Önemine binaen tekrar düzenleyerek yeniden tartışmaya açmak istiyorum:
Günümüzde ehl-i sünnet bazı çevrelerde şöyle bir anlayış var: Ehl-i sünnet İslam’ın kendisidir. Bu makalenin asıl konusu budur ancak ifade edelim ki, tam karşıtı bazı çevrelerde de şöyle bir tavrın olduğunu söylemek lazım: Ehl-i sünnet ile diğer fırkalar arasında hiç bir fark yoktur. Mutezile veya şia ile ehl-i sünnet fırka olmak bakımından aynıdır. Her birinin doğruları ve yanlışları vardır. Aralarında metodolojik bir üstünlük yoktur. Oysa bilinen bir gerçektir ki, ehl-i sünnet ana gövde, ana caddedir; diğer fırkalara sırayla bu gövdeden bir kopuştur. Bu bir yana bu söylem sonuç olarak şöyle demeye getirir insanı:
Ehl-i sünnet karşıtı olarak ehl-i bid’at demek Müslümanların vahdetini bozuyor! Sadece Müslüman desek yeterli! Bid’at, dalalet, heva gibi kavramları lugatımızdan çıkaralım ya da onlar tarihteki kitaplarda kalsın! Herkes istediğini söylesin! Yanlışsa yanlış diyelim, o kadar. Ama kimse dalalette olmasın, kimse sapkın olmasın, bid’atçı olmasın! Bu anlayış, bu haliyle neredeyse Kur’an ve hadisleri ve dahi kelam ilmini boşa çıkarmış olmaz mı? Kelam alimleri bunca asırlar kılı kırk yararak niye uğraşmışlar? Küfür nedir, iman nedir, fısk nedir, bid’at nedir, dalalet nedir, bilgi nedir, kat’ilik, zannilik nedir, diyerek niye kafa patlatmışlar? Şayet sadece hata olacaksa sonuçta onca sapkın görüşe bir açıdan yeşil ışık yakmak anlamına gelmeyecek midir? Sapkın görüşlerle, sağlam bir usulle ortaya konulan görüşler bir tutulmayacak mıdır? Tutularsa bu adalet olur mu?
Burada ben bu görüşün üzerinde durmayacağım, dediğim gibi asıl konum, “ehl-i sünnet eşittir İslam’dır.” diyen anlayıştır. Bu görüşü dillendiren ve bügün ehl-i sünnetin kalesi olarak görülen önemli simalar vardır. Bu görüşleri yer yer çeşitli gruplarda tartışıyoruz. Ben bunun yanlış olduğunu, ehl-i sünnetin İslam’ın en güzel temsili, en güzel yorumu, en güzel usulü olabileceğini, ama İslam’ın kendisi olamayacağını söylüyorum. Buna bile tahammül edemeyen ehl-i sünnet mensupları var! İlla da ehl-i sünnet eşittir İslam olmalıdır. Bu noktada en temel algı şudur: Ehl-i sünnet İslam değilse biz İslam neye diyeceğiz o zaman? Fırkay-i naciye hadisi de bunu destekliyordu. Akaid kitaplarında ehl-i sünnet, ehlu’l-hak olarak tabir ediliyordu. Hak, İslam’ın kendisiydi.
Hulasa bir taraf ehl-i sünnet farkını hiç tanımamak istiyor, ehl-i sünnet olmasın, sadece Müslümanlık olsun istiyor, hatta bid’at/dalalet kelimelerini kullanmayalım, diyor. Öbür taraf ise ehl-i sünnet, İslam’la özdeştir diyerek ehl-i sünnetle İslam’ı eşitliyor.
“Ehl-i sünnet eşittir İslam’dır” anlayışı ile ilgili kısaca şunları diyebilirim:
- Ehl-i sünnetin zıttı ehl-i bidattır. Ehl-i sünnet İslam’ın kendisi olsaydı zıttı ehl-i bidat değil ehl-i küfür olurdu. İslam’ın inkar eden, kabul etmeyen kafir olur. Ehl-i sünneti kabul etmeyen ne olur?
