Öznellik iddiasının temel noktası şudur: Bir münekkit alim bir raviye “zayıf” derken öbür alim “sika” diyebilmektedir. Bu durumda cerh ve ta’dil ilmine güven ortadan kalkar. Cerh ve ta’dil ilmine güven yoksa bu durumda bu ilim sayesinde değerlendirilen hadislere olan güven de ortadan kalkar.
Cerh ve ta’dil ilmi, hadis ravilerinin güvenilirliğini tespit etmeye yönelik sistematik bir disiplindir ve modern eleştirilerde sıkça dile getirilen “öznel” değerlendirme iddiası, ilmin metodolojik yapısı doğru kavranmadığında ortaya çıkmaktadır. İddia sahipleri, bir münekkit âlimin bir raviye “zayıf” derken, başka bir âlimin aynı raviye “sika” diyebilmesini ilmin nesnellikten yoksunluk olarak sunmaktadır. Ancak bu yaklaşım, ilmin tarihî ve metodolojik boyutunu göz ardı etmekte, dahası, iddiayı çarpıtılmış bir ideolojiye dönüştürmektedir.
Araştırmalar göstermektedir ki, münekkid alimlerin ravilerle ilgili farklı değerlendirmeleri, toplam ravi değerlendirmelerinin yalnızca %15-20’sini kapsamaktadır. Bu oran, metodolojik açıdan tolere edilebilir bir seviyedir ve ilmin güvenilirliğini temelden sarsmaz. Her ihtilaf, her farklılık ilme olan güveni sarssaydı herhalde ortada ilim diye bir şey kalmazdı. Her ilimde içtihat kaçınılmaz bir durumdur. İçtihat, içinde kısmi bir öznellik barındırsa dahi oldukça değerli bir faaliyettir. Cerh ve ta’dil ilmi de bunun dışında değildir.
Bununla birlikte cerh ve ta’dil ilmindeki farklılıklar sistematik olarak ele alınmış ve çeşitli çözüm yöntemleri geliştirilmiştir. Dolayısıyla ihtilaflar minimize edilmeye, asgariye indirilmeye çalışılmıştır. Burada bu yöntemlere dikkat çekmek faydalı olacaktır. Bu çözüm yöntemlerini iki başlıkta ele almak mümkündür:
A. Cerh ve ta’dil hükümlerindeki tearuzu çözen yöntemler:
Bir kere şu iki konuda bir problem yoktur:
1. Münekkid alimler bir ravinin ta’dilinde ittifak etmişse o ravi sikadır.
2. Münekkid alimler bir ravinin taz’ifinde ittifak etmişse o ravi zayıftır.
Ancak -dedik ki- her zaman böyle ittifak olmayabilir. Raviler hakkında ihtilaf da bir vakıadır. Bir raviyi bazılarının cerhetmesi, bazılarının ise sika kabul etmesi mümkündür. Bundan dolayı alimler bir takım ilkeler ve tercih kaideleri geliştirmişlerdir. Buna göre;
a. Önce cerh ve ta’dil farklılığını cemetmeye çalışmak gerekir. Belki ihtilaf zahirîdir. Mesela bazı alimler özel ıstılah kullanabilmektedir. Bu durum bilinirse ihtilaf ortadan kalkar.
b. Ta’dil, sebebi açıklanmış (müfesser) bir cerhle tearuz ettiğinde müfesser cerh kabul edilir. Çünkü cerheden, ta’dil edenin vakıf olmadığı bir bilgiye sahip demektir.
c. Ta’dil, sebebi açıklanmamış bir cerhle tearuz ettiğinde ta’dil kabul edilir. Çünkü biz cerhin sebebinin sabit olup olmadığını, o konuda ihtilaf edilip edilmediğini ve ondan tevbe edilip edilmediğini bilmiyoruz.
d. Ta’dil, müteşeddid bir münekkidin müfesser bir cerhiyle tearuz ettiğinde ta’dil kabul edilir. Çünkü müteşeddid münekkid, genelde cerhinde mübalağa yapar. Ta’dil varken onun cerhi kabul edilmez. Ama ta’dil yoksa o cerh kabul edilebilir.
e. Meşhur münekkid bir alimin kendi ta’diliyle -müfesser olsun veya olmasın- cerhi tearuz ettiğinde son görüşü kabul edilir. Çünkü münekkid alim, ilk görüşünden dönmüş demektir.
Alimler, bununla da yetinmemiş, münekkitler hakkında da çeşitli ilkeler belirlemiştir. Buna göre;
B. Cerh ve ta’dil yapan münekkit alimlerle ilgili ilkeler:
- Cerh edenin mecrûh olmaması gerekir. Yani cerhedenin cerhe uğrayan biri olmaması gerekir.
- Cerh edenin cerhte ifratkâr ve aşırı olmaması gerekir. Meselâ bazıları cerh sebebi sayılmayan kusurlardan dolayı râviyi cerh eder. Sultana hizmet etmek, idarecilerden hediye almak, evinden tanbur sesi işitildiği için hadîslerini almamak, atını hızlandırmak için tekmeleyen râviyi terketmek gibi örnekler buna girer. Bunlar tek başına bir cerh sebebi sayılmaz. Meselâ, kişi sultana hizmet edebilir. Ama bu hizmeti dalkavukluğa uzanacak kadar ilerlerse cerh mukadder olur. Ama sultana hizmet etmekle birlikte dinini olduğu gibi yaşayan, sultan karşısında hakkı söyleyebilen biri ise burada problem yoktur. Dikkat edilirse bu durumları cerh eden oldukça hassas davranmaktadır. Tabii bu hassasiyet bazen aşırılıklara yol açmaktadır.
- Ta’dîl edenin mütesâhil/gevşek olmaması gerekir. İkinci kısmın tersidir. Cerhte aşırı olmak gibi ta’dîlde de gevşeklik göstermek sûretiyle tefritkâr olunmamalıdır.
- Cerh veya ta’dîl mezheb taassubundan kaynaklanmamalıdır. Meselâ Ehl-i Sünnet ehl-i bid‘at olan râvilerin hepsini aynı değerlendirmemiştir. İçlerinde küfrü gerektirecek bir bid‘ati benimseyen ve mezhebinin propagandasını yapan bir râvi varsa onun rivâyetini kabul etmemiş, sıdk, diyânet ve zabt ile mevsuf olup yukarıdaki özellikler bulunmayan ehl-i bid‘at râvilerin hadîslerini kabul etmiştir. Ehl-i sünnetin bu tutumu oldukça objektiftir. Cerh ve ta’dîl ilminin objektif kriterlere dayandığını göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Zira ehl-i bid‘at mezhebler Ehl-i Sünnet kadar toleranslı olamamıştır. Meselâ, cerh ve ta’dîl kitaplarında bazı râvilerin, Şîî olmakla, bazılarının Mürcie’ye; bazılarının Kaderiye’ye mensup olmakla; bazılarının halku’l-Kur’ân meselesine taraf olmakla; bazılarının re’y ehli olmakla; bazılarının ehl-i tasavvuf olmakla; bazılarının düşmanlık veya kıskançlık sebebiyle; bazılarının ise bilgi noksanlığından ötürü cerh edildiği görülür. Bu cerhler müfesser oldukları halde tek başlarına kabul edilmezler. O râvinin bütün olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla falan cerh ve ta’dîl âlimi böyle söyledi diye yaptıkları cerhe hemen itibar edilmez.
Bu anlatılanlar bir taraftan cerh ve ta’dîlde öznel bir tarafın bulunabileceğini gösterirken; diğer taraftan bu öznel hükümlerin genel geçer kabul edilmediğini ve sistem tarafından kontrol edildiğini de ortaya koymaktadır. Öznelliği asgariye indirebilmek için çeşitli ilkeler belirlenmiş, her önüne gelenin her cerhine de itibar edilmemiştir. Bütün bunlar gösteriyor ki, ihtilafları minimize edebilecek ölçütler ortaya konulmuş, disiplinin kendi içerisinde tutarlılığı sağlanmıştır.
Bu noktada hemen belirtmek gerekir ki, farklı görüşlerin varlığı, sadece hadis ilimlerinde değil, İslam düşüncesinin tüm disiplinlerinde gözlemlenmektedir. Fıkıh, kelam, tasavvuf gibi alanlarda da alimler arasında yorum ve değerlendirme farklılıkları mevcuttur. Örneğin, fıkıh ilminde bir alim bir olguya mekruh derken, diğeri haram diyebilmektedir. Bu durum kendi içerisinde öznellik, diğer bir ifadeyle zannilik barındırsa da bunun değersiz olduğunu ve bu durumun ilme güveni sarstığını söyleyen bir Allah’ın kulu olmamıştır. Mezkur iddia sahipleri keşke böyle içtihatlarda bulunabilselerdi!! Ki, böyle bir durumda kişi, ya içtihat edecektir ya da içtihat edene tabi olacaktır. Bunun başka bir yolu da yoktur. Aynı şey hadis ilmindeki içtihatlar için de geçerlidir. Kişi, ya hadisleri değerlendirecek kabiliyet, imkan ve usule sahip olacaktır ya da sahip değilse bu ilmin otoritelerinin (Buharî’nin, Müslim’in, Ebu Davut, Tirmizî vb. diğer alimlerin) verdiği hükme razı gelecektir. Bunun başka bir yolu da yoktur.
O zaman denilebilir ki, ilimlerdeki farklı değerlendirmeler, söz konusu disiplinlerin güvenilirliğini veya ilmî değerini azaltmaz. Aksine yüceltir. Aklıma gelmişken, benzer şekilde, fizik, kimya veya biyoloji gibi fen bilimleri alanlarında dahi, teorik ve deneysel yorumlar arasında farklılıklar görülmektedir. Bir ilim adamı evrende katı nedensellik var derken; diğeri görecelik var diyebilmektedir. Fakat hiç kimse bilimlerdeki yöntem farklılığına ve farklı değerlendirmelere bakarak bu ilimlere güvenilemeyeceğini iddia etmemiştir. Çünkü böyle bir iddia komik karşılanır ve kişinin ahmaklığına delalet eder. Zira bu tür farklılıklar, bu ilimlerin güvenilirliğine halel getirmez. O zaman bundan anlaşılır ki, mezkur iddia sahiplerinin amacı üzüm yemek değil, bağcıyı dövmektir. Özellikle okları hadislere yöneltmek, buradan hadis ilmini çökertmeye çalışmaktır. Bu ise hadis ilmine zarar vermez, sadece hakka karşı savaş açanların, kendilerinin karanlıkta kaldığının, debelenip durduklarının işareti olur.
Sonuç olarak, cerh ve ta’dil ilminin sınırlı sayıda farklı değerlendirme içermesi, metodolojik bir eksiklik değil, ilmin sistematik ve eleştirel doğasının bir göstergesidir. Farklılıkların sınırlı oranı (%15-20) ve bu farklılıkların çözümüne yönelik geliştirilmiş yöntemler, ilmin güvenilirliğini güçlendirmekte ve onu nesnel bir ilmî disiplin olarak konumlandırmaktadır. Bu bağlamda, “cerh ve ta’dil ilmi öznel ve güvenilmezdir” iddiası, hadis ilimlerinin tarihî tecrübesi ve metodolojik yapısı karşısında eksik ve yanıltıcı bir değerlendirme olmaktadır.
İlk Yorumu Siz Yapın