İçeriğe geç

KOLLEKTİF İÇTİHAD (EL-İCTİHÂDÜ’L-CİMÂÎ): ANLAMI VE ŞEKİLLERİ

Ahmed er-Raysuni’nin “الاجتهاد الجماعي” adlı makalesinin çevirisi:

Giriş

“İçtihad” terimi, İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren bilinen ve bedihî kabul edilen bir kavramdır. Buna karşılık “kolektif” (cimâî) sıfatı ve bunun ifade ettiği anlam, günümüzde giderek daha yaygın ve kullanılan bir nitelik hâline gelmiştir.

Her ne kadar herkesin tercih ettiği tanım kalıpları farklılık arz etse de, “kolektif içtihad” denildiğinde ihtilaf edilmeyen ortak bir anlam vardır: Bu, bir meselede içtihat yapan bir grup âlimin, ilgili mesele üzerinde aralarında müzakere ve karşılıklı istişarede bulunmalarının ardından ortaya koydukları içtihaddır. Dolayısıyla içtihadî süreçte “cemaat (grup)” ve “müzakere/karşılıklı tartışma” unsurlarının bulunması ve neticenin bu müşterek çabadan doğması, ona “kolektif” niteliğini kazandırır.

Buna göre, bir grup âlimin herhangi bir meselede birbirleriyle görüşme ve tartışma yapmaksızın aynı görüşte birleşmeleri durumunda, bu durum kolektif içtihad sayılmaz. Aynı şekilde, bir araya gelip mesele üzerinde müzakere etmelerine rağmen her birinin kendi içtihadını ve görüşünü ayrı ayrı ortaya koyup ihtilaf etmeleri hâlinde de kolektif içtihaddan söz edilemez.

Evet, eğer âlimlerin tamamı aynı görüşte birleşmez ve içtihad — veya fetva — içlerinden bir grubun adıyla ortaya konulursa, bu yine kolektif içtihat sayılır; özellikle de görüş birliği sağlayanların çoğunluğu teşkil etmesi durumunda.

Kollektif İçtihadın Meşruiyeti ve Önceliği

Kollektif içtihadın meşruiyeti ve öncelikli oluşu, hiçbir dönemde ihtilaf konusu olmamıştır. Her ne kadar önceki usul âlimleri ve fakihler bu meseleyi bugün kullandığımız özel terminolojiyle müstakil bir başlık altında ele almamış olsalar da, eserleri fiilî kolektif içtihat örnekleri ve modelleriyle doludur; özellikle de ilk ve en faziletli dönem olan sahabe asrında.

Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminden ve sahabe döneminden itibaren, kolektif içtihat farklı şekillerde ve çeşitli alanlarda uygulanmaya başlanmıştır. Bu dönemde kolektif içtihadın genel çerçevesini ifade eden en kapsamlı başlık “şûrâ”dır. Özellikle üç alanda bu durum açıkça görülür:

  1. Siyasî ve umumî meselelerin yönetimi ve diğer toplumsal problemlerle ilgili konularda istişare (şûrâ),
  2. Hakkında açık nass bulunmayan şer‘î hükümlerin istinbâtında istişare,
  3. Kazâî (yargısal) hükümlerle ilgili istişare.

Bu üç alanda ilk dönemlerde yapılan tüm istişareler, gerçekte kolektif içtihadın farklı tezahürleridir. Çünkü bunların tamamı şer‘î hükmü ve şeriatın çözümünü arama çabasıdır. Hepsi, şeriatın delilini ve şer‘î hükmün gereğini ortaya koyma gayretidir ki bu da içtihadın ta kendisidir. Bu çalışmaların müşterek ve istişarî bir yapı içinde gerçekleşmiş olması ise onları aynı zamanda “kolektif içtihat” konumuna getirir.

Birinci kategoriye ait örnekler tarihsel olarak daha meşhur ve bilinir olduğundan, ben burada ikinci ve üçüncü kategoriden bazı örneklerle yetineceğim.

– Sırf fıkhî içtihat alanında kolektif içtihat (şûrâ), Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminden itibaren uygulanan bir yöntemdir. Bunu şu vakıalar açıkça göstermektedir:

İbn Abdilberr, isnadıyla Hz. Ali’den şöyle rivayet eder:

“Ey Allah’ın Resulü! Başımıza öyle bir mesele gelir ki, onda ne Kur’an’dan bir hüküm vardır ne de senden nakledilmiş bir sünnet bulunur. (Ne yapalım?)”
Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: “Aranızdaki âlimleri bir araya getirin ve bu konuda tek bir kişinin görüşüyle hüküm vermeyin; (ya da: müminlerin âbid ve âlimlerini toplayıp onu istişareye havale edin).”

Bu nebevî yönlendirme, nass bulunmayan alanlarda kolektif içtihada başvurulmasını esas almaktadır. Aynı şekilde soruda yer alan ifade de sadece Hz. Peygamber (s.a.v.) sonrası döneme mahsus değildir; zira hem soru hem de cevap lafız itibarıyla geneldir.

Nitekim Resûlullah (s.a.v.), bazı fıkhî meselelerde sahabeyi kendisiyle birlikte istişareye dahil eder ve onların görüşlerine de başvururdu.

İmamların, İbn Ömer’den naklettikleri ezan meselesine dair rivayet de buna örnektir: “Müslümanlar Medine’ye geldiklerinde namaz vakitlerini gözetiyor, fakat onları çağıran bir nida yoktu. Bunun üzerine bir gün bu konuda aralarında konuşmaya başladılar. Kimileri ‘Hristiyanların nâkûsu gibi bir çan edinelim’ dedi…” Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.): “Ey Bilâl! Kalk ve namaz için ezan oku.” buyurdu.

Kādî Ebû Bekir İbnü’l-Arabî bu hadis hakkında şöyle der: “Bu hadis, usûl-i fıkhın en önemli esaslarından birine delildir: Din alanında kıyas ve içtihatla konuşmanın meşruiyeti. Görmez misin ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) ezan konusunda ashabıyla istişare etmiş, bu meselede ne vahyi beklemiş ne de özel bir açıklama talep etmiştir. Aksine, onların şer‘î usullerden istinbat ettikleri görüşlerden yararlanmak istemiştir…”

Hâfız İbn Hacer, ed-Dâvûdî’nin şu sözünü nakleder: “Kim, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ahkâm meselelerinde sahabeyle istişare ettiğini iddia ederse büyük bir yanılgıya düşmüştür…”

İbn Hacer bu ifadeye şu şekilde cevap verir: “Bu mutlak ifade üzerinde dikkatle düşünmek gerekir. Çünkü Tirmizî’nin rivayet edip hasen saydığı, İbn Hibbân’ın sahih kabul ettiği Hz. Ali hadisine göre…”

(Ardından gelen rivayet zikredilir ve sonunda şu sonuca varılır:) “Bu hadis, bazı hükümlerde istişareye başvurulduğunu göstermektedir.”

Yine İbn Sa‘d, et-Tabakât’ta Ebû Hureyre’den şöyle rivayet eder: “Resûlullah (s.a.v.) bir gün bir kütüğe dayanarak hutbe veriyordu. ‘Ayakta durmak bana zor gelmeye başladı’ buyurdu. Bunun üzerine Temîm ed-Dârî: ‘Sana Şam’da gördüğüm gibi bir minber yapayım mı?’ dedi. Resûlullah (s.a.v.) bunun üzerine Müslümanlara danıştı ve onlar da minber yapılmasını uygun gördüler…”

Eğer Resûlullah’ın (s.a.v.) sahabe ile yaptığı bu tür fıkhî istişareler sayıca az ise, bunun sebebi kendisine vahyin gelmesi ve hükmün asli kaynağının vahiy olmasıdır. O, bu istişareleri özellikle kendisinden sonrakilere örnek teşkil etmesi için yapmıştır.

Gerçek istişare ihtiyacı ise, Resûlullah’ın (s.a.v.) vefatından ve vahyin kesilmesinden sonra ortaya çıkmıştır. Nitekim İbnü’l-Arabî şöyle der: “Allah’ın onu bize tahsis etmesinden sonra sahabe, ahkâm meselelerinde istişare eder, hükümleri Kitap ve Sünnet’ten istinbat ederlerdi.”

Bu meseleyi tartışanlardan biri de Ebû Bekir el-Cassâs’tır. O, istişarenin (şûrâ) nass bulunmayan her konuda—ister dinî ister dünyevî olsun—geçerli olduğunu savunur.

Bu bağlamda, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) emredilen şûrânın yalnızca dünyevî işlere özgü olduğunu ileri sürenlerin görüşünü nakleder ve ardından şöyle der:

“Bazıları demiştir ki: O, dinî meselelerde ve Allah Teâlâ’dan hakkında kesin bir nas bulunmayan olaylarda da onlarla istişare etmekle emrolunmuştur. Bu, aynı zamanda rey ve galip zan yoluyla hükme varılan dünyevî meselelerde de geçerlidir.
Nitekim Bedir günü esirler konusunda onlara danışmıştır; bu da dinî bir mesele kapsamındadır.”

Sonra bu görüşü şu ifadelerle güçlendirir: “Allah Teâlâ, Resûlullah’a (s.a.v.) istişare emrini din ve dünya meseleleri arasında tahsis etmeksizin verdiğine göre, bu emrin her ikisini de kapsaması gerekir…”

Hz. Ömer döneminde ise sahabe arasında önemli bir ihtilaf ve müzakere ortaya çıkmıştır. Bu mesele, cünüplüğü gerektiren durumun ne olduğu hakkındadır: Cünüplük yalnızca meninin çıkmasıyla mı gerçekleşir, yoksa meni gelmese bile cinsel birleşme (iki organın birleşmesi) tek başına guslü gerekli kılar mı?

Sahabe arasında her iki görüşü savunanlar bulunmuş, her biri kendi deliline ve sünnetten anladığına dayanmıştır. Bu sebeple, hakikatin ortaya çıkarılması için istişare, müzakere ve karşılıklı değerlendirme zaruret hâline gelmiştir.

İbnü’l-Kayyim, bu konudaki tartışmaların ve istişarelerin özetini İbn Ebî Şeybe’den naklen şöyle aktarır:

“Ben Hz. Ömer’in yanında iken bir adam geldi ve dedi ki: ‘Ey Müminlerin Emîri! Zeyd b. Sâbit, mescidde cünüplükten gusül konusunda kendi görüşüyle fetva veriyor.’ Bunun üzerine Ömer: ‘Onu bana getirin!’ dedi. Zeyd getirildiğinde Ömer ona: ‘Ey nefsine düşman olan! İnsanlara kendi görüşünle fetva vermeye nasıl cüret edersin?’ dedi.
Zeyd: ‘Ey Müminlerin Emîri! Vallahi ben bunu kendiliğimden söylemedim. Amcalarım olan Ebû Eyyûb, Übey b. Ka‘b ve Rifâa b. Râfi‘den işittiğim bir hadisi naklettim’ dedi.
Bunun üzerine Ömer, Rifâa b. Râfi‘yi çağırdı ve ona sordu. O da şöyle dedi: ‘Sizden biri eşiyle birlikte olup da meni gelmediğinde gusletmez miydi?’
O da dedi ki: ‘Biz Resûlullah (s.a.v.) zamanında böyle yapardık; bu konuda bize Allah’tan bir yasak gelmemişti ve Resûlullah’tan da bir şey işitmemiştik.’
Bunun üzerine Ömer: ‘Resûlullah bunu biliyor muydu?’ diye sordu. O: ‘Bilmiyorum’ dedi.
Ömer bunun üzerine muhacirleri ve ensarı topladı ve onlara danıştı. Çoğunluk guslün gerekmediği görüşünü benimsedi. Ancak Muâz ve Ali (radıyallahu anhümâ) şöyle dediler: ‘Sünnet, iki sünnet yerinin birleşmesiyle guslün vacip olduğuna delildir.’
Bunun üzerine Ömer şöyle dedi: ‘Siz Bedir ehli olduğunuz hâlde ihtilaf ediyorsunuz; sizden sonra gelenler elbette daha şiddetli ihtilaf edecektir.’
Ali (radıyallahu anh) ise şöyle dedi: ‘Ey Müminlerin Emîri! Bu konuda Resûlullah’ın hanımlarından daha bilgili kimse yoktur.’ Bunun üzerine Hz. Hafsa’ya gönderildi; o: ‘Bu konuda bilgim yok’ dedi. Hz. Âişe’ye sorulduğunda ise şöyle dedi: ‘İki sünnet yeri birleştiğinde gusül vacip olur.’”

Ömer (radıyallahu anh) bunun üzerine şöyle hükmetti: “Bundan sonra böyle yapan birini işitirsem onu mutlaka cezalandırırım.”

– Yargı (kazâ) alanında ise, hüküm verilmeden önce meselelerin nitelendirilmesi ve hükme bağlanması sürecinde yapılan istişare ve kolektif müzakere, Raşid Halifeler’in sünneti olarak kabul edilmiştir.

Hz. Ebû Bekir’e bir dava ulaştığında önce Allah’ın Kitabı’na bakardı. Eğer orada hüküm bulursa onunla hükmederdi. Şayet Kitap’ta bir hüküm bulamazsa, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetine başvururdu. Eğer sünnette de bir çözüm bulursa onunla hüküm verirdi. Eğer orada da bir şey bulamazsa, dışarı çıkar ve insanlara sorardı… Bu da yeterli olmazsa Müslümanların ileri gelenlerini ve âlimlerini çağırır, onlarla istişare ederdi. Hepsi bir görüş üzerinde birleşirse onunla hüküm verirdi.

Şa‘bî’den şu rivayet nakledilmiştir: “Kim sağlam (güvenilir) bir yargı yolunu izlemek isterse, Ömer’in kaza yöntemini esas alsın; çünkü o istişare ederdi.”

Yine Dr. Muhammed Abdülvehhâb Hallâf, Ahbâru’l-Kudât adlı eserden naklen şöyle der: “Üçüncü Raşid Halife Hz. Osman, yargı oturumuna oturduğunda sahabeden dört kişiyi hazır bulundurur ve onlara danışırdı. Onların verdiği fetvayı esas alarak hüküm verirdi. Bunlar: Ali, Talha b. Ubeydullah, Zübeyr ve Abdurrahman b. Avf idi. Taraflara da şöyle derdi: ‘Hükmü bunlar verdi; ben değilim.’”

Bu Raşid Halifeler dönemindeki yargı yöntemi, kolektif yargı (kaza) fikrinin temel ve özgün bir örneğini teşkil eder. Hatta Batı’da uygulanan jüri sisteminden daha önce ortaya çıkmış ve ondan daha ileri bir nitelik taşımaktadır. Nitekim Allâl el-Fâsî şöyle der:

“İslam yargı sistemi, Endülüs ve Mağrib’de, kadının kendisine sunulan meselelerde hakkı tespit etmesine yardımcı olmak üzere çağırdığı müşavirler veya müftülerle temayüz etmiştir. Bu sistem, İngiliz hukukunda gelişen ve daha sonra Avrupa sistemlerine aktarılan jüri sisteminden daha üstündür.”

Günümüzde Kolektif İçtihadın Şekilleri

Bugün gerçekleştirilen kolektif içtihad, farklı şekiller ve seviyeler almaktadır. Hangi tür kolektif içtihaddan söz ettiğimizi doğru kavrayabilmek için bu çeşitliliklerin göz önünde bulundurulması gerekir.

Bugün uygulamada olan kolektif içtihadın en önemli şekilleri şunlardır:

1- Daimî bir ilmî heyetin bulunması:
Belirli sayıda müctehid âlimden oluşan, İslam dünyasının farklı ülkelerinden ve farklı mezheplerinden gelen ilim ehlinin yer aldığı daimî bir heyetin kurulmasıdır. Bu heyet, kendisine arz edilen meseleleri müzakere eder ve bunlar hakkında ya ittifakla ya da çoğunluk görüşüyle karar verir.

Bu türün örnekleri, mezhepler üstü mahiyetteki uluslararası fıkıh meclisleridir. Bunlara örnek olarak şunlar verilebilir:

  • Mekke İslam Fıkıh Akademisi
  • Cidde İslam Fıkıh Akademisi
  • Ezher İslam Araştırmaları Akademisi
  • Kuzey Amerika Fıkıh Konseyi
  • Avrupa Fetva ve Araştırmalar Konseyi

2- Benzer şekilde teşekkül eden, ancak yalnızca tek bir ülke veya tek bir mezheple sınırlı olan heyetler:
Bunlar, belirli bir ülkenin veya mezhebin âlimlerinden oluşan fıkıh meclisleri ve fetva kurullarıdır. Günümüzde İslam ülkelerinin büyük çoğunluğunda bu tür ilmî heyetler fiilen bulunmaktadır ve yaygın şekilde çalışmaktadır.

Bu iki tür yapı, bazen devletlerin ve resmî makamların inisiyatifi ve desteğiyle kurulmakta; bazen de bazı âlimlerin bağımsız girişimiyle teşekkül etmektedir.

3- Düzenli olmayan ilmî toplantılar:
Bir ülkeye veya farklı ülkelere mensup çok sayıda âlimin (bazen onlarca kişinin) belirli bir mesele üzerinde bir araya gelerek onu müzakere etmesi ve ardından ortak bir görüş açıklamasıdır. Bu tür çalışmalar çoğu zaman ilmî sempozyumlar ve konferanslar şeklinde gerçekleşir. Bu form, genellikle üniversiteler ve ilmî kurumlar tarafından yürütülmektedir.

4- Bir âlimin (veya birkaç âlimin) bir fetvayı hazırlayıp diğer âlimlere sunması:
Bir âlimin ya da bir grubun bir fetva veya ilmî çalışma hazırlaması, ardından bunu bir grup âlime—sayısı az ya da çok olabilir—arz etmesi; onların da bunu inceleyip görüş bildirmeleri ve sonunda üzerinde ittifak ettikleri şekilde yeniden formüle edilip imzalanmasıdır.

Bu yöntem, özellikle acil fetva gerektiren çağdaş olaylarda ve yeni ortaya çıkan meselelerde sıkça uygulanmaktadır.

Bu kolektif içtihad şekillerinden bazıları, “kolektif içtihad” vasfını taşıma bakımından tartışmaya açık olabilir. Ancak en azından birinci şekil, çağımızda yaygın olarak kabul edilen ve güvenilen, ihtilafsız bir kolektif içtihat modeli olarak görülmektedir.

Diğer şekiller ise kolektif içtihat tanımına dâhil olmakla birlikte, geçerlilik ve bağlayıcılık alanı bakımından bazı kayıt ve şartlara ihtiyaç duyabilir.

Kollektif İçtihad: Sınırlı Etki ve Beklenen Rol

Son yıllarda kolektif içtihat, giderek artan bir ilgiye mazhar olmuştur. Bu bağlamda konuya dair birçok müstakil eser kaleme alınmış, lisansüstü tezlerde işlenmiş, ayrıca içtihat, fetva ve İslam fıkhının geçmişi ve günümüzdeki durumu ile yenilenmesi (tecdîd) üzerine yazılan kitapların çeşitli bölümlerinde ele alınmıştır.

Ayrıca bu mesele, gazeteler ve dergilerde yayımlanan sayısız makalede de tartışılmış; öyle ki bu yazıların tamamını takip etmek veya sınıflandırmak neredeyse imkânsız hâle gelmiştir. Bunun yanında konu, çok sayıda ilmî sempozyumda da gündeme getirilmiştir.

Bu çerçevede, konuyla ilgili özel bir sempozyum da düzenlenmiştir: “İslam Dünyasında Kolektif İçtihat” başlıklı bu toplantı, Birleşik Arap Emirlikleri Üniversitesi Şeriat ve Hukuk Fakültesi tarafından Şa‘bân 1417 (Aralık 1996) tarihinde üç gün süreyle gerçekleştirilmiş; bildiriler ve müzakereler iki cilt hâlinde yayımlanmıştır.

Bu ilmî ve akademik ilginin yanı sıra, bu dönemde kolektif içtihadın çeşitli formlarını icra eden fıkhî kurumların sayısında da belirgin bir artış ve yaygınlaşma yaşanmıştır.

Peki bütün bunlar, fetva ve içtihat fonksiyonuna niteliksel bir katkı sağlamış mıdır?

Kanaatimce bu niteliksel katkı gerçekleşmiştir; ancak etkisi ve kapsamı sınırlı kalmıştır.

Bu katkının varlığı, öncelikle farklı ülkelerden ve farklı mezheplerden—hatta farklı kıtalardan—âlimleri bir araya getiren çok sayıdaki ilmî-fıkhî kurumun varlığında açıkça görülmektedir. Aynı şekilde bu kurumlar tarafından kolektif şekilde üretilen değerli ve zengin fetva ve içtihat birikimi de bu katkıyı göstermektedir. Bunun yanı sıra kolektif içtihatların genellikle daha dengeli, daha olgun ve daha ölçülü bir ilmî karakter taşıdığı da gözlemlenmektedir.

Ayrıca bu meclislere katılan fakihlerin kendileri de, aralarındaki ilmî temas, tartışma, müzakere ve araştırma alışverişi sayesinde ilmî derinlik ve entelektüel olgunluk bakımından ilerleme kaydetmektedirler.

Bununla birlikte, bu olumlu tabloya rağmen, kolektif içtihat kurumlarının Müslüman toplumların gerçekliği üzerindeki ve genel olarak fetva alanındaki etkisinin sınırlı kaldığı da açıktır. Bu durum, ek bir delile ihtiyaç duymayacak kadar belirgin hâle gelmiştir. Nitekim fetva alanındaki kargaşa, fetva karmaşası ve ehil olmayan kişilerin fetva alanına müdahalesi yönündeki şikâyetler giderek artmaktadır.

Hatta mesele öyle bir noktaya gelmiştir ki, bazı devletler bugün fetva alanını hukuk ve yargı mekanizmaları ve caydırıcı cezalar yoluyla kontrol altına almaya çalışmaktadır; üstelik bunu, kendi bünyelerinde fıkhî ve kolektif içtihat kurumları bulunmasına rağmen yapmaktadırlar.

O hâlde problem nerede yatmaktadır? Bu durum nasıl aşılabilir veya en azından nasıl hafifletilebilir? Kolektif içtihat ve onun kurumları bu noktada nasıl bir çözüm ya da kısmi çözüm sunabilir?

Kanaatimce—görünüşe göre—kolektif içtihadın ve fetva kurumlarının genel zayıflık ve yetersizlik sebeplerini oluşturan iki temel ve kuşatıcı problem bulunmaktadır. Bu iki problemin doğru şekilde ele alınmasıyla, şer‘î fetva kurumlarının ve beklenen fetva misyonunun daha sağlıklı ve ideal bir konuma ulaşması mümkün olacaktır.

Birinci Problem: Güvenilirlik (Mısdâkiyye)
İkinci Problem: Etkinlik (Fâ‘iliyye)

Birinci: Güvenilirlik (Mısdâkiyye)

Burada kastedilen, içtihat ve fetva kurumunun, Müslümanların genel kamuoyu nezdinde ve özellikle ilmî çevrelerde saygın, güvenilir ve itimat edilen bir konuma sahip olmasıdır. Yani bu kurumların verdikleri hükümler ve ortaya koydukları içtihatlar hususunda insanların kalben güven ve itminan duymaları gerekir.

Güvenilirlik unsuru, zorunlu olarak iki temel unsurla birlikte gerçekleşir:

Birinci unsur: Üyelerin şahsî ilmî ve ahlâkî itibarı

Bu unsur doğrudan, kurumun üyelerinin şahsiyetlerinden kaynaklanır. Her bir üyenin ilmî ve ahlâkî güvenilirliği oranında kurumun da güvenilirliği oluşur.

İnsanlar, bir heyetin gerçekten ilimde derinleşmiş, ehliyet sahibi ve güvenilir âlimlerden oluştuğunu gördüklerinde, o kuruma güven duyarlar; onun kararlarını takip etmeye ve uygulamaya yönelirler, hatta başka görüşlere tercih ederler.

Buna karşılık, eğer insanlar heyet üyelerinin bu niteliklerden yoksun olduğunu, hatta kurum dışında daha ehil kimselerin bulunduğunu görürlerse; ya da bu kurumların ilmî ve objektif esaslarla değil, siyasi, hizbî, aidiyet temelli ya da kişisel kayırmacılıklarla oluşturulduğunu fark ederlerse, bu durumda kuruma olan güvenlerini kaybederler ve başka mercilere yönelirler.

Bu sebeple, fetva meclislerinin ve ilmî heyetlerin üyelerinin seçiminde belirleyici olan merci, ideal olarak bizzat âlimler olmalıdır; en azından çoğunluğu âlimler tarafından belirlenmeli ve diğer resmî kurumların (hükümetler, organizasyonlar vb.) yaptığı seçimler de ilmî otorite tarafından onaylanmalıdır.

Zira seçimde esas alınması gereken temel ölçütler, ilmî yeterlilik ve ahlâkî güvenilirlik olmalıdır.

İkinci unsur: Kurumun ilmî bağımsızlığı

Güvenilirliği ya inşa eden ya da ortadan kaldıran ikinci temel unsur, kurumun ilmî bağımsızlığıdır.

Buradaki bağımsızlık şunu ifade eder: İctihad ve fetva kurumu, karar alma süreçlerinde dışarıdan gelen hiçbir talimat, yönlendirme veya baskıya tabi olmamalıdır. Kurum, önceden belirlenmiş bir sonuca ulaşmak için değil, özgür bir ilmî müzakere neticesinde karar vermek için toplanmalıdır.

Elbette kurum, devletlerin ve ilgili tüm tarafların görüşlerini dinlemelidir; fakat nihai kararını tam bir ilmî özgürlük ve bağımsızlık içinde vermelidir.

Bağımsızlığın bir diğer yönü: Gündem belirleme yetkisi

Fıkıh meclislerinin bağımsızlığının bir göstergesi de şudur: Toplumun dinî açıdan ihtiyaç duyduğu her mesele, üyeler tarafından teklif edildiğinde veya gerekli görüldüğünde gündeme alınabilmelidir.

Başka bir ifadeyle, kurumun tartışamayacağı “yasaklı” alanlar olmamalıdır; “bu mesele siyasîdir”, “hassastır” veya “tartışmalıdır” gerekçesiyle fetvadan ve müzakereden dışlanan konular bulunmamalıdır.

Böyle bir durumdan kaçınılması ve bazı meselelerin gündeme alınmaması, çoğu zaman kurumun baskı altında olduğunu ve bağımsızlığını yitirdiğini gösterir. Bu ise hem güvenilirliğini hem de ilmî itibarını zedeler.

Ayrıca bu tür meselelerin dışarıda bırakılması, fetva alanının ehil olmayan bireylere bırakılması sonucunu doğurur; böylece farklı seviyelerde ve farklı eğilimlerde kişiler bu alanı doldurur ve nihayetinde dinî söylemde söz sahibi hâle gelirler. Oysa bugün şikâyet edilen durum tam da budur.

Sonuçta ictihad kurumlarının güvenilirliği, yalnızca bu kurumların değil, aynı zamanda ümmetin tamamının da yararınadır. Aynı şekilde bu güvenilirlik, devletler ve yönetimler için de bir fayda taşır. Zira ilmî açıdan güvenilir ve aynı zamanda etkin çalışan kolektif içtihat kurumları, dengeli, mutedil ve yapıcı bir din anlayışının en güçlü teminatıdır.

Şaşırtıcı olan şudur ki; bazı devletler dinî boşluğu doldurmak, fetva alanındaki aşırılık, çelişki ve başıboşluğu önlemek için bu tür ilmî kurumları kurmakta, ancak daha sonra onlara gerçek bir bağımsızlık ve etkinlik alanı tanımadıkları için bu kurumlar işlevsiz hâle gelmekte; böylece güvenilirlik ve etki başka alanlara kaymaktadır.

İkinci: Etkinlik (Fa’aliyye)

“Etkinlik”ten kastettiğim; fıkıh kurumunun, onun ilmî üretiminin ve güvenilirliğinin güçlü ve geniş çaplı biçimde işlevsel kılınmasıdır. Bu kurumlara yüklenen rol ve onlardan beslenen beklentiler, sadece var olmaları ve her yıl birkaç fetva yayımlamalarıyla gerçekleşmez; söz konusu fetvaların bazı kitap ve dergilerde kayıt altına alınması da bunu sağlamaya yetmez. Nitekim etkinlikten yoksun olan fetva meclisleri ve ilmî heyetler, neredeyse yokluklarıyla varlıkları arasında bir fark bulunmayacak derecede işlevsiz kalırlar; böyle kurumlara kayda değer bir konuda dayanmak mümkün değildir.

Etkinlik unsuru bana göre, birlikte kaçınılmaz olarak gerçekleşmesi gereken iki hususla tahakkuk eder:

Birinci husus: Müslümanların hayatında ortaya çıkan güncel meselelerin, yeni problemler ve ihtilaflı konuların geniş bir biçimde kuşatılması zorunluluğudur. Bu ister bireysel dindarlıkla, ister bireysel muamelâtla, ister toplumsal yapı ve ilişkilerle, ister itikadî ve fikrî meselelerle, ister İslâm ülkelerinin teşriî ve hukukî alanlarıyla, ister siyasî ve ekonomik konularla, isterse uluslararası siyaset ve hukukla ilgili olsun; kolektif ictihadın etkinliği, bütün bu alanlara ve onların yeni ortaya çıkan problemlerine bakmayı ve fetva vermeyi gerekli kılar. Üstelik öncelik, Müslümanlar arasında daha yeni, daha yaygın ve daha etkili olan meselelere verilmelidir.

Fetva kurumlarından; fetvaları yönlendirmelerini, boşlukları doldurmalarını, ehliyetsiz müdahaleleri, aşırılıkları ve çelişkileri azaltmalarını beklemek mümkün değildir; zira bu kurumlar çoğu zaman ancak gecikmiş bir şekilde ve insanların zihnini meşgul eden meselelerin yalnızca sınırlı bir kısmı hakkında görüş beyan edebilmektedir.

Bu durum, gerek genel Müslüman toplumları ve diasporaları, gerekse bölgesel, ulusal ve yerel ihtiyaçlar için geçerlidir. Kolektif heyetlerden çıkan fetvaların miktarı ve zamanında yayımlanma hızı, bu kurumlara ne ölçüde dayanabileceğimizi ve onlardan ne bekleyebileceğimizi doğrudan belirler. Dolayısıyla kolektif ictihaddan, onun kapasitesinin dışında şeyler talep edilmemelidir. Bu da bizi başka bir meseleye götürmektedir; ancak şimdilik yalnızca buna işaret etmekle yetiniyorum: bu, bu kurumlar için ayrılan beşerî ve mali imkânlar meselesidir. Zira biz ancak ektiğimizi biçebiliriz.

İkinci husus: Dünyanın dört bir yanına yayılmış fıkhî kurumlarımızdan çıkan ilmî üretim ve çabaların fiilen değerlendirilmesi ve etkili biçimde kullanılmasıdır. Nitekim nicelik bakımından üretim zaten sınırlı ve yavaştır; fakat bu üretimin tebliğ edilmesi ve uygulamaya aktarılması daha da sınırlı ve zayıftır.

Bu doğrultuda yapılabilecek en önemli katkılardan biri, çağdaş kolektif fetvaların eğitim programlarına dâhil edilmesi ve bu fetvaların farklı seviyelerdeki okullarda ve üniversitelerde müfredata entegre edilmesidir.

Kategori:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir