İçeriğe geç

KÂR–ZARAR (MASLAHAT–MEFSEDET) DENGESİ

Ahmet er-Raysuni’ye ait “el-İctihadu’l-maslahi: Meşruiyyetuhu ve menhecuhu” adlı makalenin bir bölümünün çevirisidir.

Günümüz gerçekliğinde karşılaşılan bazı meseleler ve durumlar vardır ki; bunlar çok yönlü, çok katmanlı ve iç içe geçmiş yapıdadır. Bu tür meselelerde maslahatlar ve mefsedetler birbirine karışmış, ayrıştırılması güç hâle gelmiştir. Aynı mesele hakkında, eş zamanlı olarak birden fazla şer‘î hüküm, delil ve kaide uygulanabilir.

Bir açıdan bakıldığında bu tür meseleler haram olarak değerlendirilebilir; başka bir açıdan caiz görülebilir; bazı yönleri ve sonuçları itibariyle ise mendup, vâcip yahut farz-ı kifâye kapsamında değerlendirilebilir. Meseleye hangi yönden bakılırsa, o yöne göre farklı bir hüküm ortaya çıkabilmektedir.

Bu tür karmaşık meseleler en çok, genel toplumsal alanlarda veya geniş etkileri bulunan bireysel tasarruflarda ortaya çıkar.

Örnek olarak, çağımızda “topluca siyasî süreçlere katılım” (örneğin seçimlere katılma gibi) meselesini ele alalım. Bu mesele; fikirler, teoriler, amaçlar, hedefler, sebepler, araçlar, fiiller, uygulamalar, maliyetler, harcamalar, kazançlar, kayıplar ve sonuçlar gibi pek çok unsurdan oluşan karmaşık bir yapıya sahiptir.

Bu meseleye giren kimse, onu tüm yönleriyle –leh ve aleyh bütün boyutlarıyla– üstlenmiş olur. Aynı şekilde onu terk eden de bütün boyutlarıyla terk etmiş olur. Dolayısıyla bu tür meseleler hakkında hüküm verilirken, onların parçacı bir yaklaşımla değil, bütüncül olarak ele alınması gerekir.

Bu gibi durumlarda, meselenin yalnızca bir yönünü ele alıp ona bir ayet, hadis, kaide veya kıyas uygulayarak “helaldir” veya “haramdır” şeklinde kesin hüküm vermek doğru değildir. Aksine, hem ayrıntılı (tafsilî) hem de bütüncül (icmâlî) bir inceleme yapılmalı; çok sayıda şer‘î delil ve kaide birlikte işletilmelidir. Bunlar arasında özellikle maslahat–mefsedet dengesi ile kâr–zarar muhasebesi büyük önem taşır.

Bu bağlamda, insanların çoğu kendi hayatlarında, geçimlerinde ve meşru faaliyetlerinde maslahatlarını gözetmeye çalışır. Ancak içinde yaşanılan toplumda yaygınlaşmış olan haramlar ve yasaklar sebebiyle, çoğu zaman bu faaliyetler tamamen bu tür unsurlardan arınmış değildir.

Nitekim kişi aynı anda; bir ibadetle meşgul olabilir, bir vacibi yerine getiriyor olabilir veya mubah bir iş yapıyor olabilir; fakat bununla birlikte bazı haram veya mekruh unsurlara da bulaşmış olabilir. Bu durum yaygın hâle geldiğinde, “zararlardan kaçınmak, faydaları elde etmekten önce gelir” kaidesine dayanarak insanlara bütün bu faaliyetleri terk etmelerini söylemek doğru değildir.

Ebu İshak eş-Şâtıbî (rahimehullah) bu hususu şöyle açıklar: “Aslen meşru olan işler –alışveriş, muameleler, birlikte yaşama gibi– eğer münker unsurlarla iç içe geçerse ve yeryüzünde fesat yaygınlaşıp bu tür münkerler galip hâle gelirse; mükellef kişi ihtiyaçlarını giderirken çoğu zaman bu tür münkerlerle karşılaşmaktan kurtulamaz. Bu durumda ‘bütün bunları terk etmek gerekir’ demek doğru değildir.

Aksine gerçek olan şudur: İnsan ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır; ister alışveriş yoluyla ister başka yollarla. Bu tür faaliyetlerin bütünüyle terk edilmesi, insanlara aşırı zorluk yüklemek ve onları güç yetiremeyecekleri bir şeyle mükellef kılmak olur.

Dolayısıyla mümkün olduğu ölçüde kaçınılabilecek şeylerden kaçınılır; geri kalan ise tâbi (ikincil) olduğu için bağışlanır.”

Bu tür iç içe geçmiş ve karmaşık durumlara dair uygulama örnekleri

Bu bağlamda, İbn Teymiyye’nin bir fetvası örnek olarak zikredilebilir. Kendisine şu soru sorulmuştur:

“Bir kimse, belirli bir vilayetin yöneticisidir; ancak bulunduğu bölgede ağır vergi uygulamaları ve insanların alışık olduğu bazı düzenler vardır. Bu yönetici, mümkünse bu vergileri tamamen kaldırmayı hedeflemekte ve bu konuda elinden gelen gayreti göstermektedir. Fakat bunu tamamen ortadan kaldırmakta zorlanmaktadır. Böyle bir durumda, ya yönetimi terk etmesi ya da mevcut durumu kısmen ıslah ederek devam etmesi arasında kalmaktadır. Hangi yol daha uygundur?”

İbn Teymiyye bu soruya şu şekilde cevap vermiştir: “Eğer kişi, bulunduğu makamda adaleti gerçekleştirmeye ve zulmü azaltmaya çalışıyorsa ve onun yöneticiliği Müslümanlar için daha hayırlı ve daha faydalı ise; onun yerini başkasının alması durumunda ortaya çıkacak yönetim daha kötü olacaksa, bu kimsenin görevde kalması caizdir. Hatta görevde kalması, daha önce yapabileceği ölçüde zulmü azaltmaya çalışması şartıyla, daha faziletli olabilir.

Eğer görevden ayrılması, daha kötü bir durumun doğmasına sebep olacaksa ve yerine gelen kişi daha fazla zulüm uygulayacaksa, bu durumda görevde kalması gerekir. Zira böyle bir durumda maslahat, görevde kalmayı gerektirir.

Ancak kişi, görevde kalırken elinden gelen ıslahı yapmalı, zulmü azaltmaya çalışmalı ve gücü yetmediği şeylerden sorumlu tutulmaz. Çünkü adalet, imkân ölçüsündedir; ıslah da imkân ölçüsünde vaciptir.”

Bu çerçevede, farz-ı kifâye niteliğindeki sorumluluklar da bu kapsamdadır. Toplumda yeterli sayıda kişi bu sorumluluğu üstleniyorsa, diğerlerinden sorumluluk düşer; ancak kimse üstlenmiyorsa, gücü yeten kimselere bu görev vacip olur. Fakat kişi, gücünün yetmediği hususlardan sorumlu tutulmaz.

İbn Teymiyye ayrıca şunu vurgular: “Kişi, elinden geldiği ölçüde Müslümanların maslahatını gerçekleştirmeye çalışan ve zararı engelleyen bir kimse ise; bazı eksiklikler ve engelleyemediği hususlar sebebiyle mazur sayılır. Bu durumda ne övülmeyi tamamen hak eder ne de tamamen zemmedilir; aksine durumu, niyet ve imkân ölçüsüne göre değerlendirilir.”

Benzer şekilde, kadılar, yöneticiler ve askerî komutanlar gibi yetki sahipleri; hatta piyasalarda işlem yapan tüccarlar ve vekiller de bu kapsama girer. Eğer bunlar, başkalarının malları üzerinde tasarrufta bulunurken tamamen ideal bir şekilde davranamıyorlarsa, ancak genel maslahat yönünde hareket ediyorlarsa, bu durumda yaptıkları işler ihsan kapsamında değerlendirilir ve kendilerine bir sorumluluk yüklenmez.

Buna karşılık, bazı kimseler bu tür durumlarda küçük zararları gerekçe göstererek tamamen men edilmesi gerektiğini savunmaktadır. Oysa bu yaklaşım doğru değildir; çünkü bu tür bir yasaklama, çoğu zaman daha büyük bir fesada yol açabilir.

Bu durum, yol kesiciler (kat‘u’t-tarîk) ve eşkıya örneğine benzer: Eğer bunlar küçük bir mal karşılığında engellenirse, bu daha büyük can ve mal kayıplarına sebep olabilir. Dolayısıyla küçük bir zararı önlemek adına daha büyük bir fesada yol açmak doğru değildir.

İbn Kayyim el-Cevziyye bu tür meselelerde şunu vurgular:

“Şeriat, mümkün olan ölçüde maslahatları tahsil etmek ve tamamlamak, mefsedetleri ise azaltmak ve bertaraf etmek üzere gelmiştir.”

Sonuç

Bu örnekler açıkça göstermektedir ki şer‘î siyaset ve fetva, mutlak ideal ile mutlak yasak arasında değil, çoğu zaman imkân–maslahat–zarar dengesi üzerine kuruludur.

Şeriatın temel gayesi de budur:
➡ Maslahatları mümkün olduğunca gerçekleştirmek
➡ Mefsedetleri mümkün olduğunca azaltmak
➡ Ve insanı imkân sınırları içinde sorumlu tutmak

Çağdaş Örnekler

Önceki bölümlerde zikredilen örneklere benzer şekilde, günümüzde bazı sorumlular ve kamu görevlileri, görevleri gereği kendilerine tevdi edilen işlerde, aslen bazı haram unsurları barındıran veya bazı yönleriyle haram ve fesadı içeren yapılarla karşı karşıya kalabilmektedirler.

Bu kişiler, söz konusu alanlarda bulunan zarar ve fesadı azaltmak ve gidermek amacıyla bu görevleri üstlenmektedirler. Bu ise çoğu zaman, bu alanları tamamen terk etmesi hâlinde ortaya çıkacak daha büyük bir fesadı önlemeye yöneliktir. Böyle bir durumda kişi, mevcut kötü yapıyı bütünüyle ortadan kaldıramasa bile, en azından onu azaltmaya çalışmaktadır.

Bu yaklaşım, maslahatlı ve ihsan (iyi niyetli ıslah) bir tasarruf olarak değerlendirilir. Böyle bir kişi, haramın ve fesadın azaltılması yönünde yaptığı katkı sebebiyle övülür; fakat aynı zamanda kontrolü dışında meydana gelen veya doğrudan kastetmediği bazı olumsuzluklardan da sorumlu tutulmaz.

Ancak bu durum, kişinin bunları değiştirme imkânının olmaması şartına bağlıdır.

Örnekler

Buna örnek olarak; devlet idaresinde görev yapan bazı birimlerin, şarap satışı, üretimi veya ithalatına ruhsat verilmesi süreçlerinde yer alması; yahut bu tür faaliyetleri düzenleyen hukukî denetim mekanizmalarında görev almaları gösterilebilir.

Benzer şekilde, tütün üretimi ve satışıyla ilgili düzenleyici kurumlarda çalışanlar veya otel ve benzeri işletmelerin denetiminden sorumlu idari birimler de bu kapsamdadır. Bu tür alanların birçoğu, içki ve diğer haram unsurların yaygın bulunduğu sahalardır.

Bu kurum ve alanlarda genellikle belirli şartlar, hukukî düzenlemeler ve denetim mekanizmaları bulunur; ihlaller durumunda para cezaları, kapatma ve hatta hapis gibi yaptırımlar uygulanabilmektedir.

Maslahat–Fesat Dengesi Açısından Değerlendirme

Bu tür görevlerde esas olan, tamamen yasaklayıcı bir yaklaşım değil; aksine alanı tamamen ortadan kaldırmak yerine, onu sınırlamak ve zararını asgariye indirmektir.

Eğer kişi bu alanlarda görev alarak fesadı tamamen ortadan kaldıramıyor olsa bile, en azından onu daraltabiliyorsa, bu durumda onun çalışması meşru ve maslahatlı kabul edilir. Çünkü burada amaç, kötülüğü tamamen yok etmek değil, onu mümkün olduğunca azaltmaktır.

Bu durumda kişi, kendi niyet ve gayreti ölçüsünde ecir kazanır; kontrolü dışında meydana gelen ve ortadan kaldıramadığı olumsuzluklardan dolayı da sorumlu tutulmaz.

Kurumsal Örnekler

Bu bağlamda, medya kuruluşlarının –radyo, televizyon kanalları vb.– yönetiminde görev almak da örnek verilebilir. Bu tür kurumlar çoğu zaman şer‘î açıdan sakıncalı içerikler barındırabilmektedir. Buna rağmen kişi, bu kurumları tamamen terk etmek yerine, içeriklerini ıslah etmek, zararlarını azaltmak ve fayda yönünü artırmak amacıyla görev alabilir.

Burada önemli olan husus, bu tür görevlerin “fiilî bir ıslah niyetiyle” üstlenilmesi; salt temsili veya şekli bir meşruiyet iddiasıyla yapılmamasıdır.

Uyarı ve Şartlar

Bununla birlikte, bu tür alanlarda görev almak ciddi riskler içerir ve her kişi için uygun değildir. Nasıl ki fetva vermek herkese uygun bir iş değilse, bu tür görevler de yalnızca ehliyet, basiret ve güçlü bir dinî bilinç sahibi kimseler tarafından üstlenilmelidir.

İbn Teymiyye ve İbn Kayyim el-Cevziyye çizgisinde ifade edildiği üzere, kişi “ahiret bilinci ve Rabbine dönüş şuuru” ile hareket etmeli; ıslah kapasitesini doğru değerlendirmeli ve şartlar ağırlaştığında geri çekilme imkânını da muhafaza etmelidir.

Büyük Ölçekli Örnek

Bu bağlamda en büyük ve en dikkat çekici örneklerden biri, Türkiye’deki Adalet ve Kalkınma Partisi tecrübesidir. Bu parti İslami eğilimli ya da İslami arka plana sahip olarak tanımlanmaktadır.

Söz konusu partinin hükümeti, laik ve din dışı bir sistem içerisinde, anayasa, yasalar, iç ve dış politikalar ile uluslararası ilişkileriyle birlikte faaliyet göstermiştir. Aynı şekilde bu sisteme bağlılığını ve özellikle sistemin laik-dinsiz niteliğini kabul ettiğini de açıkça ilan etmiştir.

Bununla birlikte, bu hükümet söz konusu sistemi ve kurumlarını uyarlama ve dönüştürme yönünde başarılı bir şekilde çalışmış; mümkün olan ölçüde yasalar ve politikalar üzerinde değişiklikler yaparak, zararları ve bozulmaları azaltmıştır, bu azalma sınırlı da olsa gerçekleşmiştir.

Bu durum, hükümetin ekonomik, kalkınma ve siyasi alanlarda, iç ve dış politikada elde ettiği büyük başarılar ve kazançlara ilave olarak ortaya çıkmaktadır.

Örnek olarak, günümüzde bazı hükümetlerin, İsrail ile yapılan anlaşmalar çerçevesinde –her ne kadar bu durumun içinde bazı münker ve zararlı yönler bulunsa da– İsrail ile diplomatik, askerî, ticari ve turistik tüm ilişkileri sürdürmekle yükümlü oldukları görülmektedir.

Bu durumun tamamı, Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin doğrudan tasarrufuyla ortaya çıkmış bir yapı değildir; bilakis bu, hükümetin devraldığı bir mirastır. Ancak bu hükümetin buna etkisi, Türkiye–İsrail ilişkilerini, önceki dönemlerdeki tam uyum, karşılıklı ahenk ve İsrail’in çıkarları, tutumları ve politikalarıyla mutlak uyum hâlinden; açık gerilim ve kesintisiz bir geri çekilme sürecine dönüştürmesi şeklinde gerçekleşmiştir.

Bununla birlikte söz konusu hükümet, İsrail ile mevcut ilişkilerde bir dönüşüm meydana getirmiş; bu ilişkileri önceki dönemlerdeki tam uyum, karşılıklı rıza ve İsrail’in siyasi tutumlarıyla uyumlu hareket etme hâlinden çıkararak, daha açık ve görünür gerilim ve zaman zaman dolaylı veya dolaysız çatışma biçimlerine dönüştürmüştür.

Bu durum, toplumda derin bir dönüşümün başlamasına zemin hazırlamış; özellikle halkın İslam ümmeti bilinci, kardeşlik duygusu ve Filistin meselesine yönelik destek ve hassasiyeti belirgin biçimde artmıştır. Aynı zamanda İsrail’e yönelik karşıtlık ve mesafeli tutum da güçlenmiştir.

Böylece bu süreç, hem Türk toplumu hem de Filistin meselesi açısından tarihî bir kazanım olarak değerlendirilmektedir.

Sonuç Niteliğinde Değerlendirme

Bu tür örnekler, şer‘î siyasetin ve maslahat esaslı içtihadın temel ilkesini açıkça göstermektedir:

➡ Mutlak ideal ile mutlak terk arasında denge kurmak
➡ Tam dönüşüm mümkün değilse kısmi ıslahı tercih etmek
➡ Daha büyük fesadı önlemek için daha küçük fesada katlanmak
➡ Ve her durumda imkân ölçüsünde sorumluluk taşımak

Kategori:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir