İnsafı elden bırakmayalım diye hep düşünmüşümdür. Özellikle İbn Teymiye hakkında… İbn Teymiye’nin sıfatlar konusundaki görüşü neydi? İbn Teymiye, ehl-i sünnet değil miydi? Neydi? Ehl-i bid’at mıydı? Parça parça görüşler vardı. Eserlerinden parça alıntılar yapılıyor, hakkında keskin ifadeler kullanılıyordu. Ama bir türlü tatmin olamıyordum. Ben de eserlerinden okudum. Ancak ne yalan söyliyeyim, kafamın karışmasından başka bir işe yaramamıştı. Bu konuda hakkında yapılmış müstakil çalışmalar arıyordum. Bulamıyordum. Hele Türkçede yok gibiydi… Arapça olarak da kimin ne yaptığını bilmiyordum.
Bu aralar Said Fude’nin “el-Kaşifu’s-sağir an akaidi İbn Teymiye” adlı kitabına denk geldim ve okudum… Said Fude, kendini kelam ilmine adamış önemli bir ilim adamı… Tam bir çağdaş ehl-i sünnet… Eşari olduğu söylenmekte… Çağdaş selefilerin hiç hazzetmediği bir ilim ehli… Bu kitap tam aradığım türdendi. Neden diye soruyordum, kendime… Bu kadar tartışmalı birinin sıfatlar hakkındaki görüşlerine dair nasıl Türkçe bir tez yapılmaz?! Nasıl?! Tek tek kitapları, ilgili metinleri tahlil edilip bir neticeye varılmaz, nasıl?! İşte benim içimdeki bu çığlığa cevap oldu Said Fude’nin kitabı… Tam da istediğim gibi, metin metin tahlil ediyor… Müthiş bir vukufiyet… Metodolojisi çok sağlam… Tevazu olarak da “benim okumalarımdan vardığım kanaat bu” diyor, bir alime yakışır vaziyette… Elbette onun da vardığı kanaatler tartışmaya açıktır.
Kitabı burada anlatacak değilim. PDF’si var, isteyen okuyabilir. Beni vardığı sonuç ilgilendiriyor. Vardığı sonuç İbn Teymiye’nin tecsim anlayışında olduğudur. Bunu ortaya koyarken kılı kırk yarıyor… İbn Teymiye’nin muğlak ve bazen çelişkilerle dolu ifadelerini iyi ayırt ediyor.
Bütün bunlardan benim vardığım sonuç ise ne biliyor musunuz? Şu: İbn Teymiye, asla ama asla itikat belirleyecek bir alim olamaz. Belki zaten o bir şey belirlemiyor, selefi taklid ediyor denilebilir. Keşke denildiği kadar kolay olsaydı! Bunun altını çiziyorum: İbn Teymiye, ehl-i sünnetin sıfatlara dair itikad dengesini aşmıştır veya bozmuştur. Dengeye yaklaşır gibi oluyor, ama kafası karışık ve karıştırıyor. Peki İbn Teymiye ehl-i bid’at mıdır? Buna aşağıda temas edeceğim.
Burada en önemli mesele tecsim anlayışının ne olduğudur. Said Fude güzel bir metod olarak önce mücessimenin hangi görüşleri olduğunu ortaya koyuyor. İlk kaynak Eş’ari… Başka da yok! Zaten onun öncesinde böyle bir belirleme yok! Ardından diğer kaynaklara başvuruyor. Mücessimenin oldukça farklı görüşleri var. Çok aşırıları da var… Ilımlıları da… en temelde şu iki görüş var:
- Allah’ın bizim gibi eli, ayağı, yüzü, gözü, eti, kanı, inmesi, gelmesi var diyen görüş. Tam bir aşırılık… Tam bir mücessime…
- Allah’ın eli, ayağı, yüzü, gözü, inmesi, gelmesi var ancak bizim gibi değil… Meselenin can alıcı noktası burası… Bu, tecsim mi, yoksa gerçekten selefin görüşünü mü?
İbn Teymiye der ki: “Kitap ve sünnette yer alan sıfatları ispat ederiz; fakat Allah’ı mahlûkata benzetmeyiz.” Aynı şekilde cisim gibi bazı lafızlar vardır ki, onu ne ispat, ne de nefyederiz. Sadece Kur’an ve sünnette olan lafızları ispat ederiz. İşte bu nokta önem arzediyor. Said Fude, bu görüşünde sebat edemediğini ve İbn Teymiye’nin tecsime meylettiğini uzun uzadıya anlatıyor.
İbn Teymiye “Kur’an ve sünnette yedullah sabittir, hadis bir ilerisi, Allah’ın eli vardır, istiva etmiştir, ama keyfiyetini bilmeyiz” deseydi, bir ölçüde kabul edilebilirdi, ama bunları açıklama ihtiyacı hissetmiş, detaya girmiş de girmiştir. Burası onu çıkmaza sokmuştur. Zaten selef de öyle dememiş miydi? “İstiva malum, keyfiyeti meçhul (veya makul değil), soru sormak bidattir.” İbn Teymiye de bu kadarla yetinse olmaz mıydı? Üstelik selefin yolundan gidilecekti. Selefin yolu, selefin metodu değil miydi? Selefin metodu bunları açıklamak için felsefi/kelami kitaplar yazmak mıydı? Kendi kelamını kitaplara karıştırmaktan imtina eden Ahmed b. Hanbel, İbn Teymiye’yi görseydi, ona ne derdi acaba?
Diğer yandan bir dünya felsefi açıklamanın üstüne “Allah’ın eli vardır, ama keyfiyetini bilmeyiz” demek arkadan dolanarak tecsime varmak değil midir? Üzerine basa basa “Allah’ın eli vardır” dendiğinde akla bir organ/uzuv gelmeyecek midir? Sanki bu şu demektir: “Allah’ın el gibi bir organı vardır ama keyfiyetini bilmeyiz.” Eğer böyle değilse, selefilerin açıkça şöyle demeleri gerekmez mi?: “Kur’an ve sünnette el sıfatı geçmektedir, bu, sabittir, ama keyfiyetini bilmediğimiz gibi biz Allah’a organ da atfetmeyiz; naslarda istiva geçmektedir, bu, sabittir, keyfiyetini bilmediğimiz gibi biz Allah’a mekan da atfetmeyiz; Kur’an ve sünnette nuzul sıfatı geçmektedir, bu, sabittir, keyfiyetini bilmediğimiz gibi biz Allah’a cihet ve hareket de atfetmeyiz.” Açıkça bu ifade edildiğinde problemin kalacağını zannetmiyorum.
Te’vil etmemek sorun değildir. Nitekim Ebu Hanife de yed vb. sıfatların nimet veya kudret olarak te’vil edilmemesi gerektiğini söyler. Burada problem yoktur. Ama aynı Ebu Hanife Allah’ın cisimsiz, cevhersiz, arazsız, sınırsız, zıtsız ve benzersiz bir varlık olduğunu da söyler. İşte selefin yolu budur. Allah hakkında en ufak bir şekilde organ, mekan ve cihet akla getirmek selefin yolu olamaz. Hele de Allah’ın zatından bahsediyorsak…
Bu arada halef alimlerinin te’vil yapmasının selefin yolundan ayrılmak olmadığını belirtmek gerekir. Bu, İslam’ı başka bir metodla savunmaktır. Selefin yaptığı yanlıştır denseydi, bu selefin yolundan ayrılmak olurdu. Evet, şayet, dil, bu metodun uygulanmasına imkan vermeseydi, elbette bunu uygulamak mümkün olmazdı. Ama dilde bu imkan varsa niçin kullanılmasın?! Dolayısıyla halefin yaptığı selefi inkar değil, başka bir metodun imkanından yararlanmaktır. Allah rızası için bir bakın! İbn Teymiye Şerhu nuzuli’l-hadiste, nüzul kelimesine dilsel olarak başkalarının verdiği manaları naklediyor. Bu manalar o kadar güzel ki, kabul etmemek mümkün değil! Ama sonunda ne desin! “Hepsi bidattir.” İşte kabul edilemeyecek yaklaşım budur. Bidat demekle yetinse iyi, yer yer çeşitli kitaplarında sıfatları inkarın küfür olduğunu bile söylemektedir. Bu dil, yaralayıcıdır ve ayırıcıdır. Tabii bunun karşısında Razi gibi çok sert dil kullanan alimler de vardır. Her ikisi de bence uslup olarak sağlıklı değildir.
Bana göre İbn Teymiye, filozof ve kelamcılarla hesaplaşayım derken işi içinden çıkılmaz hale getirmiş ve tecsim görüşüne kapı aralamıştır. Bu noktada Said Fude bazen “hakiki bir mücessime”; bazen de “mutedil bir mücessime” olduğunu dile getiriyor. Ama ne olursa olsun mücessime…
Gelelim yukarıda sorduğum soruya: İbn Teymiye ehl-i bid’at mıdır?
Zor bir sorudur. İbn Teymiye, taraftarları ve karşıtları oluşan bir alimdir. Tarihte de bir çok alim onu övdüğü gibi bir çok alim de yermiştir. İlla bir şey dememiz gerekir mi? Ölüp gitmiştir. Elbette nihai hesabı Allah’a aittir. Tabii onu takip edenler hatta biraz da kutsallaştıranlar olunca bir şey dememek de olmuyor. Bizimkisi de bize göre bir değerlendirme olacaktır. İbn Teymiye ile ilgili iki şey söylüyorum:
- İbn Teymiye’nin görüşleri asla bizim (Müslümanı kastediyorum) itikadımızı belirleyecek ve şekillendirecek ölçü ve kıvamda değildir.
- İbn Teymiye bu muğlak, kapalı ve bazen çelişkili görüşleriyle ehl-i bid’at değil, bid’at işleyendir.
Nasıl oluyor, ehl-i bid’at olmayıp da bid’atçı olmak? Bir önceki yazımda bidat konusunu ikiye ayırmıştım.
- Külli bidat: Külli bidat, usulde, bakışta bidattir. Kastım ise usulsuzluğu usul yapmaktır. Mesela usulüne aklı hakim kılmaktır, hakem değil, hakim. Gayb haberleri dahil her şeyi akıl ile anlamak değil, akıl ile yargılamaktır. Akıl almadığında haberleri ya te’vil etmek ya da hadis ise uydurma demektir. Bu, gerçekte usul olmadığı için bidat olmaktadır. Külli bidat insanı ehl-i bidat yapar. Bir insan düşünün, tüm meselelerde ehl-i sünnet gibi düşünüyor, ama kader yorumu diyelim, mutezileye yakın. Bu, insan ehl-i sünnet olup sadece o meselede bidat işlemiştir. Bir insan düşünün, tüm meselelerde ehl-i sünnet gibi düşünüyor, ama rü’yetullah veya şefaati inkar ediyor. Bu insan ehl-i sünnet olup sadece o meselede bidat işlemiştir.
- Cüzi bidat: Bu bidat türü, mümini ehl-i bidat yapmaz. Sadece ilgili meselede bidat çıkaran/işleyen biri yapar. Yukarıdaki örnekleri burada düşünebilirsiniz. Sadece kaderi te’vil etmek veya rü’yetullah’ı yahut şefaati inkar sadece o meselede bid’at işlemektir. Ebu Hanife’de bunun güzel bir örneği var. Ebu Hanife’ye göre miraç haktır. Onu reddeden sapkın bir bidatçıdır. Tabii Ebu Hanife bugün benim yaptığım ayırım çerçevesinde bunu ifade etmemiştir, ancak onun verdiği bu bilgi bana ilham vermektedir. İşte böyle olan kişiler ehl-i bidat değildir, ancak o meselede bidatçıdır.
Buna göre İbn Teymiye, bu meselede bid’ate düşmüştür. Bence durumu ehl-i bid’at olacak konumda değildir. Belki de Said Fude’nin mutedil tecsim dediğine ben sadece “meselede bidatçı” demiş oluyorum.
Neden ehl-i bidat değil de, meselede bidatçı olsun? Şu sebeplerden:
- Alimlerimiz hakkında ihtilaf etmiştir. Bu durumda topyekün dışlamak isabetli olmaz. Nasıl ki, ihtilaflı meselelerde küfürden kaçınmak elzem ise ihtilaflı bir alim veya kavli için de topyekun ehl-i bidat nitelemesinden kaçınmak gerekir.
- Kendisi müşebbihe olmadığını söylemiştir. Tabii bu, önemli ama yeterli değildir. Bunda sebat etmek gerekir. Selef-i salihinin söylediklerini felsefeye bulaşarak açayım derken karıştırmıştır. Niyeti sahihtir, önemlidir; ancak bunun yeterli olmadığı görülmüştür.
- İfadeleri muğlaktır, kafa karıştırıcıdır. Kendine göre bir terminoloji oluşturmuştur. Kavramlara kendine göre anlamlar yüklemiştir.
- Eşarilerle, özellikle Razi ile Hanbelilerin tarihsel sürtüşmeleri malumdur. Bu durum insanı tepkisel cevap vermeye yönlendirir ve İbn Teymiye’nin tepkisel cevapları onu selefin yolundan biraz kaydırmış gözükmektedir.
- İbn Teymiye’ye yönelik ağır ithamlar da vardır. Mesela bir hutbe verirken nüzul meselesini “Allah, benim şu hutbeden indiğim gibi iner” dediği nakledilmiştir. Ama onun böyle düşündüğüne dair net bir bilgi yoktur. Kitaplarında verdiği bilgilerle de çelişmektedir. İbn Batuta’nın seyehatnamesinde gördüğünü söylediği bu bilgi tarihsel olarak eleştirilere konu olmuştur. Zaten bu görüş başta ifade ettiğimiz aşırı mücessimenin görüşüdür. İbn Teymiye’nin tecsimi bu kadar aşikar ya da ileri boyutta değildir, diyelim. Ama dolaylı da olsa tecsimi vardır.
- Şayet bidatı küfür, haram ve mekruh şeklinde ayırabiliyorsak, İbn Teymiye’nin sıfatlarla ilgili görüşlerine “mekruh bidat” demeyi tercih ederim. Haram demiyorum, çünkü mücessime içinde Allah’ın bizim gibi olduğunu söyleyen var ki, İbn Teymiye onlardan şekilsel de olsa ayrılmaktadır. Niyet olarak ayrıldığı da bir vakıadır. Bir de bu tür konular felsefe ve mantıkla ilgili meseleler olup incelik gerektiren şeylerdir. Hemen ağır bir yargı bana göre isabetli değildir.
Yanılıyor olabilirim, ama ulaştığım sonuç şu olmuştur:
İbn Teymiye’nin sıfatlar meselesindeki bazı ifadeleri, en azından zahirî düzlemde, müteşâbih ve problemli yorumlara açıktır. Bu durum, onu ehl-i sünnet dairesi içinde değerlendirme meselesini tartışmalı hâle getirmektedir. Ancak bu tartışma, onu doğrudan “ehl-i bid‘at” kategorisine yerleştirmeyi zorunlu kılmaz. Daha isabetli görünen değerlendirme, onun bazı meselelerde bid‘at niteliği taşıyan yorumlara kaymış olmasıdır.
Netice itibariyle İbn Teymiye, tüm ilmî birikimi ve etkisine rağmen, itikadî ölçü ve standartları belirleyecek nihai bir referans merci olarak görülmemelidir. Bütününü dikkate alırsak onun görüşleri, mutlak bir kabul ya da mutlak bir reddiye ile değil, ilmî tenkit ve dikkatli bir ayıklama ile değerlendirilmelidir. Nihai hüküm ise her zaman olduğu gibi Allah’a aittir.
İlk Yorumu Siz Yapın