Bu yazı Ahmet er-Raysunî’ye ait “قضية تطبيق الحدود” adlı küçük bir çalışmanın tercümesidir.
Bu yazının konusunu ele almakta bir süre tereddüt ettim: Bunu müstakil bir yazı olarak mı kaleme almalıydım, yoksa şeriatın mahiyeti ve şeriatın tatbikiyle ilgili önceki bölümlere dâhil bir bahis olarak mı bırakmalıydım?
Bu tereddüdün sebebi, konunun etrafında oluşturulan aşırı abartı (tehvil) ve feryattır (avîl).
Zira “tehvil” tarafında, hadleri büyüterek onları şeriatın tatbikinin sembolü ya da şeriatın askıya alınmasının sembolü hâline getiren kesimler bulunmaktadır. Bu durum beni, konuyu müstakil başlık altında ele almaktan ziyade önceki bahisler içinde değerlendirmeye sevk etti.
“Avîl” tarafına gelince; bu kesimler, “tehvil” yapanların söylemlerinden sevinç duymakta ve onları, şeriata ve şeriat savunucularına yönelik korku kampanyalarının ve feryatlarının bir vasıtası hâline getirmektedirler. Böylece şeriat denildiğinde hadler; hadler denildiğinde ise başların ve ellerin kesilmesi akla getirilmektedir…
Sonunda bu konuya müstakil bir bölüm ayırarak yazmayı tercih ettim. Bunun iki sebebi vardır: biri önemli, diğeri ise daha önemlidir.
Önemli sebep şudur: Biz açıklık makamındayız ve problemli hususlarla yüzleşme konumundayız. Böyle bir yöntemde imâ ve dolaylı anlatım uygun değildir; bilakis açık ve sarih ifade zorunludur.
Daha önemli sebep ise şudur: Günümüzde, belirli meselelerde serbest düşünmeyi dahi engelleyen, hatta bunları benimsemeyi ve savunmayı imkânsız hâle getiren bir tür fikrî terör baskısı altında yaşamaktayız. “Haddlerin tatbiki” meselesi de bunlardan biridir.
Nitekim yıllar önce, örneğin, İslâmcı bir parlamenter, bir gazetecinin sorusuna cevaben hadlerin uygulanmasına dair ilkesel bir olumlu yaklaşımı ifade eden bir söz söylemişti. O andan itibaren—bugüne kadar—o tek cümleye, o kişiye, partisine ve mensup olduğu çevreye karşı bir karalama, korkutma ve feryat korosu harekete geçirilmiştir.
Artık, şeriatın tatbikini—özellikle ceza hukuku alanında—savunmaya cüret eden herkese karşı baskı, sindirme ve yıldırma, neredeyse anlık bir refleks hâline gelmiştir.
Bu sebeple, bu konuyu yazarken aslında yalnızca “hadler meselesini” değil, düşünce özgürlüğünü, inanç özgürlüğünü ve ifade özgürlüğünü de savunarak yazmaktayım. Zira mesele, “hadler meselesi”nin çok ötesine taşmaktadır.
Günümüz dünyasında, Arapları ve Müslümanları—ilklerinden sonrakilere kadar—eleştirir ve hatta yererseniz bunda bir sakınca görülmez; bilakis alkışlanırsınız. Ancak Yahudileri eleştirmek—sırf fikrî, tarihî veya siyasî bir eleştiri dahi olsa—affedilmez bir suç sayılmakta; hukukî, siyasî ve medya düzleminde cezalandırılmaktadır.
Keza “sanat ve hayat” adına yapılan israf ve uyuşturma festivallerini ölçülü bir dille eleştirdiğinizde, siz sanata ve hayata karşı çıkmakla, gericiliğe dönmekle itham edilirsiniz; adeta derhâl taşlanmanız gerekir.
Yine turizm politikalarına dair temkinli veya itiraz içeren bir görüş ileri sürdüğünüzde, siz “açılıma karşı”, “kalkınmaya düşman” ve ülke ekonomisi için tehdit olarak görülürsünüz; yazıklar olsun bu millete ve ekonomiye denir!
