Bu yazıda iki çeviriye yer veriyorum:
Biri Nahide Ataullah eş-Şemruh; diğer Selahaddin el-İdilibi’den… Yazının başlığı, Nahide Ataullah eş-Şemruh’un yazısına aittir.
Yazıların geçmeden önce bazı hususları dile getirmek istiyorum:
Konu bir açıdan tekfir meselesini de ilgilendirmektedir. O açı nedir: Türkiye gibi laik ülkelerde bazılarına göre sistemin okuluna giden, parti kuran, görev yapan herkes kafirdir. Bu tekfirci söylem azınlıkta da olsa selefi olarak nitelenebilecek bazı kişileri etkileyebilmektedir. Bu kardeşlerin anlamak istemediği şey, Türkiye ile ilgili ülkelerin sosyolojisini, burada yaşayan insanların niyetlerini, maslahat-mefsedet dengesini ve bu konularda doğrudan küfre mesned olabilecek açık ve net bir nassın olmamasıdır. En önemli nassımız “Kim Allah’ın hükmüyle hükmetmese kafirlerin tâ kendisidir” ayetidir. Bu ayetin anlamının “Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyi helal gören, hükmetmemeyi kasıtlı, bilinçli yapan, Allah’ın hükümlerine karşı koyan kimseler” için olduğu aşikardır. Dolayısıyla buradan yola çıkarak bu sistem içerisinde yer alan herkesi tekfir etmek sadece aşırılık değil, tehlikeli bir aşırılıktır da.
Bunun karşısında küfür sisteminde görev yapabilmeyi Hz. Yusuf’un, maliye bakanlığını istemesinde arayanlar, bu olayı delil getirenler vardır. Bu da günümüze tam uymaz. Zira Hz. Yusuf, Firavun’un hükmüyle hükmetmemiştir. Firavun hükmü ona bırakmıştır, yani bakanlığı ona teslim etmiştir. Ona “ben nasıl istersem öyle hükmedeceksin” dememiştir.
Hz. Yusuf olayı yanında, Necaşi olayı, Al-i Firavun içinde yaşayan mü’min olayı da vardır. Bununla ilgili bir tercümeyi de sonda vereceğim, ancak şunu ifade edeyim: Bunların hiçbiri tam olarak bugüne uymamaktadır. Şöyle ki:
Bugün Türkiye halkı, yöneticileri Müslüman ama sistemi, rejimi tağuti olan bir devlettir. Geçmiş devletlerde bunun gibisi var mıdır? Geçmişte olan şudur: Yöneticileriyle birlikte devlet küfür üzeredir. Onun içinde Müslüman olarak yaşayan veya mücadele verenler vardır. Necaşi örneği daha başkadır. Orada Müslüman olarak sadece o vardır. Yanındakiler dahil halk Müslüman değildir. Yine bugün Batıda tamamen kafirlerin hakim olduğu laik düzenler vardır, ama vatandaşları arasında azınlık olarak Müslümanlar da bulunmaktadır. Peygamberimizin ilk devlet tecrübesi olan Medine’deki durumu ise bambaşkadır. Türkiye bunların hibirine benzememektedir. Onun için diyorum k, fıkıh kitaplarımızda olan konular birebir günümüze taşınamaz. O bilgiler yeni şartlara göre muhakkak yenilenmelidir. Zira Kur’an ve sünnette “dâr” anlayışını açık ve seçiklikte ortaya koyan bir nass yoktur. Dahası daru’l-harble ilgili üç hadis vardır, üçü de zayıftır. Sahih olsalar bile daru’l-harb meselesini tüm boyutlarıyla bir sistem olarak ortaya koymamaktadır. Kendi döneminin şartlarını taşımaktadır. Şimdi, her bir örnek tam birbirine uymayınca yapılacak şey Müslümanların maslahatını gözetmektir. Maslahatı gözetmek, küfür sistemine teslim olmak değildir. Evet, bu durumda yapılması gereken İslam’ın temel ve külli ilkeleri çerçevesinde maslahata göre hareket etmektir. Aksi takdirde Müslüman birey ve Müslüman hareketler için yıkım olur.
Bu kadarla yetiniyorum. Gerisi zaten aşağıdaki yazılarda vardır.
İlk yazı, Nahide Ataullah eş-Şemruh’un “Kaide ‘La yunkeru tağayyuru’l-ahkam bi-tağayyuri’z-zaman’ ve Tatbikatuhu el-Muasıra” adlı makalesinde “Müşareketu’l-ekalliyati’l-müslime fi sun’i’l-karari’s-siyasî” adlı bölümün çevirisidir.
Not. Bu yazının Müslümanların azınlık olarak yaşadığı ülkelerle ilgili olduğunu hatırlatmak isterim. Orijinal başlıkta “Müslüman azınlıklar” geçiyor. Yani konu aslında yabancı bir ülkede Müslüman azınlıkların meclise katılmasını inceliyor. Ben benzer özelliklerden dolayı bizim gibi laik ülkelere de uygulanabileceğinden konu daha iyi anlaşılsın diye başlıkta “Müslümanın Laik Ülkelerde…” şeklinde çevirdim.
Giriş
Başlıktan maksat, İslâm dışı ülkelerde yaşayan Müslümanların; siyasî partiler, parlamento veya belediye meclisleri ve benzeri siyasî ve anayasal kurumlar aracılığıyla -seçme ve seçilme yoluyla- siyasî kararların alınmasında rol üstlenmesidir. Buna ayrıca, Müslümanın söz konusu kurumlarda görev alması, meselâ meclis üyeliği gibi makamları üstlenmesi de dâhildir.
Nitekim geçmiş âlimler bu meseleyi, “Müslümanın kâfirlerin velâyeti altında görev alması” başlığı altında ele almış ve bu konuda iki farklı görüş ortaya koymuşlardır:
Birinci Görüş: Müslümanın kâfirlerin velâyeti altında çalışması câiz değildir.
Bu görüş sahipleri, Yüce Allah’ın şu buyruğunu delil getirmişlerdir:
“…Sonra zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur…” (Hûd, 113)
Delil yönü: “Meyil (ركون)” kelimesi; rıza göstermek, yaltaklanmak veya eğilim göstermek anlamlarına gelir. “Zulmedenler” hakkında ise onların müşrikler olduğu söylenmiştir. Buna göre, kâfirlere meyletmek yasaklanmıştır; onların velâyeti altında görev almak da onlara yönelmenin bir türü kabul edilmiştir.
İkinci Görüş: Müslümanın kâfirlerin velâyeti altında çalışması belirli şartlarla câizdir.
Bu görüşe göre iki şart vardır:
- Yapılan işin, Müslümanın yapması helâl olan bir iş olması.
- Bu görevin, Müslümanlara zarar verecek bir hususta onlara yardımcı olmaması.
Bu görüş sahipleri, Hz. Yusuf’un kâfir bir devlet düzeni içinde bakanlık görevini üstlenmesini delil olarak göstermişlerdir. Nitekim Yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmuştur:
“Beni ülkenin hazineleri üzerine tayin et; çünkü ben onları korumayı ve yönetmeyi bilirim.” (Yûsuf, 55)
Kurtubî şöyle demiştir: Bazı âlimler bu âyeti, fazilet sahibi bir kimsenin fâcir bir kişi veya kâfir bir yönetici için çalışmasının cevazına delil kabul etmişlerdir; ancak bu, kendisine tam yetki verilmesi ve haram bir şeye zorlanmaması şartına bağlıdır. Aksi halde, yani fâcirin arzu ve heveslerine göre hareket ediyorsa bu câiz değildir.
Âlûsî ise şöyle demiştir: Bu âyet, adaleti ikame edebilecek ve şer‘î hükümleri uygulayabilecek bir kimsenin, ister zalim ister kâfir bir otorite altında olsa bile görev talep edebileceğine delildir. Hatta bir farzın yerine getirilmesi ancak bu göreve bağlıysa ve kişi de buna ehil ise, talepte bulunması vacip bile olabilir.
İbn Teymiyye de şöyle demiştir: Müslümanlar ile Tatarlar arasında zaman zaman bir kişi kadılık, hatta yöneticilik görevine getirilir; onun içinde adalete dair bazı hususlar bulunur ve bunları uygulamak ister, fakat engellenir. Allah ise hiçbir nefse gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez…
Bu görüş, Amerika’daki Şer‘î Fıkıh Âlimleri Heyeti, Avrupa Fetva ve Araştırma Konseyi ve Dünya İslâm Birliği’ne bağlı İslâm Fıkıh Akademisi tarafından da benimsenmiştir. Nitekim İslâm Fıkıh Akademisi, Mekke-i Mükerreme’deki merkezinde düzenlenen on dokuzuncu dönem toplantısında “Müslümanın gayrimüslim ülkelerde seçimlere katılması” konusunu incelemiş ve şu kararı almıştır:
1- Gayrimüslim ülkelerde Müslümanların gayrimüslimlerle birlikte seçimlere katılması, siyaset-i şer‘iyye kapsamına giren meselelerdendir. Bu tür konularda verilecek hüküm, maslahat ile mefsedetlerin karşılaştırılması (muvazene) çerçevesinde belirlenir. Bu sebeple bu konudaki fetva, zamanların, mekânların ve şartların değişmesine bağlı olarak farklılık arz eder.
2- Gayrimüslim bir ülkede vatandaşlık haklarına sahip olan Müslümanın, parlamenter seçimler ve benzeri süreçlere katılması câizdir. Bunun gerekçesi, bu katılımın ağır basan birtakım üstün maslahatlar doğurmasıdır. Bunlar arasında İslâm’ın doğru tanıtılması, Müslümanların yaşadığı ülkedeki meselelerinin savunulması ve dinî-dünyevî azınlık haklarının elde edilmesi yer almaktadır. Ancak bu durum aşağıdaki şartlara bağlıdır:
Şartlar:
- Müslüman katılımcının bu iştirakten maksadı, Müslümanların maslahatlarının teminine katkı sağlamak ve onlardan zarar ve mefsedeti uzaklaştırmak olmalıdır.
- Müslüman katılımcıların güçlü bir kanaate sahip olmaları gerekir ki, bu katılımın Müslümanlara şu tür olumlu sonuçlar doğuracağı beklenmelidir: bu ülkelerde Müslümanların konumunun güçlendirilmesi, taleplerinin karar mercilerine ve yönetim makamlarına ulaştırılması ve dinî ile dünyevî menfaatlerinin korunması.
- Müslümanın bu seçimlere katılımı, dininde bir gevşemeye veya eksilmeye yol açmamalıdır.
- Avrupa Fetva ve Araştırma Konseyi bu şartlara ilâveten başka bir ilke daha zikretmiştir:
Siyasî katılımın en önemli esaslarından biri, İslâm ahlâkına bağlılıktır. Bu; doğruluk, adalet, vefa, emanet, çoğulculuğa ve farklı görüşlere saygı, muhaliflerle dürüst rekabet ve şiddetten uzak durma gibi ahlâkî ilkelere riayeti kapsar.
Birinci görüş sahiplerinin deliline şu şekilde cevap verilebilir: Yasaklanan “meyil (ركون)”; zalimlerin zulmünü onaylamak, onların yöntemlerini güzel gösterip süslemek ve bu tür yanlışlıklara meyletmektir. Ancak onların yanında bulunarak bir zararı def etmek veya bir menfaati celbetmek amacıyla yapılan katılım, bu yasak kapsamına girmez.
Sonuç olarak şu netice ortaya çıkmaktadır: Gayrimüslim ülkelerde Müslümanın siyasî karar alma süreçlerine katılımı, siyaset-i şer‘iyye meselelerindendir. Bu mesele, maslahat ve mefsedetlerin dengelenmesine bağlıdır ve hüküm; şartlara, mekânlara ve zamanlara göre değişkenlik gösterebilir. Belirtilen şart ve kayıtlar çerçevesinde bu katılım câizdir.
Sonuç
Bu mesele, önceki âlimler tarafından “Müslümanın kâfirlerin velâyeti altında çalışması” başlığı altında ele alınmıştır. Bu konuda farklı görüşler mevcuttur. Günümüzde ise bu meseleye en uygun yaklaşımın, fıkıh meclislerinin değerlendirmeleri olduğu görülmektedir.
Bu çerçevede, İslâm Fıkıh Akademisi (Mekke), Amerika’daki Şer‘î Fıkıh Âlimleri Heyeti ve Avrupa Fetva ve Araştırma Konseyi gibi kurumların görüşlerine başvurulmuştur. Zira bu kurumlar, söz konusu meselelerle doğrudan iç içe yaşayan ilmî heyetlerdir.
Tercih edilen görüşe göre, bu katılım siyaset-i şer‘iyye kapsamında değerlendirilir. Hüküm, maslahat ve mefsedetlerin dengelenmesine göre belirlenir. Dolayısıyla fetva, zamanlara, mekânlara ve şartlara göre değişkenlik arz eder. Belirli şartlara riayet edildiği takdirde bu katılım câizdir; bu şartlar da araştırma içinde ayrıntılı olarak zikredilmiştir.
Selahaddin el-İdlibi:
İmanı Bozan Unsurların Kur’an ve Sünnet Mizanında Değerlendirilmesi
Bismillahirrahmanirrahim.
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, nebîlerin sonuncusu ve gönderilmiş elçilerin imamı olan Efendimiz Muhammed’e, onun âline, ashabına ve kıyamete kadar onlara ihsan ile tabi olan kardeşlerine olsun.
Bundan sonra:
İşte bu çalışma, iman konusundaki “imanı bozan unsurlar” (nevâkızü’l-îmân) hakkında Kur’an ve Sünnet’e dayalı istidlalî (delile dayalı) değerlendirmelerden oluşan bazı mülahazalardır. Bunları, basiret arayan kimseler için kaleme alıyorum. Yüce Allah’tan niyazım; bu yazıyı okuyanlara faydalı kılması ve yazana da bunun sevabını ihsan etmesidir.
Her Müslüman, iman meselelerine girişmeden önce şunu bilmelidir ki, Yüce Allah muhkem kitabında:
{إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ}
“Şüphesiz müminler ancak kardeştirler” buyurmuştur.
Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Müminlerin birbirlerini sevmede, merhamet göstermede ve şefkatteki misali bir beden gibidir; onun bir organı rahatsızlandığında, diğer organlar da uykusuzluk ve ateş ile ona ortak olur.”
Bu durum, Müslüman’a ilmi, nasihat ve insanlara hayır isteme kastıyla yaymayı gerekli kılar; eğer kendisinde başkalarının bilmediği bir ilim varsa, buna dayanarak kibir, gurur ve insanlara karşı üstünlük taslamaktan sakınmalıdır.
Ayrıca şu husus mutlaka ayırt edilmelidir:
Bir sözün veya fiilin “küfür” olduğuna hükmetmek ile, o sözü söyleyen veya o fiili işleyenin “kâfir” olduğuna hükmetmek birbirinden farklıdır. Aynı şekilde bir söz veya fiilin “bid‘at” olduğuna hükmetmek ile, onu yapanın “bid‘at ehli” olduğuna hükmetmek de ayrı değerlendirilmelidir.
Şuna da dikkat edilmelidir ki; bazı sözler ve fiiller hakkında kesin delil ve icmâ ile şu hüküm verilmiştir: bunlar ancak kalbi Allah’ı inkâr eden kimselerden sadır olur. Dolayısıyla böyle bir söz veya fiili işleyen kişi, onu yapmadan önce zaten iman dairesinde değildir; bu fiil onun iman dairesinden çıkış sebebi değil, bilakis kalbindeki imanı nakzeden küfrün bir göstergesidir.
Daha önce “Kur’an ve Sünnet Mizanında İslam’ı Bozan Unsurlar” adlı bir kitap yazmış, bu başlık altında bazı konferanslar vermiştim. Daha sonra bu esere ilaveler yaparak ismini “Kur’an ve Sünnet Mizanında İmanı Bozan Unsurlar” şeklinde değiştirdim. Bu nedenle eserin yeni haliyle ve yeni adıyla dikkate alınmasını temenni ederim.
Soru:
Selamün aleyküm.
Değerli hocamız, nasılsınız?
Zinayı ve faizi serbest kılan bir kanun koyan kimse, kalben Allah’ın haram kıldığını haram bildiği hâlde, bu fiili sebebiyle Allah’tan başka bir rab edinmiş olur mu? Hükmü nedir?
Cevap:
Ve aleyküm selam ve rahmetullah.
Kanun koyma yetkisine sahip olan kimse, bunu sahip olduğu iman ve imkân çerçevesinde yapar.
Zina, faiz gibi haramları serbest kılan bir kanun koyan ve aynı zamanda kalben bunun Allah tarafından haram kılındığını kabul eden kimse hakkında, “imkân” meselesi dikkate alınmadan hüküm verilmez. Bu durumun gerçekte çok farklı şekilleri ve halleri vardır.
Şöyle ki:
- Eğer bunu, inandığını iddia ettiği dine alay ederek yapıyorsa, bu kimse kâfirdir.
- Eğer Allah’a karşı inat ve isyan kastıyla yapıyorsa, bu da küfürdür.
- Eğer zorlandığını, başka bir seçeneği olmadığını söylüyor; kalbi bu fiilden nefret ediyor, bundan dolayı elem ve pişmanlık duyuyorsa, bu durumda tekfir edilmez.
Bu, onun şer‘î sorumluluktan tamamen muaf olduğu anlamına gelmez. Bu tür haram fiillere girişmek caiz değildir. Kişi, Allah’a isyanı gerektiren böyle bir konumdan kurtulmaya çalışmalı, kalbiyle Rabbine yönelmeli ve fiilen de bu ortamdan uzaklaşmalıdır.
Allah en doğrusunu bilendir.
“Kur’an ve Sünnet Mizanında İmanı Bozan Unsurlar” adlı eserimde şöyle demiştim:
İbn Teymiyye şöyle demiştir:
“Allah’ın Resûlü’ne indirdiği hükümlerle hükmetmenin vacip olduğuna inanmayan kimsenin kâfir olduğunda şüphe yoktur. İnsanlar arasında Allah’ın indirdiğinden bağımsız olarak, kendi gördüğü adalet anlayışıyla hükmetmeyi helal sayan kimse kâfirdir. Hatta Müslümanlara nispet edilen kimselerin birçoğu, Allah Teâlâ’nın indirmediği örflerle—çölde yaşayanların gelenekleri veya üzerlerindeki otoritelerin emirleriyle—hüküm verir ve bunun Kitap ve Sünnet yerine geçmesi gerektiğini düşünürler. İşte bu küfürdür.
Bunlara, Allah’ın indirdiğinden başka bir şeyle hükmetmenin caiz olmadığı açıkça anlatıldığı hâlde bundan vazgeçmez ve Allah’ın indirdiğinin aksini helal sayarlarsa kâfir olurlar; aksi takdirde cahildirler. Allah, Müslümanların ihtilaf ettikleri şeylerde onu Allah’a ve Resûl’e götürmelerini emretmiştir. Yüce Allah şöyle buyurur:
{Hayır, Rabbine yemin olsun ki aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem kılmadıkça iman etmiş olmazlar…}
Dolayısıyla kim, ihtilaf ettikleri konularda Allah ve Resûl’ünü hakem kılmayı terk ederse, Allah kendi zatına yemin ederek onun iman etmiş olmayacağını bildirmiştir. Ancak kalben ve zahiren Allah ve Resûl’ünün hükmüne bağlı olduğu hâlde nefsine uyup günah işleyen kimse, diğer günahkârlar gibidir.”
[Minhâcü’s-Sünne en-Nebeviyye: 5/130-131]
Ben derim ki:
Şeyh’in “kalben ve zahiren Allah ve Resûl’ünün hükmüne bağlı olup da buna rağmen günah işleyip hevâsına uyan kimse” ifadesi, fiilî olarak Allah’ın hükümlerini uygulayan bir bağlılık anlamına gelmez. Zira böyle biri zaten Allah’ın hükümlerini fiilen tatbik ediyor olsaydı, günaha düşmezdi ve hevâsına uymazdı.
Şeyh’in burada kastettiği “kalbî ve lafzî bağlılık”, sadece dil ile değil, kalp ve dil ile Allah’ın hükmünü hak kabul edip ona teslim olmaktır. Metin, bağlamı gereği bu şekilde anlaşılmalıdır; aksi hâlde ifadeler arasında çelişki doğar.
Yine İbn Teymiyye şöyle demiştir:
“Nebî’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) daveti kendisine ulaşan ve onun Allah’ın elçisi olduğunu bilen, ona iman eden, indirilenlere inanan ve gücü yettiği ölçüde Allah’tan sakınan kimse—Necâşî ve benzerlerinde olduğu gibi—hicret edememiş, İslam’ın bütün şeriatlarını yerine getirememiş olsa bile cennet ehlinden mümindir.
Çünkü o, hicretten ve dinini izhâr etmekten men edilmiştir; ona İslam’ın bütün hükümlerini öğretecek kimse de yoktur. Bu durumda gücü yettiği kadar iman etmiş olur.
Yusuf (aleyhisselâm) da Mısır halkı arasında böyleydi. Onlar kâfir idi ve o, bildiği İslam hükümlerinin hepsini onlara uygulayamıyordu. Onları tevhide davet etti fakat kabul etmediler… Yüce Allah, “Âl-i Firavun zamanındaki mü’min” hakkında şöyle buyurmuştur:
{Andolsun ki daha önce Yusuf size apaçık delillerle gelmişti; fakat size getirdiği şeyden hâlâ şüphe etmekteydiniz. Nihayet o vefat edince de: “Allah ondan sonra asla bir resûl göndermeyecektir” dediniz.}
İbn Teymiyye şöyle devam eder:
“(Necâşî hakkında) İslam’ın birçok şeriatı—hatta çoğu—onun tarafından yerine getirilmemişti; çünkü buna gücü yetmiyordu. Bu sebeple hicret edememiş, cihad edememiş ve hac yapamamıştı. Kesin olarak biliyoruz ki, insanlar arasında Kur’an hükmüyle hükmetmesi mümkün değildi. Zira Allah Teâlâ, Medine’de Peygamberine (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisine Ehl-i Kitap geldiğinde aralarında ancak Allah’ın indirdiğiyle hükmetmesini farz kılmıştır. Necâşî’nin ise Kur’an ile hükmetmesi mümkün değildi; çünkü kavmi buna razı olmazdı. Nitekim çoğu zaman bir kimse Müslümanlar ve Tatarlar arasında kadı (hâkim) olarak görev yapar, içinde adaletle ilgili bazı hükümleri uygulamak ister; fakat buna güç yetiremez, onu engelleyenler olur. Allah hiçbir nefse gücünün üstünde sorumluluk yüklemez. Bu sebeple Necâşî ve benzerleri, cennette bahtiyar kimselerdir; her ne kadar güç yetiremedikleri şeriat hükümlerini yerine getirememiş olsalar da, yapabildikleri hükümlerle amel etmişlerdir.”
[Minhâcü’s-Sünne en-Nebeviyye: 5/111-114]
Ben derim ki:
Şeyh’in şu sözü üzerinde dikkatle düşün:
“Necâşî, Hristiyanların kralı olmasına rağmen kavmi onu İslam’a girmekten alıkoymuştur… İslam’ın birçok hükmüne—hatta çoğuna—girememiştir; çünkü buna gücü yetmemiştir… Biz kesin olarak biliyoruz ki, insanlar arasında Kur’an ile hükmetmesi mümkün değildi; zira kavmi buna razı olmazdı…”
Şöyle bir itiraz ileri sürülebilir:
“İbn Teymiyye’nin zikrettikleri, aslî kâfirlerin bulunduğu toplumlara İslam’ın tebliği ve yöneticinin Allah’ın hükümlerini uygulamaya gücünün yetmemesi durumuna aittir. Bu ise, İslam beldelerinde yaşayan ve çoğunluğu Müslüman olan insanlar hakkında değildir.”
Ben derim ki:
Hak dine hiç girmemiş olan toplum ile, Müslüman bir ülkede yaşadığı hâlde Allah ve Resûlü’nün hükmünden razı olmayan ve onu kabul etmeyen toplum arasında bu açıdan bir fark yoktur. Her iki grup da imana davet edilmeye muhtaçtır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
{Ey iman edenler! Allah’a, Resûlü’ne, O’na indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği kitaplara iman edin… Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, şüphesiz uzak bir sapıklığa düşmüştür.}
Şeyh’in kelamınıve ulaşmak istediği maksadı doğru anlayabilmek için, onun ifadelerinde yer alan hüküm illetlerini (hükmün dayandığı sebep ve gerekçeleri) yakalamaya dikkatle eğilmek gerekir. Metin dikkatle okunduğunda, ortaya koyduğu hükümler içinde bu illetlere açık işaretler bulunduğu görülür.
Dolayısıyla, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen kimsenin tekfiri veya tekfir edilmemesi meselesinde İbn Teymiyye illet (hükmün gerekçesi) işaretini şöyle ortaya koymuştur:
Birinci gruba dair olarak şöyle demiştir:
“İnsanlar arasında Allah’ın indirdiğine uymaksızın, kendi gördüğü adalet anlayışıyla hükmetmeyi helal sayan kimse kâfirdir.”
İkinci grup hakkında ise şöyle demiştir:
“Kalben ve zahiren Allah ve Resûlü’nün hükmüne bağlı olduğu hâlde nefsine uyup günah işleyen kimse, diğer günahkârlar gibidir.”
Buna göre, ikinci grupta yer alan kimsenin tekfir edilmemesinin sebebi, onun Allah’ın indirdiğinin dışında hükmetmeyi helal saymaması, bilakis fiilinin yalnızca masiyet (günah) ve nefsin hevâsına uymak çerçevesinde kalmasıdır.
Aynı şekilde, bu kimse hakkında günah isnad edilmemesi ve aslında hiçbir sorumluluk bulunmaması meselesinde de illet şu ifadelerle gösterilmektedir:
“Gücü yettiği ölçüde Allah’tan sakınırdı.”
“İslam’ın bütün hükümlerini onlara uygulaması mümkün değildi.”
“İslam’ın birçok şeriatı—hatta çoğu—onun tarafından yerine getirilememişti; çünkü buna gücü yetmiyordu.”
“İçinde adaletle ilgili bazı hükümleri uygulama arzusu vardı, fakat bunu yapamıyordu.”
Dolayısıyla burada onun hakkında küfür veya günahın nefyedilmesi, “acziyet ve imkânsızlık” sebebine dayanmaktadır.
Ayrıca şöyle demektedir:
“Kur’an ile hükmetmesi mümkün değildi; çünkü kavmi buna onu kabul etmezdi.”
Bu ifadede, çoğunluğun hâline riayet edilmesine yönelik bir işaret vardır. Zira inanmayan bir topluluğa, iman etmedikleri hükümler zorla uygulanamaz.
Son olarak şöyle demiştir:
“Necâşî ve benzerleri, güçleri yetmediği hâlde yerine getiremedikleri şeriat hükümleri hariç, yapabildikleri hükümlerle amel etmiş olmalarına rağmen cennet ehlinden bahtiyar kimselerdir.”
Sonuç olarak:
İbn Teymiyye’nin Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen kimseyi tekfir etmemeye dair hükmünde “helal saymama (istihlâl)” illet olarak ortaya konmuştur. Günah isnadı yapılmamasında ise illet “imkânın bulunmaması”dır.
Eğer o, bu hükümleri illetlere işaret etmeksizin salt hüküm olarak zikretmiş olsaydı, bunların yalnızca İslam’a hiç girmemiş topluluklar hakkında olduğu ve daha önce İslam’a girmiş kimseler hakkında farklı hükümler bulunduğu söylenebilirdi.
Fakat o, bu hükümleri illetlere açık işaretlerle birlikte zikrettiğine göre, bu işaretleri dikkate almak ve hükümleri illetlerin bulunduğu yerlerde tatbik etmek zorunludur.
Yazılar bitti.
Sonuç
Sonuç olarak, burada ele alınan mesele -Müslümanların gayrimüslim ya da laik hukuk-siyaset düzenlerinde karar alma süreçlerine katılımı- klasik fıkıh literatüründe tek bir kalıba indirgenemeyecek derecede çok boyutlu bir ihtilaf alanıdır. Tarihî metinler ve çağdaş fetva meclislerinin yaklaşımları birlikte değerlendirildiğinde, meselenin merkezinde “mutlak yasak” ya da “mutlak serbestlik”ten ziyade, değişen şartlar, niyet, maslahat ve mefsedet dengesi ile imkân-sorumluluk ilişkisi yer almaktadır.
Bu çerçevede, tekfir gibi ağır hükümler konusunda aceleci ve genelleyici tutumlardan kaçınmak gerektiği kadar; Müslüman birey ve toplumların yaşadığı gerçeklikleri, sosyolojik ve siyasal bağlamları dikkate almayan soyut yaklaşımların da pratikte ciddi sorunlar doğurabileceği açıktır. Klasik âlimlerin örnek olarak zikrettiği tarihî tecrübeler ise doğrudan bugüne birebir uygulanabilir şablonlar olmaktan ziyade, ilke düzeyinde rehberlik eden çerçeveler olarak anlaşılmalıdır.
Neticede, bu tür meselelerde sağlıklı bir yaklaşım; nasların bütüncül okunması, ilim ehlinin ihtilaflarının dikkate alınması ve Müslümanların dinî sorumluluklarını koruyacak şekilde hikmet, denge ve maslahat esaslarına riayet edilmesiyle mümkündür. Bu da, hem aşırılıklardan hem de indirgemeci okumaların yol açabileceği tahrif ve yanlış anlamalardan uzak bir duruşu zorunlu kılar.
İlk Yorumu Siz Yapın