İçeriğe geç

ALİ BULAÇ NEREYE KOŞUYOR? NEYİN ÖFKESİ BU? ŞİA SEMPATİZANLIĞI MI?

Geçmiş hikayelere hiç girmek istemiyorum. Bugün yaşadıklarının ruh dünyasını nasıl etkilediği ve onları dışarıya nasıl yansıttığına dair bir yorum da yapmak istemiyorum. Doğrudan Bulaç’ın “Muaviye’nin Amel Defteri” adlı yazısındaki seviyesizliğe odaklanmak istiyorum.

Bulaç’a göre Muaviye’nin amel defterinde 15 adet maddi ve manevi günah anlamında “cürüm” vardır. Burada “cürüm”den kastedilen herhalde Allah’ın kesin olarak yasakladığı ama Muaviye’nin işlediği büyük günahlardır. Şimdi ben bu 15 maddeyi cürüm olup olmama açısından inceleyeceğim. Ancak önce genel bir değerlendirme yapmam lazım. Bu maddeler iki açıdan eleştiriye açıktır:

  1. Yazının başlığı “Muaviye’nin Amel Defteri.” Bu başlık hem iyi hem de kötü amellerin ortaya konulacağını çağrıştırır. Ama sırf kötü ameller sıralanmış, böylece Muaviye’nın salt kötülük timsali olduğu algısı oluşturulmak istenmiş, objektif davranılmamıştır.
  2. Zikredilen 15 madde aslında 5 maddede özetlenebilirdi. Gereksiz başlıklandırmalar yapılarak tablo şişirilmiştir. Bu da Muaviye ile ilgili sırf kötülük abidesi olduğu algısı oluşturmak için olsa gerektir. Yani algı operasyonu…

Şimdi gelelim maddelere…

  1. Saray ve debdebe: Muaviye aristokrat bir aileden gelmeydi, zenginliği, gösterişi, yani Kur’an-ı Kerim’in kınadığı tefahuru ve tekasürü (Hadid, 20; Tekasür, 1) severdi. Daha Hz. Ömer zamanında bile gösteriş ve debdebeli hayatı dikkat çekmişti, hatta bir keresinde Şam’ı ziyaret eden Hz. Ömer, “Bakıyorum, Bizans meliklerine benzemişsin” deyince, “Ey Mü’minlerin Emiri, ben sınırda görev yapıyorum, Bizans’a karşı itibarımızı koruyorum,” mealinde savunma yapmıştı.”

Zenginlik ile gösteriş ayrı şey midir? Ne zamandan beri zenginlik Kur’an’ın yasakladığı tefahür ve tekasür olmuştur? Hz. Ömer olayında yaptığı savunma önemli değil mi? Muaviye ihtişamlı yaşamayı da severdi. Doğrudur. Bu, elbette meşru daire içinde olmaktaydı. Meşru dairede ihtişamlı yaşamayı, hele bir de Bizansa yakın yerde olması hasebiyle Bizansa karşı itibarı koruma niyetiyle bunu yapması Kur’an’ın yasakladığı tefahür ve tekasür olması mümkün müdür? Eğer böyle olsaydı aynı Ömer onu görevde bir dakka saklar mıydı? O Ömer ile diğer halifeler zamanında toplam 20 sene valilik yapmıştır. Dile kolay! Bu mudur cürmü? Farklı ama meşru bir yaşam tarzını cürüm olarak değerlendirmek adil midir? 

Peki sormak lazım: Bir insanın ihtişamı sevmesi hayatı boyunca mutlak olan bir şey midir? İhtişamı seven biri hayatının bazı dönemlerinde zühd hayatı yaşayamaz mı? Mesela şu örnekleri nereye koyacağız?

“Ahmed b. Hanbel, Ali b. Ebi Hamle’nin babasından şöyle dediğini nakleder: ‘Muaviye’yi Şam’da yamalı bir elbiseyle hutbe okuduğunu gördüm.” (Ahmed b. Hanbel, Kitabü’z-Zühd, s. 172)

Evzaî’nin şeyhlerinden zahid Yunus b. Meyser el-Humeyrî, ‘Hırkasının cepleri yırtık vaziyette Muaviye’yi Şam sokaklarında dolaşırken gördüm’ demektedir. (İbn Kesîr, el-Bidaye, VIII, 134; Zehebî, Siyeru a’lami’n-nübela, IV, 77) İbn Asakir de, Darekutnî’den aynı nakli yapmaktadır. (Tarihu Dımeşk, VII, 6)

Aslında bu örnekler onun ihtişamlı yaşayışının müslümanlara karşı değil, kafirlere karşı olduğunu da göstermektedir.

