Bu görüşleri Casir Avde’nin “Makasidu’ş-şeri’a inde’ş-Şeyh el-Karadavi” adlı kitabından derledim. Kitabının adından konusu belli: Makasid meselesi. Yani Casir Avde fetvaların ardındaki makasid düşüncesini aramaya çalışıyor. Bu görüşlerin bir kısmı elbette tartışmaya açıktır. Bununla birlikte yeni değerlendirmeler olması bakımından da oldukça değerlidir.
CİLBÂB DEĞİŞEBİLİR BİR VESİLEDİR; TESETTÜR İSE SABİT BİR MAKSATTIR
Şeyh şöyle demektedir:
Daha önce “Sünnetle Nasıl Muamele Etmeliyiz?” adlı kitabımızda da açıkladığımız üzere, bazı vesilelerin özellikle belirlenmiş olması, şeriatın anlaşılmasında karışıklık ve hatalara yol açan sebeplerden biridir. Zira bazı kimseler, nasların gerçekleştirmeyi hedeflediği sabit maksat ve gayeler ile bazen o gayeye ulaşmak için belirlenen dönemsel ve çevresel vasıtaları birbirine karıştırmışlardır. Bunun sonucu olarak da bütün dikkatlerini bu vasıtalar üzerinde yoğunlaştırmakta; sanki bunlar bizzat kendileri için amaçlanmış unsurlar imiş gibi davranmaktadırlar.
Oysa nasların anlamı ve hikmetleri üzerinde derinlemesine düşünen kimse için açıkça görülür ki asıl önemli olan maksattır; zira o sabit ve süreklidir. Vasıtalar ise çevrenin, çağın veya örfün değişmesine bağlı olarak değişebilir.
Nitekim vasıtalar çağdan çağa, çevreden çevreye değişir; hatta çoğu zaman değişmeleri kaçınılmazdır. Bu sebeple nas —özellikle de Nebevî hadis— bu vasıtalardan birine işaret ettiğinde, bunun amacı fiilî durumu açıklamaktır; bizi ona bağlamak ve ebediyen onunla sınırlamak değildir.
Bu çerçevede Kur’ân’da mümin kadınların cilbâblarını üzerlerine almaları emrinin zikredilmesi de aynı kapsama girer. Bu, Müslüman kadının örtünmesini ve iffetli görünümünü sağlamak için belirlenmiş bir vasıtadır. Nitekim Ahzâb sûresinde şöyle buyurulmaktadır:
“Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle: dış örtülerini üzerlerine alsınlar…” (Ahzâb 33/59).
Bu Kur’ânî emir, cilbâbın ve onun aşağı doğru salınmasının (yani gevşekçe bırakılmasının) Müslüman kadın için tek meşru kıyafet biçimi olduğu anlamına gelmez. Oysa bazı dindar Müslüman kadınların bu şekilde düşündükleri görülmektedir.
Çünkü giyim kuşam meselesi, büyük ölçüde toplumların örflerine, çevre şartlarına ve insanların ihtiyaçlarına bağlıdır; zamanın değişmesi ve toplumsal gelişmelerle birlikte farklı biçimler alabilir. Şeriat da bunu yasaklamaz; yeter ki kıyafet konusunda şeriatın gözettiği temel maksatlar korunmuş olsun.
Bu temel maksatlar şunlardır:
- Müslüman kadının bedenini örtmesi,
- örtülmesi gereken avret yerlerini açığa çıkarmaması,
- şeffaf olmaması ve vücut hatlarını belirgin biçimde göstermemesi,
- ayrıca Müslüman kadının kendine özgü vakar ve şahsiyetini
ZAHİRE BAĞLILIK ÖRNEĞİ: SÜT BANKALARI VE EMZİRME
Gözlemlerime göre, Şeyh Karadavi, şeriatın amaçlarını gözeterek, bazı hükümlerde metnin zahirine bağlı kalmayı benimser. Bu durum özellikle ibadetler, miktar belirlemeleri ve bazı diğer hükümlerde söz konusudur; zahire bağlı kalmak burada şer’i olarak önemli bir amaç sağlar.
Şeyh, bazen muamelatla ilgili bazı konularda da zahire bağlı kalmayı, şer’i maksatları gerçekleştirmek için uygular. Örnek olarak süt bankalarını ele alır:
- Prematüre bir bebek (tamamen doğmuş ama erken doğmuş) anne sütüne ihtiyaç duyar.
- Farklı annelerden toplanan sütler karıştırılır ve şişelerde saklanır.
Buradaki sorun: Bu sütü alan çocuklarla diğerleri arasında süt kardeşliği doğup doğmadığıdır.
Şeyh, İbn Hazm’ın zahiri görüşünü benimser:
Süt kardeşliği sadece doğrudan emzirme yoluyla alınan sütle oluşur; şişe veya başka bir araçla beslenme bunu sağlamaz.
Dolayısıyla, amaç, bu prematüre bebeğin hayatını kurtarmak ve zarar görmesini önlemektir. Şeyh şöyle açıklar:
“Kur’an’ın belirttiği bu annelik, sadece süt almakla oluşmaz; emzirme ve emiş yoluyla ortaya çıkan annelik şefkati ve çocukla bağ, süt kardeşliği gibi hukuki sonuçları doğurur. Burada zahire bağlı kalmak, şer’i metnin ifadelerine bağlı kalmak, yani emzirme ve süt alma anlamına gelir, başka yollarla beslenme bunu sağlamaz. İbn Hazm’ın tutumu burada örnektir; metnin anlamına sadık kalmış ve doğru sonuca ulaşmıştır.”
Sonuç olarak, süt bankalarının kurulması, şer’i maksatlara uygun ve faydalı olduğu sürece meşrudur.
BORÇLU FAKİRİN BORCUNU SİLMENİN ZEKÂT YERİNE GEÇİP GEÇMEYECEĞİ MESELESİ
Şeyh şöyle yazmaktadır:
Darlık içindeki bir borçlunun borcunu affetmek zekât yerine sayılır mı? … Evet. Bana göre bu görüş daha kuvvetlidir. Çünkü sonuç itibarıyla zekâttan faydalanan kişi fakirin kendisidir; zira onun temel ihtiyaçlarından biri olan borcunun ödenmesi bu şekilde karşılanmış olmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm de borçlunun borcunu hafifletmeyi sadaka olarak nitelendirmiştir:
“Eğer borçlu darlık içinde ise, eli genişleyinceye kadar ona mühlet tanıyın. Eğer bağışlarsanız bu sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz.” (Bakara, 2/280).
Bu, borçlu ve darlık içindeki kimseye yapılmış bir sadakadır; her ne kadar bunda fiilî bir teslim veya mülkiyet devri bulunmasa da.
Zira ameller şekillerine göre değil, maksatlarına göre değerlendirilir.
(Not: Burada şu nokta önemlidir: Alacaklı borçluya mühlet veriyor, ama yine ödeyemiyor. Bu durumda ne olacaktır? Burada iki yol vardır:
- Alacaklı, borçluya, “al bu parayı diyecek ve zekat verecek. Borçlu da borcunu o zekat parasıyla ödeyecek. Burada temlik şartını şekilsel olarak yerine getirmek için dolambaçlı bir yola başvurulmaktadır.
- Alacaklı, borçlunun borcunu silecek ve bunu da zekatına sayacaktır. Bunun makasıda daha uygun olduğunu düşünüyorum. Zira maksad kesin olarak borçlunun ihtiyacını karşılamaktır. Burada benzer konular da var. Eskiden az da olsa yapılırdı, keşke şimdi de yapılsa! Örneğin bir fakirin bir bakkala veya esnafa borcu olsa sen de o borcu silsen ve zekata saysan ne kadar güzel olur! Evet, zekatta temel ilke temlik olabilir. Zaten normal şartlarda elbette bir para kişinin tasarrufuna verilir. Ama modern hayat girift bir hal almıştır; insanların halleri başkalaşmıştır. Burada ilkeden bazı noktalarda esneme olabilir, olmalıdır.)
EKİLİ ARAZİNİN ZEKÂTINI KİM ÖDER: KİRACI MI, MALİK Mİ?
Şeyh şöyle yazmaktadır:
Adalet gereği, her iki tarafın da zekâta iştirak etmesidir; her biri elde ettiği fayda oranında sorumlu olmalıdır. Bu sebeple kiracıyı zekât yükümlülüğünden tamamen muaf tutmak —Ebû Hanîfe’nin görüşünde olduğu gibi— doğru değildir. Aynı şekilde maliki bütünüyle muaf tutup zekât yükünü tamamen kiracının üzerine yüklemek de —cumhurun görüşünde olduğu gibi— isabetli değildir.
İbn Rüşd, felsefî muhakeme gücüyle şu noktaya dikkat çekmiştir: Ekili arazide vacip olan hak yalnızca toprağın hakkı değildir; sadece ürünün hakkı da değildir; aksine her ikisinin toplamına ait bir haktır.
Bunun anlamı şudur: Arazinin sahibi ile ürünü yetiştiren kimse, ödenmesi gereken onda bir veya yarım onda bir (öşür) miktarında birlikte sorumludur.
Bana göre tercih edilmesi gereken görüş de budur.
FITIR SADAKASINDA BEDEL OLARAK DEĞER ÖDENMESİ MESELESİ
Şeyh şöyle yazmaktadır:
Değer olarak (nakdî karşılık şeklinde) verilmesi: Bu uygulama, özellikle günümüzde —bilhassa insanların yalnızca para ile muamele ettiği sanayi bölgelerinde— daha kolaydır. Ayrıca çoğu ülkede ve çoğu durumda fakirler için daha faydalıdır.
Bana öyle görünüyor ki, Hz. Peygamber’in fıtır sadakasını gıda maddeleri cinsinden farz kılması iki sebepten dolayıdır:
Birincisi, o dönemde Araplar arasında paranın nadir bulunmasıydı; bu nedenle gıda vermek insanlar için daha kolaydı.
İkincisi ise, paranın değeri ve satın alma gücü çağdan çağa değişir ve farklılık gösterir; buna karşılık belirli miktardaki gıda (bir sâ‘) insanın belirli bir ihtiyacını karşılayabilecek sabit bir ölçü teşkil eder. Ayrıca o dönemde gıda maddeleri hem veren açısından daha kolay, hem de alan açısından daha faydalı idi.
En doğrusunu Allah bilir.
GAZÂLÎ’NİN ŞARKI (MÛSÎKÎ) İLE KUŞ SESLERİNİ KIYASLAMASI
Şeyh Karadâvî şöyle yazar:
“… Ebû Hâmid el-Gazâlî, bu konuya [şarkı ve müzik] ilişkin yaklaşımında gerçek bir imam ve bağımsız bir fıkıh âlimi olarak öne çıkmıştır. Konuya dair derin görüşleri ve titiz analizleri onun dâhiyane zekâsını ve özgün ictihadını ortaya koymaktadır. Bu, ister metinlerin tefsirinde, ister metinlerden akla uygun ve anlaşılır kıyaslar çıkarmasında açıkça görülür; bugün biz buna “şer‘î maksatlar” ifadesiyle işaret ederiz.”
Burada Karadâvî, el-Gazâlî’nin müzik konusunda yaptığı kıyası mekân ve maksat temelli bir yaklaşım olarak değerlendirir. Yani, kıyasın amacı yalnızca literal hüküm çıkarmak değil, şer‘î amaç ve maslahatları gözetmektir.
KADININ DİYETİ VE EŞİTLİK MAKSADI
Mâlikîler, Hanefîler, Şâfiîler, Hanbelîler, Zâhirîler, Zeydîler, Ca‘ferîler ve İbâdîler arasında yaygın olan görüşe göre kadının diyeti erkeğin diyetinin yarısıdır.
Ancak Şeyh Yûsuf el-Karadâvî bu meseleyi üç açıdan incelemiştir:
- Nasslar açısından: Bu konuda sahih ve kesin bir hadis bulunmadığı kanaatine varmıştır.
- İcmâ açısından: Bu meselede kesin bir icmânın gerçekleşmediğini tespit etmiştir.
- Makâsıd açısından: Sonuç olarak erkek ile kadının diyette eşit olması gerektiği sonucuna ulaşmıştır.
Bu konuda şöyle yazar:
“Diyet hakkında sahihliği üzerinde ittifak edilmiş bir hadis yoktur; kesin bir icmâ da sabit değildir. Meselede delil olarak ileri sürülebilecek sahih bir hadis bulunmadığı gibi, icmâın gerçekleştiği de kesin değildir; zaten icmâ iddiasının kendisi de tartışmalıdır. Aksine, selef fakihlerinden İbn ‘Uleyye ve el-Esamm, diyet konusunda kadın ile erkek arasında eşitlik görüşünü benimsemişlerdir. Bu görüş, Kur’ân ve sahih sünnetteki genel ve mutlak ifadelerle de uyumludur. Günümüzde biri bu görüşü benimsese bunda bir sakınca yoktur. Zira fetva zaman ve mekânın değişmesiyle değişebilir. Hele ki bu görüş hem cüz’î nasslarla hem de şeriatın küllî maksatlarıyla uyumlu ise.”
KADINLARIN MAHREMSİZ YOLCULUĞU
Şeyh, uzun yolculuk şartlarının değişmesi bağlamında, kadınların yanında mahrem bulunmadan seyahat edebilmesine ilişkin hükümleri ele alır. Şöyle der:
“Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’de, İbn Abbas’tan rivayetle geçen hadislerde, ‘Hiçbir kadın, yanında mahramı olmadan seyahat etmesin’ denilmektedir. Bu yasağın asıl nedeni, kadının yalnız başına seyahat ederken başına gelebilecek tehlikeler ve itibar kaybı endişesidir. O dönemde yolculuklar deve, katır veya eşekle yapılmakta; genellikle ıssız çöller ve tenha bölgeler aşılmaktaydı. Dolayısıyla, kadının güvenliği ve itibarı için yanında mahram bulunması şarttı. Ancak günümüzde durum değişmiştir; yolculuklar yüzlerce yolcu taşıyan uçaklarla veya trenlerle yapılmaktadır. Artık kadının yalnız seyahat etmesiyle ilgili ciddi bir tehlike bulunmamaktadır. Bu nedenle, kadının yanında mahram olmadan seyahat etmesi dini açıdan bir sakınca teşkil etmez ve bu durum hadise aykırı sayılmaz.”
KLONLAMA (İSTİNSÂH) VE ÇEŞİTLİLİK MAKSADI
Klonlama meselesi yeni ortaya çıkan konulardandır. Bu konuda doğrudan hüküm veren bir nass bulunmadığından, mesele hakkında hüküm verirken şeriatın genel maksatlarına ve Allah’ın kâinatta koyduğu sünnetlere başvurmak gerekir.
Şeyh bu konuda şöyle der:
Hayvanlar Alanında Klonlama
Hayvanlar alanında klonlama bazı şartlarla câiz olabilir:
- Bunun insanlık için gerçek bir fayda sağlaması gerekir; hayalî veya zannî bir menfaat yeterli değildir.
- Bu faydadan daha büyük bir zarar doğmamalıdır. Günümüzde genetik müdahaleye uğramış bazı bitkilerin zararının faydasından daha fazla olduğunun anlaşılması üzerine dünya çapında uyarılar yapılması buna örnektir.
- Bu işlem hayvanın kendisine zarar vermemelidir. Uzun vadede bile olsa bu canlılara eziyet etmek İslâm’da haramdır.
İnsan Alanında Klonlama
Şeyhe göre insan klonlaması ise câiz değildir.
Çünkü İslâm şeriatının:
- genel nassları,
- küllî kaideleri,
- ve genel maksatları
böyle bir uygulamayı reddetmektedir. Bunun sebebi, beraberinde getireceği birçok toplumsal ve ahlâkî fesattır.
Klonlama ve Çeşitliliğin Ortadan Kalkması
Şeyh’e göre klonlamanın temel problemlerinden biri, Allah’ın kâinatta koyduğu “çeşitlilik” ilkesine aykırı olmasıdır.
Allah bu kâinatı çeşitlilik (tenevvu‘) esası üzerine yaratmıştır. Kur’ân’da pek çok yerde nimetlerden söz edilirken “renklerinin farklılığı” ifadesi geçer. Renklerin farklılığı, aslında yaratılıştaki çeşitliliğin bir göstergesidir.
Klonlama ise tek bir kişinin aynı kopyasını üretmeye dayanır. Bu durum insan hayatında ve toplum düzeninde birçok olumsuz sonuç doğurabilir. Bu sonuçların bir kısmı bugün anlaşılabilir; bir kısmı ise ancak zamanla ortaya çıkacaktır.
Klonlama ve “Çiftlilik” (Zevciyet) Sünneti
Şeyh ayrıca klonlamanın, Allah’ın kâinatta koyduğu “çiftlilik (zevciyet)” sünnetine de aykırı olduğunu belirtir.
Allah insanları:
- erkek ve dişi olarak yaratmıştır.
Aynı şekilde:
- hayvanlar,
- kuşlar,
- sürüngenler,
- böcekler
- ve hatta bitkiler
hep bu çiftlilik düzeni içinde yaratılmıştır.
Modern bilim de bu düzenin daha geniş bir düzeyde geçerli olduğunu göstermiştir. Örneğin:
- elektrikte pozitif ve negatif yük,
- atomda elektron ve proton
şeklindeki karşıtlıklar bu düzenin bir yansımasıdır.
Dolayısıyla klonlama, hem yaratılıştaki çeşitlilik ilkesine hem de kâinattaki çiftlilik düzenine aykırı bir müdahale olarak görülmektedir.
ÖFKE HALİNDE BOŞANMA (TALAK)
Şeyh bir başka soruya verdiği cevapta şunları belirtir:
Peygamberimiz’in şöyle bir hadisi vardır:
“Öfkeyle yapılan boşanma veya azat yoktur.”
Burada el-İğlâk kavramı, kişinin niyetlerinin kilitlendiği ve kendi maksadına ulaşmak için yaptığı her türlü eylemi kapsar. İbn Abbas bu konuyu şöyle açıklar:
“Boşanma, kişinin niyetinin olmadığı durumlarda geçerli değildir; maksadı olmayan işlerden dolayı talak hükmü oluşmaz.”
Şeyh’in yorumu:
Bu anlamda, bir kişinin öfke veya geçici bir anlaşmazlıkla yaptığı boşanmanın hiçbir değeri yoktur, çünkü önceden belirlenmiş bir niyet ve plan yoktur. Maksat ve niyet, talakın gerçekleşmesi için temel şarttır; sadece geçici duygular veya anlık öfke buna yetmez.
PARANIN BİÇİMİNİN DEĞİŞMESİ
Şeyh, paranın şeklinin Peygamber dönemi ile günümüz arasındaki değişimini göz önünde bulundurur. Şöyle der:
“Bugün dünyada, özellikle İslam dünyasında kullanılan kağıt paraların, Kur’an ve sünnette geçen hukuki para birimleri olmadığı, dolayısıyla bunlarda zekâtın ve faizin geçerli olmadığı iddia edilmektedir; yalnızca altın ve gümüş yasal paradır deniyor. Bu yaklaşım, dış görünüşe takılanların düşüncesidir. Oysa bugün insanlar bu kağıt paralardan milyonlarca birikim yapabiliyor; bunlarda her yıl zekât vermemek mümkündür, yalnız gönüllü olarak bir kısmını verebilirler. Bu paralar, mal ve hizmetlerin ödemesinde geçerli olup, kiralanan emeğin ücretini ödemek, nikâh akdini tamamlamak ve diyet ödemelerini yapmak gibi hukukî ve sosyal işlemlerde kullanılır. İnsanların serveti de bu paralar üzerinden ölçülür. Dolayısıyla, bu paraları zekât dışında bırakmak veya faiz uygulamasına izin vermek, yalnızca harfi bir bakış açısına dayanan bir yanlış anlamadır ve doğru değildir.”
SİNEMA AMAÇLI HAÇ GÖSTERİMİ
Şeyh bir soruya verdiği cevapta şöyle der:
Sizden gelen soru, Müslüman komutan Selahaddin Eyyubi hakkında bir film üretme niyetinizle ilgilidir. Filmde, Haçlılar olarak bilinen düşmanların işaretleri ve askerlerinin üniformalarını göstermek zorunda kalacaksınız ve bu bağlamda haç işaretleri görünecektir.
Şeyh’in cevabı:
Bu durumda bir sakınca yoktur, eğer Allah dilerse, çünkü haçların gösterilmesindeki maksat, onları kutsamak veya yüceltmek değildir; ki bu İslam’da haramdır ve şiddetle yasaklanmıştır. Buradaki amaç, Müslümanlar ile düşmanları arasındaki farkları göstermek, onların üniformalarında, işaretlerinde ve bayraklarında ayırt edici unsurları ortaya koymaktır. Bu, savaşın gerçeğini ve taraflar arasındaki çatışmayı doğru şekilde yansıtmak için zorunludur.
Şeyh ayrıca şunu ekler:
Kur’an birçok surede müşriklerin, deistlerin, Yahudilerin, Hristiyanların ve şeytanların sözlerini aktarır. Bu aktarımlar, sözlerin kendisi için değildir; maksat bu sapkın iddialara karşı bir eleştiriyi veya düzeltmeyi sağlamaktır.
ZEKAT NİSABININ DEĞİŞMESİ
Şeyh, temel para birimlerinin değerinin Peygamber döneminden günümüze değiştiğini göz önünde bulundurur. Örnek olarak zekât nisabına ilişkin görüşünü şöyle açıklar:
“Zekât konusunu ele aldığım kitabımda belirttiğim gibi, Peygamber döneminde farklı iki nisab söz konusu değildi; tek bir nisab belirlenmişti. Bu nisab, o dönemde Arap toplumunda geçerli olan iki para birimine dayanıyordu: İran’dan gelen gümüş dirhemler ve Bizans’tan gelen altın dinarlar. Nisab, bu iki para birimi üzerinden belirlenmiş ve zengin sayılacak kişiden zekât alınması öngörülmüştür. Günümüzde ise durum tamamen değişmiştir; gümüşün altına oranı büyük ölçüde düşmüştür. Bu nedenle, günümüzde iki farklı nisabı belirlemek veya eski nisabı doğrudan uygulamak doğru olmaz; nisabı belirlerken günümüz ekonomik şartları dikkate alınmalıdır.”
ZİYNET EŞYASININ ZEKÂTI MESELESİ
Şeyh şöyle yazmaktadır:
Bu fıkhî tartışmaların ardından benim tercih ettiğim görüş şudur: Ziynet eşyasında zekâtın vacip olmadığını söyleyenlerin görüşü daha güçlü ve tercih edilmeye daha layıktır.
Çünkü bu görüş, zekâtın kapsamına ilişkin genel prensiplerle daha uyumludur ve zekât için tutarlı ve istikrarlı bir teori ortaya koymaktadır. Bu teoriye göre zekât, fiilen artan (nâmî) malda veya tabiatı gereği artma potansiyeline sahip olan malda vaciptir.
ATLARIN ZEKÂTTAN MUAF TUTULMASINDA MAKSADIN AT SAHİPLİĞİNİ TEŞVİK ETMEK OLMASI
Şeyh şöyle demektedir:
Bana göre —eğer rivayet sahih ise— Hz. Peygamber’in atlar için zekâtı affetmesi de bu kapsama girer. Bu tasarrufla o dönemde belirli bir maslahat gözetilmiştir. Bu maslahat, cihad için at beslemeyi ve kullanmayı teşvik etmektir.
Nitekim hadiste geçen “Size atların zekâtını affettim” ifadesi de bunu göstermektedir. Çünkü affetmek ve bağışlamak, normalde talep edilmesi mümkün olan bir şey hakkında söz konusu olur. Eğer atlar prensip olarak zekâta konu olabilecek mallardan olmasaydı, “size onları affettim” denilmezdi.
Bu yaklaşım, Hz. Ömer’in daha sonra atlardan zekât almasını açıklayan makul bir yorumdur—eğer gerçekten Hz. Peygamber onların zekâtını affetmişse. En doğrusunu Allah bilir.
Aşağıdaki metin, sünnetin anlaşılmasına dair makāsıd merkezli bir metodoloji ortaya koymaktadır. Metnin ana ekseni, Hz. Peygamber’in tasarruflarının hepsinin aynı derecede teşrîî olmadığı ve bu nedenle tasarrufun türünü tespit etmeden hüküm çıkarmanın hatalı sonuçlara götürebileceği düşüncesidir. Bunu birkaç başlık altında sistematik biçimde analiz edebiliriz.
MİSVAK DEĞİŞEBİLİR BİR VESİLEDİR; AĞIZ TEMİZLİĞİ İSE SABİT BİR MAKSATTIR
Şeyh şöyle demektedir:
… Ben, dişlerin temizlenmesi için misvakın özellikle belirlenmesini bu kapsamda değerlendiriyorum. Buradaki maksat ağız temizliğidir ki hadiste de ifade edildiği üzere bu, Allah’ın rızasını kazandırır:
“Misvak ağız için temizlik, Rab için hoşnutluktur.”
Ancak şu soru sorulmalıdır: Misvak bizzat kendisi için mi amaçtır, yoksa Arap Yarımadası’nda o dönemde mevcut ve kolay erişilebilir olan uygun bir vesile miydi? Peygamber, insanlara maksadı gerçekleştiren ve kendileri için güçlük doğurmayan şeyi tavsiye etmiştir.
Bu nedenle başka toplumlarda bu vesilenin değişmesinde hiçbir sakınca yoktur. Zira bazı toplumlar için arak ağacının bu dalına ulaşmak kolay değildir. Bunun yerine yüz milyonlarca insanın ihtiyacını karşılayacak şekilde üretilebilen başka bir araç —örneğin diş fırçası— kullanılabilir.
HİLALİN GÖZLE GÖRÜLMESİ DEĞİŞEBİLİR BİR VESİLEDİR; AYIN BAŞLANGICINI TESPİT ETMEK İSE SABİT BİR MAKSATTIR
Şeyh şöyle yazmaktadır:
Bu kapsama girebilecek örneklerden biri de sahih ve meşhur hadiste yer alan şu ifadedir:
“Hilali görmedikçe oruca başlamayın; onu görmedikçe de bayram etmeyin. Eğer hava kapalı olursa onu takdir edin.”
Başka bir rivayette ise şöyle geçer:
“Eğer hava kapalı olursa Şaban’ı otuz güne tamamlayın.”
Burada fakih şu değerlendirmeyi yapabilir: Bu hadis bir maksada işaret etmekte ve aynı zamanda bir vesile tayin etmektedir.
Hadisin maksadı açıktır: Müslümanların Ramazan ayını eksiksiz tutmaları; ayın başında veya sonunda ondan bir günü kaçırmamaları ya da Şaban veya Şevval gibi başka bir aya ait bir günü yanlışlıkla Ramazan’dan saymamalarıdır. Bunun için de ayın başlangıcının veya bitişinin, insanların çoğunluğu için mümkün ve uygulanabilir bir yöntemle tespit edilmesi hedeflenmiştir; öyle ki bu yöntem onlara dinlerinde zorluk ve sıkıntı doğurmasın.
O dönemde insanların çoğu için hilalin gözle görülmesi en kolay ve uygulanabilir yöntemdi. Bu sebeple hadis, özellikle bu yöntemi zikretmiştir. Çünkü o sırada ümmet ne yazı yazan ne de hesap yapan bir toplum iken onları astronomik hesaplara başvurmaya mecbur kılsaydı, bu onlar için ağır bir yük olurdu. Oysa Allah onlar için kolaylık ister, zorluk istemez. Nitekim Peygamber de kendisi hakkında şöyle buyurmuştur:
“Allah beni sıkıntı çıkaran veya zorlaştıran biri olarak göndermedi; bilakis öğretici ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi.”
Eğer hadisin hedeflediği maksadı gerçekleştirmede daha güçlü, ayın girişini belirlemede hata, zan ve yalan ihtimalinden daha uzak olan başka bir yöntem ortaya çıkarsa ve bu yöntem artık zor ve ulaşılmaz olmaktan çıkıp kolay uygulanabilir hâle gelirse; ayrıca ümmet içinde uluslararası düzeyde astronomi, jeoloji ve fizik alanlarında uzman bilim insanları bulunuyorsa; hatta insanlık bilim sayesinde aya çıkıp yüzeyine inebilecek, toprağını ve kayalarını inceleyebilecek seviyeye ulaşmışsa —hatta Mars gibi daha uzak gezegenlere gitmeye teşebbüs ediyorsa— o hâlde neden bizzat amaç olmayan bir vesileye takılıp kalalım da hadisin yöneldiği asıl maksadı göz ardı edelim?
TIP DEĞİŞEBİLİR BİR VESİLEDİR; TEDAVİ İSE SABİT BİR MAKSATTIR
Şeyh şöyle demektedir:
Sünnetin anlaşılmasında ortaya çıkan karışıklık ve hataların sebeplerinden biri, bazı kimselerin Sünnet’in gerçekleştirmeyi amaçladığı sabit hedef ve maksatlar ile bazen o hedefe ulaşmak için belirlediği dönemsel ve çevresel vasıtaları birbirine karıştırmalarıdır. Bu sebeple onların bütün dikkatlerini bu vasıtalar üzerinde yoğunlaştırdıklarını görürsünüz; sanki bu vasıtalar bizzat kendileri için amaçlanmış gibidir. Oysa Sünnet’i ve onun inceliklerini derinlemesine kavrayan kimse için açıkça ortaya çıkar ki asıl önemli olan hedeftir; zira o sabit ve süreklidir. Vasıtalar ise çevrenin, çağın, örfün ve benzeri etkileyici faktörlerin değişmesine bağlı olarak değişebilir.
Nitekim Sünnet’i inceleyen ve özellikle Tıbb-ı Nebevî ile ilgilenen araştırmacıların birçoğunun, çalışmalarını ve ilgilerini; Hz. Peygamber’in bazı bedensel hastalık ve rahatsızlıkların tedavisi için tavsiye ettiği ilaçlar, gıdalar, otlar, tohumlar ve benzeri unsurlar üzerinde yoğunlaştırdıkları görülmektedir.
Benim kanaatime göre bu reçeteler ve benzeri uygulamalar Tıbb-ı Nebevî’nin özü değildir. Onun özü, insanın sağlığını ve hayatını korumak, bedeninin selâmetini ve gücünü muhafaza etmek; ayrıca insanın yorulduğunda dinlenme, acıktığında doyma ve hastalandığında tedavi görme hakkını temin etmektir.
Vasıtalar çağdan çağa, çevreden çevreye değişebilir; hatta çoğu zaman değişmeleri kaçınılmazdır. Bu sebeple bir hadis bu vasıtalardan birine işaret etmişse, bu o dönemdeki fiilî durumu açıklamak içindir; bizi ona bağlamak ve onunla sınırlamak için değildir. Hatta Kur’ân’ın kendisi bile belirli bir zaman ve mekâna uygun bir vasıtayı zikretmiş olsa, bu o vasıtada durup kalmamızı ve zamanla gelişen başka imkânları düşünmememizi gerektirmez. Nitekim Yüce Kur’ân şöyle buyurur:
“Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın…” (Enfâl 8/60).
SEDD-İ ZERÂYİ VE NİKAB MESELESİ
Şeyh şöyle yazmaktadır:
Nikabı savunanların, naslardan kesin ve bağlayıcı deliller bulamadıklarında başvurdukları bir delil daha vardır ki bu da “sedd-i zerîa” (vesileyi kapatma) ilkesidir.
Bu, diğer bütün deliller etkisini yitirdiğinde ortaya çıkarılan bir tür silahtır.
Sedd-i zerîa, harama götürebileceği endişesiyle aslında mubah olan bir şeyin yasaklanması anlamına gelir.
Bu konuda fakihler arasında görüş ayrılığı vardır:
- Kimileri bunu reddetmiş,
- kimileri kabul etmiş,
- kimileri genişletmiş,
- kimileri ise daraltmıştır.
Nitekim İbn Kayyim, İ‘lâmü’l-Muvakkıîn adlı eserinde bu ilkenin meşruiyetine dair doksan dokuz delil zikretmiştir.
Biz de sedd-i zerîayı kabul edenler arasında yer alıyoruz.
Ancak fıkıh ve usûl alanındaki tahkik ehli âlimler tarafından şu husus da kabul edilmiştir ki:
Vesileleri kapatma konusunda aşırıya gitmek, onları açma konusunda aşırıya gitmek kadar sakıncalıdır.
Nasıl ki vesileleri aşırı şekilde açmak insanların din ve dünya hayatına zarar veren pek çok fesada yol açabilirse, aynı şekilde onları aşırı şekilde kapatmak da insanların hem dünya hem de ahiret hayatıyla ilgili birçok maslahatın kaybolmasına sebep olabilir.
VESİLELERİ AÇMAK VE KADININ EĞİTİM MESELESİ
Şeyh şöyle demektedir:
Şeriat kendi nasları ve genel kaideleriyle bir hususu açmış ve meşru kılmışsa, bizim onu şahsî görüşlerimiz ve korkularımızla kapatmamız doğru değildir. Aksi halde Allah’ın helal kıldığını haram kılmış veya Allah’ın izin vermediği bir şeyi şeriat adına düzenlemiş oluruz.
Bir dönem Müslümanlar arasında kadının eğitim görmesinin caiz olup olmadığı konusunda ciddi tartışmalar yaşanmıştır.
Kadınların eğitimine karşı çıkanların delili sedd-i zerîa idi. Onlara göre:
Eğitimli bir kadın,
- flört etmeye,
- mektuplaşma ve yazışma yoluyla ilişki kurmaya
daha yatkın hale gelebilirdi.
Fakat sonunda bu tartışma şu sonuca bağlanmıştır:
Kadının kendisine, ailesine ve toplumuna fayda sağlayacak her ilmi öğrenmesi gerektiği kabul edilmiştir.
Bu ilimler ister dinî ilimler olsun ister dünyevî ilimler olsun fark etmez.
Bugün bu anlayış bütün İslam ülkelerinde yaygın bir kabul haline gelmiştir ve neredeyse hiç kimse buna itiraz etmemektedir. Ancak bu durum, İslam’ın ahlâk ve hükümlerine aykırı davranışların ortaya çıkmasını meşru kılmaz.
Bu noktada bize şeriatın koyduğu hükümler ve ahlâkî sınırlar yeterlidir.
İlk Yorumu Siz Yapın