- Ehl-i sünnet demek, sünnetin kendisi olmak değil, kendini sünnete nispet etmek demektir. “Ehl” kelimesi bu manadadır. Bir sünnet var, bir de onun “ehl”i var. “Ehl”, sünnetin kendisi değildir, yani biz sünnetin kendisi değil, sünnetin ehliyiz, kendimizi ona nispet edenleriz, ona mensup olanlarız. Ehlu’l-beyt, beytin kendisi değil, beyte mensup olanlardır. Ehlu’l-hadis, hadisin kendisi değil, hadisle ilgilenen, meşgalesi hadis olanlardır. “Falan kimse ehl-i sünnettendir” denildiğinde bundan kastedilen şudur: O kişi, övülen, sahih/doğru yola mensup olanlardandır. Doğru yol var ki, o da ona mensuptur. Kişi doğru yolun kendisi değildir.
- Ehl-i sünnet; selef, Eş’arî ve Maturidî olarak üç ekole ayrılır. Ehl-i sünnet İslam’ın kendisi olsaydı üç ekol değil, tek ekol olurdu. Ehl-i sünnet tabir ve kullanımı Eş’arî ve Maturidî ile birlikte yaygınlık kazanmış ve ma’ruf olmuştur. Eş’arî ve Maturidî’den önce ashabu’l-hadis/ehlu’l-hadis vardı ve ehl-i sünneti genelde bunlar temsil ediyordu. Eş’arî ve Maturidî’den sonra ehl-i sünneti bunlar temsil eder olmuştur. Oysa her iki kesim de ehl-i sünnet olmakla birlikte yöntemleri farklıydı. Ashabu’l-hadis, fazla te’vil taraftarı değildi. Ama diğer ehl-i sünnet te’vil taraftarı idi. Bazen bu iki ehl-i sünnet arasında sert tartışmalar da yaşanabiliyordu. Eğer ehl-i sünnet İslam’ın kendisi olsaydı, hangisi İslam sorusu mukadder olacaktır. Aynı şekilde fıkıhta da dört ehl-i sünnet mezhep var. Hatta daha fazlası da var, ancak bugüne kadar kurumsallaşıp gelebilen dört tanesidir. Ehl-i sünnet İslam’ın kendisi olsaydı dört değil bir mezhep olurdu.
- Hak tabiri burada İslam anlamında değildir. Kur’an’da hak, İslam anlamındadır. Zıttı batıl da İslam dışı demektir. Ancak burada ve “dört hak mezhep” tabirinde kullanılan hak İslam demek değildir. Burada hak, dini anlamda değil daha çok sosyolojik anlamdadır. Müslümanları bir arada tutmak ve hukuk anarşisine engel olmak içindir. Aksi takdirde, örneğin, dört hak mezhep kurumsallaşmadan önce de büyük alimlerin temsil ettiği mezhepler vardı. Evzaî, Süfyan, Leys, İshak gibi. Ancak bunlar çeşitli sebeplerle gelişememişlerdir. Şimdi bunlar İslam dışı mı sayılacaktır?
- İslam ile İslamî olanı, din ile dinî olanı karıştırmamak gerekiyor. Bir yerde farklı anlayışlar, farklı içtihatlar varsa orada İslam’ın kendisi değil İslamî anlayışlar vardır. Örneğin namazın farziyeti İslam’dır. Ancak namazla ilgili içtihatlar İslamî olandır. Ezan İslam’dır. Ama ezanla ilgili içtihatlar İslamî olandır. Kurban kesmek İslam’dır, ama kurbanla ilgili içtihatlar İslamî olandır. Bu mesele anlaşılırsa İslam’ın kendisiyle İslamî olan çok rahat kavranır. Hem anlam hem de sübut bakımından kesin olanlar; anlamı zannî, sübutu kat’î olanlar da İslam’ın kendisidir. Zanni olanlar İslam değil İslamî olanlardır. Buradaki islamîlik arasında dahi derece farkı vardır. Bir haber-i vahid ile, bir ictihad aynı mertebede değildir.
- Bu arada denilebilir ki, hadis bile İslam’ın kendisi değildir. İyice anlaşılsın diye söylüyorum: Hadis peygamberimize bir isnattır. Hadisin içinde uydurma var, zayıf var, illetli var, hatalı var vs. Hadisi bizzat İslam kabul etmek, hadisteki kusurları Peygamberimize yüklemek demektir. Görünürde sahih hadisler vardır. Ama illetlidir. Hadis ancak araştırılmak üzere bizim için delildir. Bir hadisin sahih olması da içtihattır. Birine göre sahih olan başka bir alime göre sahih olmayabilir. Dolayısıyla sahih hadis İslam’ı değil, İslamî olanı temsil etmektedir.
- Meseleye eleştiri görevinin işlevselliği açısından bakmak lazım. Şayet ehl-i sünnet İslam’ın kendisi ise, a. Ehl-i sünnete yapılan eleştiriler b. ehl-i sünnetin birbirine yaptığı eleştiriler İslam’a yapılmış eleştiri olacaktır. Böyle bir şey mümkün müdür?
- Kur’an’da Kur’an’ın isimleri geçer . Aynı şekilde İslam’ın de isimleri zikredilir. Bu isimler arasında ehl-i sünnet var mıdır? Hadislerde İslam’ın kendi adı olarak ehl-i sünnet geçmiş midir? Bunların cevabı olumsuzdur. O halde İslam’a ehl-i sünnetin kendisi demek mümkün müdür?
- Son olarak; fırkay-i naciye hadisiyle ilgili tartışmaları bir yana koyarsak, bu hadis dahi, İslam’ın en güzel temsilinin ehl-i sünnet olduğunu gösterir, ehl-i sünnetin İslam’ın kendisi olduğunu değil. Çünkü -farklı lafızlar olmakla birlikte- hadiste “benim ve ashabımın yoluna uyanlar” ifadesi geçmektedir. Biz bu yolun kendisi miyiz yoksa kendimizi bu yola nispet mi ediyoruz? Bu yolun kendisi olmadığımız açıktır. O halde biz kendimizi bu yola nispet ediyoruz. Burada iki durum vardır: Ya insan kendini sünnet ve ashabın yoluna nispet etmez; onlardan kendini müstağni görür –ki, biz bunlara bugün mealci-Kur’ancı diyoruz- ya da kendini sünnet yoluna nispet eder; biz de o yolun yolcusuyuz, der –ki, bazı bid’at fırkalar da kendini sünnet yoluna nispet etmiştir-. O zaman da bu nispetin sıhhati, yani hangi usulle gerçekleştiğine bakılır ve usulün sağlam olmadığı görüldüğünde bu nispet reddedilir. İşte bu durumda ehl-i sünnetin bu yolu en güzel temsil ettiği anlaşılır. Sağlıklı ve sağlam bir usulle İslam’ı anlamak ve yorumlamak bu demektir. Bu durum bir Müslümanın kendisini İslam’a nispet etmesine benzer. Müslümanın kendisi İslam olamaz. Müslüman en fazla İslam’ı temsil ettiğini söyleyebilir. O zaman da bu temsilin nasıl gerçekleştiğine bakılır. İşte bu da sağlıklı ve sağlam bir usulün olmasını gerektirir.
Ayrıca şunu da ilave etmeden geçmeyeyim: Fırkay-ı naciye hadisi, -ufak tefek bazı tartışmalar bir yana- üzerine büyük bir itikad inşa edilecek cinsten değildir. Bu noktada dikkatli olunması gerektiğini düşünüyorum.
Bir de Tahavî’nin, akidesine girişte yazdığı bir cümle var. Der ki: “Bu, Ebu Hanife, Ebu Yusuf, İmam Muhammed gibi müslüman alimlerin mezhebi üzere Ehl-i sünnet itikadının beyanıdır.” Bu tam da anlatmak istediğim şeyi ifade ediyor aslında. Buradan Ahmed b. Hanbel vs. gibi alimlerin mezhebi üzere Ehl-i sünnet itikadının beyan edilebileceği sonucu çıkıyor. Nitekim Ahmed b. Hanbel bu meyanda Kitabu’s-sünne de yazmıştır.
Sonuç
Bu çalışma, “Ehl-i sünnet İslam’ın kendisi midir?” sorusunu merkeze alarak, biri Ehl-i sünneti işlevsizleştiren indirgemeci yaklaşım, diğeri ise onu İslam’la özdeşleştiren mutlaklaştırıcı yaklaşım olmak üzere iki uç eğilimi eleştirel bir bakışla değerlendirmiştir. Ulaşılan temel sonuç, Ehl-i sünnetin ne göz ardı edilebilecek tarihsel bir kategori ne de İslam’ın bizatihi kendisi olarak tanımlanabilecek ontolojik bir özdeşlik taşıdığıdır. Bilakis Ehl-i sünnet, İslam’ın anlaşılması ve yaşanması sürecinde teşekkül etmiş, belirli bir usul ve epistemolojik çerçeveye dayanan en güçlü ve en istikrarlı temsil biçimidir.
Metin boyunca ortaya konulduğu üzere, “ehl” kavramı doğrudan özdeşlik değil, nispet ifade eder. Bu durum, Ehl-i sünnetin hakikatin kendisi değil, o hakikate yönelen ve onu temsil etme iddiasında bulunan bir aidiyet biçimi olduğunu göstermektedir. Ayrıca Ehl-i sünnet bünyesinde tarihsel süreçte ortaya çıkan kelâmî ve fıkhî çoğulluk—Selefî, Eş‘arî ve Mâturîdî çizgiler ile farklı fıkhî mezhepler—onun tekil ve değişmez bir öz değil, belirli bir usul çerçevesinde şekillenen yorumlar bütünü olduğunu teyit etmektedir.
Öte yandan, “hak” kavramının bu bağlamda mutlak teolojik özdeşlikten ziyade, dinî-sosyal düzeni muhafaza eden bir meşruiyet dili sunduğu anlaşılmaktadır. İslam ile “İslamî olan” arasındaki ayrım ise, meselenin kavramsal netliği açısından zaruridir. Kat‘î ve zannî alan ayrımı, hem nasların anlaşılması hem de içtihatların konumlandırılması bakımından belirleyici bir ilke olarak temayüz etmektedir. Bu çerçevede hadislerin dahi doğrudan İslam’ın kendisi değil, İslam’a ulaşmada epistemik birer delil oluşu, dinî bilginin mahiyetine dair önemli bir metodolojik hassasiyeti ortaya koymaktadır.
Sonuç itibarıyla Ehl-i sünnet, İslam’ın kendisi değil; onu sahih, tutarlı ve usulüne uygun biçimde anlama ve temsil etme iddiasındaki en köklü ve en yaygın kabul görmüş gelenektir. Bu tespit, bir yandan dinî çoğulculuğun sınırlarını belirlerken diğer yandan hakikat iddiasını usul, delil ve temsil gücü üzerinden temellendirmektedir. Dolayısıyla sağlıklı bir din anlayışı, ne Ehl-i sünneti dışlayarak kavramsal belirsizliğe sürüklenmeli ne de onu İslam’la özdeşleştirerek tarihsel ve içtihadi alanı mutlaklaştırmalıdır. Esas olan, İslam’ın sabiteleri ile İslamî yorumlar arasındaki dengeyi gözeten, usul merkezli ve eleştirel bir yaklaşımı muhafaza etmektir.
Selamün Aleyküm değerli hocam
İlgiyle takip ediyorum
İstifade ediyorum
Emeklerine sağlık