  1. Ebuzer el-Gıfari’nin muhalefeti: Bu durum tahmin edileceği gibi ilk nesil Müslümanların hoşuna gitmez ve içlerinde bu konularda tavizsiz Ebuzer el Gifari’nin yüksek sesle itirazına ve muhalefetine yol açar… Muhalefet ve itirazlar durmayınca Muaviye, Ebuzer’i Hz. Osman’a şikayet eder. Bunun üzerine Halife Osman, Ebuzer’i başkente çağırır, onu Rebeze denen çöle sürgün eder. Hz. Osman’ın yapması gereken şey, Ebuzer gibi dev bir sahabiyi haklı bulup saray ve gösteriş kültürünü İslam’a sokan Muaviye’yi uyarması veya  en doğrusu görevden almasıydı. 

Ne zamandan beri Ebu Zerr’in bireysel yaşam tarzı, İslam’ın mihenki ve cürüm ölçütü olmuştur? Ebu Zerr’e göre para biriktiren herkes suçludur. Şimdi Ebu Zerr haklı mıdır yoksa kendi bireysel tercihi midir? Ebu Zerr’i onaylayan bir tane sahabi de yoktur. Bu durum, Ebu Zerr’in kendi halet-i ruhiyesidir. Nitekim aynı Ebu Zerr’e Hz. Peygamber sen idareciliğe yaklaşma şeklinde öğütlerde bulunmuştur. Herkes Ebu Zerr gibi yaşamak zorunda değildir. Nitekim Hz. Osman da bunu kabul etmemiştir. Hz. Osman da cürüm işlemiş mi acaba? Böyle saçmalık olabilir mi? Bireysel tercihler ne zamandan beri cürüm olarak ifade edilir oldu?

  1. Kan davası peşinde koşması – Cahili kabile asabiyeti: Hz. Osman’ın katliyle Muaviye, “Ali katilleri koruyor”, hatta kendisi asli faillerdendir imasında bulunarak kabile hamiyetine kalkıştı…

Hz. Osman halifedir ve ilk defa Müslümanların halifesi Müslümanlar tarafından şehit ediliyor. Bu o dönem İslam ümmeti için tam bir travma halidir. Bunu atlatmak kolay değildir, kolay da olmamıştır. Bu durumda ne olacaktır? Elbette bir Müslüman çıkacak Hz. Osman’ın katillerinin bulunması davası güdecektir. Bunun cahiliye asabiyetiyle ne ilgisi vardır? Yine elbette bu davayı Hz. Osman’la akraba olan Muaviye üstlenecektir. Bunun kabile asabiyeti ile ne alakası vardır? Allah, maktulün velisine böyle bir hak vermiyor mu? Hele maktul sıradan biri olmayınca bunu siyasette dirayet sahşbi olan Muaviye’den başka kim yapabilecektir? Ne yani… Hiç üzerine gidilmese miydi? Olay öylesine bırakılsa mıydı? Olacak iş değilİİ Ama kimse ortaya koyduğu tavırların sonradan nasıl şekilleneceğini kestiremez ve bundan da sorumlu değildir. Şimdi  Muaviye’nin sırf Hz. Osman’ın katilleri bulunsun diye ısrar etmesi cürüm mü oluyor, büyük günah mı sayılıyor Allah aşkına!!

  1. Haksız suçlamalar: Geliştirdiği söyleme göre Ali, Osman’ın katillerini koruyor, kısas hükmünü yerine getirmiyordu…

O dönem içinden  olaylara bakmalı… Hz. Osman şehit edildi. Ardından katiller Hz. Ali’ye biat etti. Hz. Ali bazılarını vali atadı. Hz. Muaviye bu durumda ne düşünecekti? Elbette Hz. Ali’nin meşru mazeretleri vardır. İktidara yeni gelmiştir. Zamana ihtiyaç vardır. Ama herkes kendi perspektifinden olaya yaklaşmaktadır. Bize düşün bugünden orayı anlamaya çalışmaktır, taraf tutmak değil… Hz. Ali’nin katilleri vali tayin etmesi cürüm olmuyor da (ki, olmaz elbette) Muaviye’nin suçlamaları mı cürüm oluyor?! Ortada cürüm falan yoktur. Herkes kendi açsından olayı değerlendirmiştir. Bunu AK Parti ilk iktidara geldiğinde Müslümanların ondan beklentisine benzetiyorum. Müslümanlar, yaşadıkları zulümler bir an önce bitsin istiyor. İktidar da zamana ihtiyacım var diyor. Şimdi Müslümanların iktidarı sıkıştırması cürüm olarak değerlendirebilir mi?

  1. Meşru kamu otoritesine isyan (baği):Şüphesiz meşru halife Hz. Ali’ydi. Seçimle iş başına gelmiş, biat almıştı. Muaviye ise Ali’nin valisiydi, Ali’nin halifeliğini tanımıyordu. Bizim tarihte gelişen fıkhımıza göre, meşru halifeye başkaldıran, silah kullanan kişi ve kişiler bağiydir. İmam Şafii’ye göre de Muaviye bağiy idi… Bağinin meşru Halifeye silah kullanıp başkaldırması büyük hukuk ihlali olduğundan, Halifenin onunla savaşması görevidir. Bu hükme göre, meşru otoriteye silahla baş kaldırdığından Muaviye bağiy idi. Eğer Şeyheyn zamanında isyan etseydi, her ikisi ona karşı mürted olarak savaş açarlardı.

Belki de Muaviye meselesinin en çetrefelli konulardan biri bu bu bağy meselesidir. Ama Bulaç Bey, kolayca işin içinden sıyrılmıştır! Muaviye mürted olmuştur, savaşılmayı hak etmiştir!!! Mürted ne demek yahu! Aklını mı yedin! Nerde o eski sosyolog analizciliğin?!! Bir insan şiadan bu kadar mı etkilenir?! Senin adını verdiğin Şafii, Muaviye’ye mürted olarak mı bakıyor?!

Zor mesele dedim, gelin tane tane analiz edelim:

Sıffın olaylarından sonra sistemleşen bağy fıkhına göre baği nedir? Meşru imama karşı, te’vîl (yorum/iddia) gerekçesiyle silahlı şekilde isyan eden kişiler, gruplar demektir. Buna göre baği sayılmak için üç şart gerekir:

  1. Meşru imam: Toplumca kabul edilmiş bir halife/imam olmalı.
  2. Silahlı başkaldırı: Sadece fikir ayrılığı değil, askerî isyan gerekir.
  3. Te’vîl (gerekçeli yorum): “Biz haklıyız” diye bir yorum gerekçesi olması lazım (yoksa eşkıyalık olur).

Bunu Sıffın’a uygulayabilir miyiz?

  • Hz. Ali, halife
  • Muâviye, Şam valisi
  • Talep: Osman’ın katillerinin teslimi + siyasi meşruiyet tartışması
  • Sonuç: askerî çatışma (Sıffîn)

Burada problem şudur:

  1. Meşru imam var mıydı?

Sünnî bakış: Evet, Ali. Ama erken dönemde, Muâviye, “halifelik henüz netleşmedi” diyordu. Yani 1. şart tartışmalı. Buranın önemli olduğunu düşünüyorum. Biz ehl-i sünnet olarak içtihat hatasının varlığına sonran kail oluyoruz. Muaviye, böyle bir içtihatta bulunduğunda numara yapmıyordu ki, yanlış içtihat etsin! O, talebin gayet meşru olduğuna inanıyordu. Bunu mezhep müctehidlerinin içtihadına benzetebiliriz. Diyelim ki, dört mezhebin içtihadı var. Ama sonradan biz birinin içtihadının hatalı olduğunu söylüyoruz. Ama o müçtehide göre hatalı değildir ki! O samimiyetle içtihat etmiştir. Hatanın varlığı sonradan şu veya bu sebeple ortaya çıkmıştır.

  1. Silahlı isyan mı? Evet, fiilen savaş var. 2. şart gerçekleşmiş görünüyor.
  2. Te’vîl var mı? Muâviye’nin iddiası: “Osman’ın kanı talep edilmeden biat olmaz.” Ali’nin iddiası: “Önce biat, sonra yargılama.” Yani iki taraf da “te’vîl” iddiasında.

Bu durumda şu rahatlıkla söylenebilir: Sıffın savaşı gibi erken dönemde henüz bağy teorisi oluşmamış, sistemleşmemiştir. Bağy hukuku, Sıffîn’den sonra sistematik fıkıh teorisine dönüşmüştür. Yani Sıffîn yaşandığında “bâğî hukuku” teorik olarak tam oturmamıştı. Sonraki fakihler geriye dönük sınıflandırma yapmıştır.

Sünni fıkıh bu meseleyi nasıl çözmüştür: Sahabe tekfir ve tadlil edilemez. Bu bir içtihat hatasıdır. Hz. Ali haklı idi; Muaviye hatalı idi.

Evet, böyle çözmüştür ancak kapalı bir nokta vardır. Bence her iki taraf te’vil ve içtihat etmiştir. Bu, ictihad siyasi bir ictihaddır. Dni değildir, ki, burada irtidat, küfür veya fısk ithamından bahsedilemez. Muaviye hemen isyana kalkışmamıştır. Ortada meşru bir talep vardır. Süreç her iki tarafı zamanla savaşa sürüklemiştir. Muaviye hakkındaki “bağy” değerlendirmeleri işte bu siyasi hataya verilen bir isim olmalıdır, yoksa buradan “meşru halifeye isyan” anlamı çıkarmak tarihi vakıaya aykırı olur. Çünkü başta Muaviye’nin amacı isyan etmek değil, sadece meşru bir taleple muhalefet etmektir. Biz hep Muaviye tarafını suçlu görüyoruz ama Hz. Ali tarafı da var. Acaba Osman’ın katillerine azıcık bir ceza verilseydi, tarih nasıl cereyan ederdi? Bilemiyoruz. İşte burada insan şöyle düşünüyor: Ali açısından: Muaviye, biat etseydi de katilleri beraber arasaydık! Muaviye açısından: Katilleri aradığına ve cezalandıracağına dair küçk bir işaret verseydin de beraber olsaydık! Tam bir kısır döngü! Neticede teknik olarak “bâğî” kelimesi kullanılsa bile, buna ahlakî/itikadî suç anlamı yüklenmez.

Ama şia buna “kesin” baği der. Neden?

Şiî usûlde fark şudur: Hz. Ali ilahî tayinlidir. Ona karşı çıkmak, sadece meşru otoriteye karşı çıkmak değildir, ilahi otoriteye de isyandır. Bu yüzden “bağy” doğrudan dinî suç, pek büyük bir günahtır.

Tekrar vurgulamak gerekir ki, “bağy” kavramı, 8–9. yüzyılda sistemleşti. Sıffîn 7. yüzyıl olayıdır. Bu yüzden “sonradan oluşmuş hukuk kavramını erken döneme tamı tamına uygulamak metodolojik açıdan sorun doğurur.

Özetle, bağy meselesinde teknik şartlar kısmen var gibidir, ama “meşru imam kim?”  sorusu yüzünden tam bir netlik yoktur. Sonuç olarak Sıffîn olayında “meşruiyetin kimde olduğu” ve “kavramın sonradan sistemleşmesi” nedeniyle bu kategoriye yerleştirme mezhebe ve metoda göre değişir.

Şimdi soruyorum: Böyle bir meselede hem de “kesin” olarak, bırakın mürtedliği “cürüm”den bahsetmek mümkün müdür?

  1. Kur’an ayetlerinin istismarı: Sıffin savaşının en kritik anında Arap dâhilerinden  Amr bin As’ın önerisiyle Muaviye Kur’an ayetlerini mızrakların ucuna taktırdı, böylelikle tam yenilecekken, durumu lehine çevirdi…

Burada istismarı nerden çıkarıyoruz? Niyet mi okuyoruz? Evet, bir Hz. Ali bunu hile olarak düşünmüş ama onun bu görüşüne kimse katılmamıştır. Olay kısaca şöyle:

Hz. Ali’nin şiddetli bir taarruzu ile Şam ordusu dağılma noktasına geldi. Savaş kazanılmak üzereydi ki, Amr bin el-Âs, Şamlı askerlere “Her kimin yanında Mushaf varsa onu mızrağının ucuna takarak yukarı kaldırsın.” dedi. Bu emri yerine getiren askerler Hz. Ali tarafına, “Aramızda Allah’ın kitabı hakem olsun.” diye seslendiler. Amr bin el-Âs’ın tedbiri etkisini göstermiş, Iraklı askerler; “Allah’ın kitabına yapılan çağrıya icabet edelim.” demeye başlamışlardı. Hz. Ali bunun bir savaş hilesi olduğunu askerlerine anlatmaya çalıştıysa da başarılı olamadı… Olay böyle… Bir savaş hilesi kabul edilse bile bunun cürüm, büyük günah, Kur’an istismarı olduğunu nereden çıkarıyoruz?

  1. Ammar bin Yasir’in ölümünden sorumlu tutulması: Ammar bin Yasir, Sıffin savaşında hayatını kaybetti, hakkında Hz. Peygamber’in şöyle dediği rivayet edilir: “Ammar’ı asi ve baği bir topluluk öldürecek”. (Mustafa Fayda, Ammar bin Yasir, DİA.) Bu hadis kendisine hatırlatıldığında Muaviye’nin savunması şöyle olur: “Biz Ammar’ı öldürmedik, öldüren Ali’dir. O bize karşı savaşmasaydı Ammar öldürülmezdi. Ali, Ammar’ı getirip kılıçlarımızın önüne attı.” Bu boş polemiğe Hz. Ali şöyle cevap verir: “Bu muhakemeye göre Hamza’yı da Peygamber mi öldürdü?”… 

Ammar olayı müşkil bir olaydır. Tam olarak ne kastedildiği açık değildir. Her iki taraf olayı kendince yorumlamaktadır. Bundan “cürüm işlemek” çıkar mı? Diğer taraftan Ammar hadisinin Sıffın savaşıyla alakalı olmadığına yönelik tespitler bugün ortaya konulmuş ve hadisteki müşkilin kaldırılması yönelik önemli adımlar atılmıştır. Yapılan bu çalışmada varılan sonuç şudur: Hz. Muhammed’in Ammâr‟la ilgili bu sözleri, yanlış bir algılama sonucu geleceğe dair birer nebevî ihbâr olarak değerlendirilmiştir. Tarih boyunca neredeyse Ammâr’la özdeşleşmiş bulunan bu sözlerin, mescidin inşâsı/hendeğin kazılması esnasında sarf edilip edilmediği hususu tetkike muhtaçtır. Ancak, Hz. Peygamber bunları başka bir bağlamda (Mekke’de Ammâr’a yapılan işkence vesilesiyle) söylemiş olabilir. Yalnızca bu durumda anlamlı hale gelen bu ifâdeler, belki sehven, belki de bilinçli olarak, yine Ammâr’ın yaşadığı ilgisiz bir diğer hadisenin (mescidin inşâsı/hendeğin kazılması esnasında yaşanan olayların) içine yerleştirilmek suretiyle, olay, nebevî bir ihbâra dönüş(türül)müştür. (Bk. Mahmut Demir, “Tarġhsel Bağlamından Koparılmış bir Hadis: -“Onu azgın bir topluluk öldürecek…” rivâyeti üzerine bġr iceleme”, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/52445)

Ammar hadisi Sıffın savaşıyla ilgili kabul edilse bile te’vil edilmiştir. Sorumluların sadece Hz. Ammar’ı şehit edenlerin olacağı söylenmiştir. Zira Muaviye saflarında sahabi olamayan nice çapulcular da bulunmaktaydı. Sahabe de bulunmaktaydı. Şimdi Muaviye safındaki tüm sahabelerin cehennemlik olduğu u söylemek mümkün müdür?

Sahabilerin arasında meydana gelen Sıffın olayı içtihat/meşru te’vil  neticesi olduğundan hiç biri sorumlu değildir. Ölen de öldüren de cennetliktir. Çünkü müctehidler hata yapsalar bile sevap alacakları için Muaviye sapıklıkla ve fıskla suçlanıp tenkid edilemez. Muaviye’yi cürümle suçlamamız için niyetinin meşru olmadığını, tamamen dünyevi ve nefsani arzularla hareket ettiğini söylememiz gerekir ki, şii propaganda dışında bunu söyleyebilmek mümkün değildir.

  1. Hilafet’ten Saltanat’a: Rızaya ve seçime dayalı sistemin Hilafetten saltanata kalbedilmesi İslam tarihinin maruz kaldığı en büyük musibettir. 1850’den beri İslamcılar, İslam’da ilk büyük sapmanın siyasi sistemdeki bu sapma olduğunu savunurlar. Bu büyük günah ve sapmanın faili hiç şüphesiz  Muaviye’dir.

Hilafetten saltanata sadece tartışma konusu olabilir, asla cürüm ve günah konusu olamaz. Zira İslam bir yönetim şekli belirlememiştir. Önemli olan adalettir. Meşru seçimlerde mutlak adalet sağlanır denilemeyeceği gibi meşru bir saltanata da mutlak zulum olur demek mümkün değildir. Olay sosyo-tarihsel bir olgudur. Tez-avantajları ve avantajları ile birlikte değerlendirilir. Bunu cürüm meselesi saymak sadece akıl tutulmasıdır ve modern İslamcılığın modern şartlanmışlığıdır.

  1. Muaviye siyaseti: Zer-o zor o tezvirMuaviye’ye göre rakibin her ne suret, yol ve araçla bertaraf edilmesi esas olduğundan, siyasette aslolan başarıdır, sonuca giden her yol mübahtır. Yöntem şudur: Sözün geçtiği yerde söz (yalan, iftira, itibarsızlaştırma, karalama, tezvirat), paranın geçtiği yerde para (zer/altın), her ikisinin geçmediği yerde kılıç (zor). Muaviye her üç yolu da ‘başarıyla’ kullanmış, bu yöntemle h. 41-60/m.661-680 arası 19 yıl 3 ay hüküm sürmüştür.

Aslında Bulaç’ın ele aldığı sadece bu madde neyin etkisi altına kaldığını açıkça göstermektedir. Şii propagandanın… Ne demek? “Zer-o zor o tezvir”, Ali Şeriati tarafından kavramsallaştırılan, insanlığı yozlaştıran üç temel gücü ifade eden Farsça kökenli bir üçlemedir: Zer (para/ekonomik güç), Zor (baskı/fiziksel zorbalık) ve Tezvir (hile/yalan/aldatmaca). Şimdi Allah aşına söyleyin, bir şiinin Muaviye aleyhine söylediği bu tezvirat ne zamandan beri Allah’ın yasakladığı bir cürüm sayılmaktadır?

  1. Hz. Hasan’ın öldürülmesinde azmettirici olması: Baskın bir kanaate göre, Muaviye, yaptıkları anlaşmaya uymadığından Hz. Hasan’ın ona itiraz edip başkaldıracağını düşünmüş, karısı Ca’de bintü’l Eş’as el Kays el Kindi’yi kullanarak onu zehirlemiştir. Bu iddiayı kuvvetlendiren husus, Hz. Hasan’ı zehirleyen kadının Muaviye tarafından oğlu Yezid’le evlendirilip ödüllendirilmesidir.

Baskın kanaat… Bu iddiayı kuvvetlendiren husus… Bu ifadelere bakılırsa ortada demek ki, kesin bir şey yoktur. Ama sanki kesinmiş gibi sunulmaktadır. Bunu kesin olarak sunanlar şiilerdir.

Her şeyden önce Hz Hasan’ın zehirlenerek şehit olduğu bir hakikattir. Lakin  Hz. Hasan’ın zehirlenmesinin hanımı tarafından şahsî bir tercihle veya birilerinin su-i kast niyetiyle mi yapıldığı kesinkes itimat edilebilecek bir rivayete müstenit değildir.

İbn Asâkir Tarîhu Dımeşk’inde İbn Cu’de’den şunu nakleder:

Ca’de bintu’l-Eş’as b. Kays, Hasan b. Ali’nin nikahı altındaydı. Yezid  gizlice onunla anlaşıp Hz. Hasan ’ı zehirlemesini ve bunu yaparsa kendisiyle evlenebileceğini söyledi. O da bu işi yaptı.  Hasan ölünce Ca’de, Yezid’e bir aracı göndererek kendisine verdiği söze vefa göstermesini isteyince Yezid: “Vallahi biz seni Hasan’a layık görmedik ki kendimize görelim” diyerek bunu reddetti. Bu rivayeti İbnu’l-Cevzî el-Muntazam’ında, es-Safedî el-Vâfî bi’l-Vefeyât’ında, es-Suyûtî Târihu’l-Hulefâ’sında, İbnu’l-Esîr el-Kâmil fi’t-Târîh’inde[8] nakletmektedirler.

Bu hadiseye göre Hz. Hasan’ı zehirleyen kişinin hanımı olduğu ve zehirleten kişinin de Hz. Muaviye değil, oğlu Yezid olduğu anlaşılmaktadır. Ne var ki muhakkik alimler bu iddiayı bile sağlam görmemişlerdir. İbn Kesir el-Bidâye ve’n-Nihâye’sinde mezkur hadiseyi naklettikten sonra şöyle der: “Bana göre bu sahih değildir. Bu hâdisenin Yezid’in babası Muaviye namına sahih olmaması ise evleviyetledir.” İmam ez-Zehebî de Tarihu’l-İslâm’ın da Muaviye’ye nispetle anlatılan ilgili kıssa için “Bu, sahih olmayan bir şeydir. Kim buna muttali olmuş?” demektedir.

İbn Kesir’in ilgili tahliline göre Yezid gibi bir facir adına bile tashih edilemeyen bir cürmü -velev ki zayıf bile olsa- somut bir delil ile destekleme imkanına sahip olmadan Hz. Muaviye’ye isnat etmek imana, mürüvvete, adalete yaraşır mı? Sırf kendisini sevmediklerinden ötürü bu cürmü Muaviye’ye yama etmeye çalışanlar Allah ﷻ ’ın huzurunda hesap vermekten korkmazlar mı? Ayrıca Hz. Muaviye Hz. Hasan’ı niçin zehirletsin ki? Zaten hilafeti kendisine teslim edip geri çekilen ve uzlaşma yolunu tercih eden Hz. Hasan değil midir? Şu halde onu zehirlettiği şeklindeki haberin isnaden herhangi bir dayanağı olmadığı gibi metnen de hiçbir makuliyeti söz konusu değildir. Fitne kasırgalarının şiddetli bir şekilde estiği o günlerde muhaliflerin aleyhte uydurdukları söz ve hadiselerden sadece ispatı mümkün olabilecekler kabul edilebilir.

İbn Haldun Hz. Muaviye’nin Hz. Hasan’ı zehirlettiğine dair haberin bir şia uydurması olduğunu Muaviye’nin böyle bir cürümden beri olduğunu ifade etmektedir. el-Burrî de bu meseleyle ilgili “Bu sadece Allah’ın bildiği bir şeydir. Muaviye böyle bir cürümden münezzehtir” demektedir. el-Belâzurî’nin temriz sıygasıyla isnatsız bir şekilde bu hadiseyi zikretmiş olması el-Mes’ûdî gibilerinin de hiçbir isnat zikretmeksizin hadiseyi aktarmış olmaları da mezkur iddianın sırf asabiyetten neşet eden bir muhalif iftirası olduğunu gözler önüne sermektedir.

En netice ortaya şu sonuçlar çıkmaktadır: Hz. Hasan’ın zehirlenmesinin Hz.Muaviye’nin hanımını kandırması ve ona bazı şeyleri vadetmesi neticesinde olduğu şeklindeki iddia senetten yoksun ve metnen de bir çok veçhiyle batıl bir iddiadır. Bu hadisenin Yezid adına anlatılan şekli –yukarıda da aktardığımız üzere- İbn Asâkir gibi bazıları tarafından zikredilmiştir. Ancak muhakkik ulema bu iddianın bile tarihi bir gerçeği yansıtacak derecede sahih olmadığını söylemektedir. Zira bilenler bilir ki tarih denilen şey, senetle, belgeyle yapılır. Yezid’in fasık ve bedbaht bir adam olması her türlü çirkefliği ona nispet edebilme hakkını kimseye vermez. Şayet elde mutemet bir belge varsa kabul görür, yoksa dikkate alınmaz.

Hz. Hasan’ın hanımı tarafından zehirlenmiş olması da problemli görülmüştür. Zira rivayete metin tenkidi açısından yaklaşıldığında zaten başlı başına Kinde kabilesinin Emiri olan Eş’as b. Kays’ın kızı, Resulüllah’ın torununun hanımı olan Ca’de bintü Eş’as kendisine yapılan böyle bir teklifi neden kabul etsin ki? Onun izzet, şeref ve nam adına elde edemediği ne var ki böyle bir şeye tamah ederek bu denli tehlikeli bir cürmü işlemiş olsun? (Bk. https://omerfarukkorkmaz.com.tr/tr/hz-muaviye-hz-hasani-zehirletti-mi/)

  1. Hz. Ali’ye ve Ehl-i beyt’e hutbelerde lanet okutturması: Bu tarihen sabit bir cürümdür. Muaviye, her Cuma hutbesinde Hz. Ali’ye lanet okutturuyor, okumayanları cezalandırıyordu. 

Öncelikle ifade edelim ki, hutbelerde yapılan lanet değil, sebb (bazen şetm)’dir. Bu sebb, ehl-i beyt’i kapsamaz, sadece Hz. Ali ile ilgilidir. Kapsadığını söyleyen şiilerdir. Her Cuma gibi sistematik bir eylem de değildir. Peki bu olayın mahiyeti nedir? Bu “lanet” midir, “eleştiri (sebb/şetm)” midir? Burada önemli bir ayrım vardır:

Şiî kaynaklar: Bunun açıkça “lanet” olduğunu ve sistematik bir düşmanlık içerdiğini söyler.

Sünnî kaynaklar: Genellikle “sebb” (kötü söz, eleştiri) ifadesini kullanır; bazıları bunu kabul eder ama “lanet” kelimesini daha ihtiyatla değerlendirir.

Bazı Sünnî âlimler ise bunun yaygın veya resmî bir politika olmadığını savunur ya da uygulamayı yerel yöneticilere bağlar.

Sebb’le ilgili rivayet şöyledir:

Muaviye’nin, Sad b. Ebi Vakkas’a: “Seni Ebu Turab’a sebb etmekten alıkoyan nedir?” diye sorduğunda, Sad ise, Hz. Peygamber’in Hz. Ali için üç şey söylediğini; bunlardan birinin kendisinde bulunmasının kızıl develere sahip olmaktan daha hayırlı olduğunu ifade ederek Hz. Ali’nin faziletlerini saymıştır. (Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe, 32)

Muaviye, Sad’a, Hz. Ali’ye hakaret etmesi için emir vermemiş, sadece ما منعك أن تسب عليا diyerek ona bir soru yöneltmiştir. Ancak Muaviye’nin bu sözlerinin, Benî Ümeyye’nin Hz. Ali’ye hakaret ettiğine ilişkin bir delil olduğu öne sürülmüştür. Kadı İyaz ise, burada geçen سب kelimesinin örfte “mezheb ve görüş değiştirme” anlamına geldiğini de belirterek rivayeti farklı yorumlar.

Buna göre bir fırka, mezhebinde hata eder ve doğruya karşı çıkarsa, onun için de bu ifade kullanılır. Yani bu ifadeyle Muaviye, Sad’a: “İnsanlar Hz. Ali’nin görüşünde hata ettiğini düşünüyorlar sen neden öyle düşünmüyorsun? Oysaki bizim görüşümüz daha isabetlidir.” demektedir. (Bk. Kâdî İyâz, İkmâlu’l-Mu‘lim, VII, 416)

Muâviye bizzat emretti mi? Bu noktada da üç yaklaşım vardır:

  1. Kabul Edenler: Muâviye’nin bunu siyasî bir araç olarak başlattığını kabul ederler. Amaç, Hz. Ali taraftarlığını zayıflatmak ve iktidarı meşrulaştırmaktır.
  2. Kısmen Kabul Edenler: Uygulamanın varlığını kabul ederler, ancak bunu doğrudan Muâviye’ye değil, valilere (ör. Ziyâd b. Ebîh’e) bağlarlar.
  3. Reddedenler: Bazı Sünnî âlimler, Bu rivayetlerin abartılı veya siyasî propaganda ürünü olduğunu ileri sürer.

O zaman denilebilir ki, Muaviye hakkında, Hz. Ali’ye sebbi emrettiğine dair tarih kitaplarında bazı bilgiler yer alsa da -ki bunların da gerçek olup olmadığı hep tartışmalıdır- kendisinin ona bizzat sebbettiği konusunda bir bilgimiz yoktur.

Bununla birlikte İbnu’l-Esir’in el-Kâmil’de naklettiğinden öğrendiğimize göre, Muaviye Hz. Ali’ye şetmi (hakkında kötü konuşmayı, sebbi tenkit ve eleştiride bulunmayı ve zemmi) emretmiştir. Zem; “birisinin ayıplarını söylemek, çekiştirmek, kötülemek, yermek, ayıplamak” gibi manalara gelir. Buna göre herhalde Muaviye, insanları Hz. Ali’den uzaklaştırmak için şetm ve zem ettirmeyi, siyasi bir rakip olarak gördüğü Hz. Ali’ye yaptırmayı uygun görmektedir.

Hz. Ali taraftarları da “Allah size zem ve lanet etsin… Sizin tezekki ettikleriniz (ayıplardan azade tuttuklarınız) zemme daha evladır” diyebilmekte, onlar da Hz. Osman ve Muaviye taraftarlarına zem ve lanette bulunabilmektedirler. Herhalde tarafgirlik ve siyasi rekabet gibi konular, zamanımızda rakip siyasi parti liderleri ve tarafları gibi, insanları rakiplerine karşı bu duruma sürükleyebilmektedir.

Bütün bunlardan tamamen siyasi olan bir meselede “kesin” olarak tartışmasız bir cürüm çıkarmak mümkün müdür?

  1. Hucr bin Adiy’e verdiği ölüm cezası

Evet, böyle bir olay gerçekleşmiştir. Müşkil olaylardan biridir. Ancak mesele adaleti ortadan kaldırır mı? Şiilere göre evet. Ama ehl-i sünnete göre hayır. Ehl-i sünnet bu gibi konularda üç tür tavır almıştır:

Birçok sünnî âlim, bu olayı siyasi bir içtihad, ancak yanlış bir içtihad
olarak değerlendirir. Yani Muâviye, kendi açısından “devlet düzenini koruma” gerekçesiyle hareket etti, fakat isabet etmedi. Bu yaklaşımda hata vardır, fakat bu hata “adaleti düşürmez”.

Bazı alimler bu olayı günah olarak değerlendirmiştir. Ancak bu tür günahlar meşru bir te’ville gerçekleştiği için adaleti düşürmez. Adalet, masum olmak değildir.

Bazı alimler de sukut etmeyi tercih etmiştir. Sahâbe arasındaki ihtilaflarda detaylı hüküm vermekten kaçınır, “Allah aralarında hüküm verecektir” diyerek meselede susmayı yeğler.

Mesele bundan ibarettir.

İki madde kaldı. Ne kadar gerek var bilmiyorum, ama kısaca değineyim yine de:

Yezid’i veliaht tayin etmek siyasi bir tercihtir, tartışılabilir, ama asla cürüm değildir. Tayyip Erdoğan damadını enerji bakanı yaptı. Oğlu Bilal’i de halef tayın etti, diyelim. Bunlar tartışılabilir, hatta eleştirilebilir ama asla cürüm sayılamaz. Hele bir de Semüre b. Cündeb olayı var ki, -babasının adını Cendeb olarak yanlış yazması önemli değil- kendisinin bile olayın şii kaynaklı olduğunu söylemesine rağmen 15 maddeden biri olarak bunu zikretmiştir. Bu durumu hangi psikolojik kavramla açıklamak gerekir, bilemedim.  

SONUÇ

Sonuç olarak, ortaya konulan iddiaların büyük bir kısmı, tarihî gerçekliği bütüncül biçimde kavramaktan uzak; seçmeci, bağlamından koparılmış ve çoğu zaman peşin hükümlere dayanan yorumlardan ibarettir. Muaviye b. Ebu Süfyan hakkında ileri sürülen “cürüm” isnatları, ne Kur’an ve sünnetin açık ölçüleriyle ne de klasik İslam ilim geleneğinin yerleşik kriterleriyle temellendirilebilmiştir. Aksine, bu tür ithamların önemli bir kısmı, tarihî olayları kendi şartları içinde anlamak yerine, sonradan oluşmuş zihnî ve mezhebî kabuller üzerinden yeniden kurgulamanın bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ve bu mezhebi kabullerde şianın etkisi oldukça açıktır.

Özellikle Hz. Ali ile Muaviye arasında yaşanan ihtilafların mahiyeti dikkate alındığında, bu hadiselerin “suç” ve “büyük günah” diliyle değil, içtihat, siyaset ve tarihî zorunluluklar çerçevesinde ele alınması gerektiği daha net anlaşılmaktadır. Muaviye üzerinden sahabe neslinin bu tür ihtilaflarda toptan mahkûm edilmesi, sadece ilmî tutarsızlık değil, aynı zamanda İslam düşünce geleneğinin asırlar boyunca koruduğu dengeyi de zedeleyen bir yaklaşımdır.

Bu sebeple, tarihî şahsiyetleri yargılarken, hele bu sahabi ise kullanılan dilin ve yöntemin son derece dikkatli olması gerekir. Eleştiri adı altında itham üretmek, hakikati ortaya koymaktan ziyade, mevcut ön kabulleri pekiştirmeye hizmet eder. Sağlıklı bir yaklaşım ise, rivayetleri, bağlamı ve ilmî mirası birlikte değerlendirerek, neyi gerçekten bildiğimizi ve neyi yorumladığımızı ayırt edebilen bir perspektifi zorunlu kılar. Aksi hâlde, tarih üzerinden kurulan bu tür söylemler, ilmi derinleştirmek yerine, sadece tartışmaları sertleştiren ve hakikati gölgeleyen bir zemin üretmeye devam edecektir.

Kategori:Yazılar

Tek Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir