesiyle birlikte kabul edilmesi
- Tedric (aşamalılık) prensibi
- Kolaylaştırma ve meşakkatin kaldırılması (teysîr ve ref‘u’l-harac)
- Zaruret ve ihtiyacın zaruret mertebesine indirgenmesi kaidesi
- Örfün dikkate alınması
- İlletin tahkiki (tahkîku’l-menât)
- Sonuçların (meâlât) dikkate alınması
Bu fıkıh çerçevesinde, pek çok meseleye dair yeni teorik yaklaşımlar geliştirilmiştir. Bunlar arasında siyasî alan da yer almakta olup, bu araştırmanın konusu olan mesele -Müslümanların gayrimüslimlerle siyasî ittifakı- buraya dâhildir. Bu, ister gayrimüslim bir adaya oy vermek, ister Müslümanların gayrimüslim partilere katılması şeklinde tezahür edebilmektedir.
Bu mesele, gerçek hayatta zorunlu kılan bazı sebepler ve gerekçeler taşımaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır:
- Müslümanların sayıca azlığı: Bu durum, seçimlerde bağımsız bir Müslüman partinin kazanma ihtimalini ciddi biçimde sınırlar. Ayrıca bazı ülkelerde seçim kanunları, bir partinin faaliyete geçebilmesi için belirli bir oy oranı veya üye sayısı şartı koymaktadır.
- Bölgesel azınlık durumu: Müslümanlar bazı bölgelerde diğer azınlıklarla birlikte yaşamaktadır ve kendi adaylarının kazanması neredeyse imkânsız olabilmektedir. Bu durumda, kendilerine yakın siyasi vizyona sahip veya haklarını korumaya hazır partilerle ittifak kurma ihtiyacı doğmaktadır. Özellikle aşırıcı partilere karşı bir denge unsuru oluşturmak da bu gerekçeler arasındadır.
- Ulusal seçimlerin niteliği: Özellikle başkanlık sistemlerinde, Müslüman bir adayın yarışması çoğu gayrimüslim ülkede fiilen mümkün değildir. Bu nedenle Müslümanlar, adaylardan birini temsil eden partiyle ittifak kurma yoluna gitmektedir.
Bu gerekçeler, Müslümanların gayrimüslimlerle siyasî ittifakını, genel maslahatlarını koruma ve haklarını savunma amacıyla gerekli hâle getirebilmektedir. Bu durum ise, şer‘î açıdan makāsıdî bir değerlendirmeyi zorunlu kılar. Bu değerlendirme; maslahatın celbi, mefsedetin def‘i, denge ve tercihin gözetilmesi ve vakıanın doğru okunması ilkeleri üzerine kurulmalıdır.
Gayrimüslimlerle İttifak Hükmünün Oluşumunda Makāsıdın Etkisi
İttifak meselesine, daha önce zikredilen hadisler çerçevesinde derinlemesine bakıldığında, bu meselenin temelinin Müslümanlar için maslahatı gerçekleştirme (celb-i maslahat) esasına dayandığı açıkça görülür. Zira yasaklama, ittifakın şer‘î maksatlara aykırılığı sebebiyle gelmiştir; buna karşılık cevaz ise söz konusu maslahatların gerçekleşmesine bağlıdır.
Nitekim Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) gayrimüslimlerden yardım alması da tamamen maslahat eksenlidir. Bu çerçevede İslam, cahiliye döneminde mevcut olan bazı ittifakları, hakkın ve mazlumun desteklenmesi, akrabalık bağlarının gözetilmesi gibi yüce maksatlara dayandığı için onaylamış, buna karşılık zulüm, saldırı ve fitne üzerine kurulu olanları ise yasaklamıştır.
Dolayısıyla yasaklanan ittifak, şer‘î maksatlara muhalif olan; meşru görülen ise bu maksatlarla uyumlu olan ittifaktır. Çünkü şeriat, esas itibariyle maslahatların tahsili ve kemale erdirilmesi, mefsedetlerin giderilmesi ve azaltılması üzerine kuruludur.
Bu makāsıdî yaklaşım çerçevesinde, Batı toplumlarında gayrimüslimlerle ittifak meselesinde isabetli bir hükme ulaşmak, makāsıd fıkhını dikkate almadan mümkün değildir. Zira siyaset-i şer‘iyye alanı bu yaklaşımdan ayrı düşünülemez. Bunun birkaç sebebi vardır:
- Siyasetin geniş ölçüde rey (içtihat), tecrübe ve değişen şartlara uyum üzerine kurulması
- Maslahatların celbi ve mefsedetlerin def‘i esasına dayanması
- İbn Akîl’in tarif ettiği üzere siyasetin, “insanları ıslaha daha yakın, fesada daha uzak kılan fiiller bütünü” olması
Batı’da Müslümanların elde ettiği maslahatlarla gayrimüslimlerle kurdukları siyasi ittifak arasındaki ilişki açıktır. Bu maslahatlardan bazıları şunlardır:
- Müslümanların dinî pratiklerini daha serbest icra edebilmesi
- İslâm’ın tebliği için daha geniş imkânların oluşması
- Eğitim ve öğretim kurumlarının kurulabilmesi
- Müslüman aile hukukuna dair özel düzenlemelerin korunması
- Azınlıkların sorunlarının dile getirilmesi ve temsil edilmesi
Bunlar ve benzeri çok sayıda fayda, siyasi katılım ve ittifak yoluyla gerçekleşebilmektedir.
Ancak bu makāsıdî yaklaşım mutlak serbestlik anlamına gelmez; bilakis maslahat ve mefsedetlerin dengelenmesi (fıkhu’l-muvâzenât) ile kayıt altına alınır. Bu bağlamda en temel kaidelerden biri şudur:
“İki zarardan daha hafif olanın tercih edilmesi ve iki maslahattan daha küçük olanın terk edilerek daha büyüğünün elde edilmesi.”
Bu kaideye göre Müslüman, daha büyük zararı defetmek için daha küçük zararı göze alabilir; özel zararı kaldırmak için genel zarara engel olabilir; veya daha büyük faydayı elde etmek için daha küçük faydayı terk edebilir. Bu çerçevede Müslüman, siyasi ittifak kararını bu dengeye göre verir.
Bu prensip aynı zamanda şu itiraza da cevap niteliği taşır:
“Gayrimüslimin Müslüman üzerinde velâyet sahibi olması caiz değildir.”
Bu itiraza şu şekilde cevap verilir:
Bu velâyet, ittifak olsun ya da olmasın zaten fiilen mevcuttur. Zira çoğu ülkede devlet başkanı Müslüman değildir. Dolayısıyla mesele, gayrimüslim bir yöneticinin var olup olmaması değil; mevcut durumda daha az zararlı ve Müslümanların haklarına daha çok riayet eden seçeneğin tercih edilip edilmemesidir.
Bu da, iki gayrimüslim aday arasında daha az zararlı olanı seçme veya daha fazla fayda sağlayanı destekleme şeklinde fıkhu’l-muvâzenât çerçevesinde değerlendirilir.
Makāsıdî Bakış Açısından Gayrimüslimlerle İttifakın Cevazı ve Siyasî Vâkıanın Dikkate Alınması
Gayrimüslimlerle ittifakın makāsıd gözetilerek ve maslahat–mefsedet dengesi (fıkhu’l-muvâzenât) çerçevesinde caiz görülmesi gerektiği yönündeki yaklaşım, yalnızca teorik bir istidlale dayanmaz; aynı zamanda siyasî gerçekliğin verilerini ve onun karmaşık yapısını dikkate alan başka bir unsura da yaslanır.
Zira siyasî partiler, yöntem, program ve ideolojik çerçeve bakımından birbirinden farklıdır. Bu partilerden bazıları, İslamî değerlere, inanca, şer‘î ilkelere ve ahlâkî faziletlere diğerlerine göre daha yakındır. Bu sebeple Müslüman, bu türden daha yakın olan partileri tercih eder ve siyasî olarak onlara yönelir.
Eğer bir parti Müslümanlara veya yabancılara karşı aşırı derecede düşmanca, ırkçı ve dışlayıcı bir tutum sergiliyorsa, bu durumda Müslümanın, daha adil ve daha dengeli olan karşı alternatifleri tercih etmesi gerekir. Bu tercih doğrudan fıkhu’l-muvâzenât prensibi üzerine bina edilir.
Bu açıklamalar ışığında, şer‘î maksatların dikkate alınmasının, Nebevî hadisin muradını anlamada ve onu şer‘î bütünlük (külliyyâtü’ş-şerîa) ile uyumlu şekilde uygulamada önemli bir etkiye sahip olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Şeriatın kaidelerine ve maslahatlarına riayet edilmeden yapılan literal okumalar, çoğu zaman hükmün doğru bağlamını ortaya koymakta yetersiz kalmaktadır.
Sonuç olarak, ümmetin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, hadis metinlerine maslahat eksenli bir bakışın kazandırılmasıdır. Bu yaklaşım, hadisleri şer‘î maksatlar ışığında anlamayı ve özellikle siyaset-i şer‘iyye ile fıkhu’l-azâim (azınlıklar fıkhı) gibi güncel alanlarda doğru hükme ulaşmayı mümkün kılar.
Zira bu tür meseleler, hem vâkıanın derinlemesine bilinmesini, hem de şâri‘in maksatlarının ve küllî ilkelerinin sürekli göz önünde bulundurulmasını gerektirir. Bu iki unsur birlikte dikkate alındığında, hükümlerin hem mevcut durumda hem de gelecekte (hâl ve meâl) insanlığın maslahatına uygun şekilde tahakkuk etmesi mümkün olur.
İlk Yorumu Siz Yapın