Özetle: Yeni kutsallar ve yeni tabu alanları oluşmuştur; bunların yerleşmesine ve mutlaklaştırılmasına katkıda bulunmamak gerekir.
Eğer gerçekten hem sözde hem de pratikte demokrat isek, demokrasiye karşı çıkanlara ve onu eleştirenlere de alan açmalı, onları dinlemeli ve görüşlerini ifade etme haklarına saygı göstermeliyiz.
Eğer kadın hakları, kadınların güçlendirilmesi ve konumlarının yükseltilmesi savunuluyorsa, karşı görüşe de düşünme ve ifade imkânı tanınmalıdır.
Ve eğer—ümid ederim ki vardır—sigaranın tamamen yasaklanmasını, tıpkı uyuşturucular gibi, savunanlar bulunuyorsa; onları hemen tımarhaneye göndermemeli veya ülkeden kovmamalıyız. En azından onları dinlemeli, ciddi ve ilmî biçimde görüşlerini açıklamalarına imkân vermeliyiz.
İşte bu sebeple ve bundan önce zikredilen gerekçeler dolayısıyla, bu bölümde İslâm şeriatında “hadler” meselesini ele almayı tercih ettim.
“Haddler”in (Hudûd) Anlamı
“Hudûd” (حدود) terimi, Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan “hudûdullâh” (Allah’ın sınırları) ifadesinden alınmıştır ve çeşitli âyetlerde geçmektedir.
Kur’ân’da “Allah’ın hudûdu”, Yüce Allah’ın belirleyip koyduğu; helâl ve haramı, gerekli olanı ve gerekli olmayanı açıklayan genel hükümler bütününü ifade eder. Bunlar, insan davranışlarını, hak ve ilişkileri düzenleyen ilâhî sınırlarıdır. Aile hükümleri ve eşler arası ilişkiler de buna dâhildir. Hatta ibadetlere ilişkin hükümler dahi Kur’ân-ı Kerîm’de “Allah’ın hudûdu” olarak nitelendirilmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur:
“Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmanız size helâl kılındı… Allah sizin kendinize ihanet etmekte olduğunuzu bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık onlarla birleşin ve Allah’ın sizin için yazdığını isteyin… Bunlar Allah’ın hudûdudur; onlara yaklaşmayın.” (el-Bakara 2/187)
Kur’ân-ı Kerîm’de “hudûd” veya “hudûdullâh” terimi, fakihlerin kullandığı teknik anlamıyla “cezalar” ya da “belirlenmiş ceza yaptırımları” anlamında kullanılmamıştır. Görünen o ki, bu fıkhî anlam, bazı hadislerden hareketle oluşmuştur. Nitekim Peygamber (s.a.v.), hırsızlık yapan bir kadın hakkında şefaat etmek isteyen sahâbeye şöyle buyurmuştur:
“Allah’ın hudûdundan biri hakkında mı şefaat ediyorsun?”
Ardından şöyle hitap etmiştir:
“Ey insanlar! Sizden öncekileri helâk eden şey şuydu: İçlerinden soylu biri hırsızlık yaptığında onu bırakırlar, zayıf biri hırsızlık yaptığında ise ona had cezasını uygularlardı… Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık yapmış olsaydı, Muhammed onun elini kesinlikle keserdi.” (1)
Böylece fakihlerin ıstılahında “hudûd”, Kitap ve Sünnet’te belirlenmiş, düşürülemeyen (iskât edilemeyen) cezalar anlamına gelmektedir. Bunlar genel hatlarıyla şunlardır: (2)
- Hırsızlık haddi: Sağ elin bilekten kesilmesi. Kur’ân’da zikredilmiştir.
- Hirâbe haddi: Organize suç ve toplu eşkıyalık fiilleri; yani profesyonel çete suçları. Allah Teâlâ’nın şu buyruğunda geçmektedir:
“Allah ve رسولü ile savaşan ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası ancak… öldürülmeleri, asılmaları, el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi veya yeryüzünden sürülmeleridir…” (el-Mâide 5/33-34)
- Zina haddi (bekâr için): Yüz değnek. Kur’ân’da geçmiştir.
- Zina haddi (evli için): Recm (taşlayarak öldürme); sahih Sünnet ile sabittir.
- Kazf (zina isnadı) haddi: Seksen değnek. Kur’ân’da zikredilmiştir.
- İçki haddi: Kırk değnek. Sahih Sünnet ile sabittir.
Bu bölüm için ayrılan hacim genişletilmiş açıklamalara imkân vermediğinden, konuyla ilgili mutlaka zikredilmesi gereken üç meseleyi kısaca ele alacağım.
Birinci Mesele
Bu cezalar, ispatı ve uygulanması son derece dar bir çerçeveye sıkıştıran ağır şartlarla kuşatılmıştır. Öyle ki, bunların tahakkuku ancak en istisnaî hâllerde mümkündür; hatta zinâ haddi gibi bazıları neredeyse nadiren uygulanabilir niteliktedir. Bu sebeple, fakihler nezdinde üzerinde ittifak bulunan “şüphelerle hadleri düşürünüz” (اِدْرَؤُوا الحُدُودَ بِالشُّبُهَاتِ) kaidesi gereğince, ispatta en küçük bir şüphe bulunduğunda bu cezalar uygulanmaz.
Bu bağlamda Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir:
“Hadleri şüphelerle iptal etmem, onları şüphelerle uygulamaktan benim için daha sevimlidir.” (3)
İkinci Mesele
“Hudûd” adı verilen bu şer‘î cezalar bir dizi özellikle temayüz eder. Bunlardan bazıları şunlardır:
- Sayılarının azlığı: Bunlar parmakla sayılabilecek kadar sınırlıdır. Geri kalan bütün suçlar, teşrîî içtihat ve yargısal takdire bırakılmıştır. Hatta bu hadlerin kendisi dahi, ispatta herhangi bir şüphe bulunması, suç sonrası tövbe gerçekleşmesi veya şartlardan birinin eksik kalması hâlinde had olmaktan çıkar; takdirî (ta‘zîrî) bir cezaya dönüşür.
- Etkinlik ve ceza amaçlarını gerçekleştirme: Ceza koymada temel ölçüt, onun gayelerini gerçekleştirmesidir. Hedefini gerçekleştirmeyen cezalar, sonunda toplumun kendisine zarar veren yaptırımlara dönüşür.
- Etkisinin ağırlıkla caydırıcılığa dayanması: Bu cezaların etkisi, öncelikle taşıdıkları heybet ve nadir uygulanmalarıyla ortaya çıkar. Sadece benimsenip ilan edilmeleri dahi suç oranlarında ciddi düşüş sağlar; fiilen bir defa uygulanmaları ise daha büyük bir caydırıcılık etkisi doğurur.
- Uygulama kolaylığı ve düşük maliyet: Günümüzde yaygın olan hapis cezasıyla kıyaslandığında bu cezalar herhangi bir cezaevi sistemi, büyük maddi harcamalar veya geniş bir personel ordusu gerektirmez.
- Cezanın bireyselliği: Bu hadlerin yarısına yakını “celde” (sopa ile vurma) cezasıdır. Bu ceza yalnızca suçluya uygulanır ve birkaç dakika içinde sona erer. Oysa hapis cezalarında yalnız mahkûm değil, ailesi de ağır şekilde etkilenir:
- Aile, kişinin gelirinden ve desteğinden mahrum kalır.
- Ziyaret ve bakım yükümlülüğü doğar.
- Kişi mesleğini kaybedebilir ve ceza sonrası hayatı da olumsuz etkilenir.
Bütün bu ek sonuçların sorumluluğu kime aittir?
Üçüncü Mesele
Bu cezalara yöneltilen en temel itiraz, onların “sert”, “acımasız” ve hatta bazılarınca “vahşi” olarak nitelendirilmesidir.
Bu iddiaya karşı sade ve sükûnetle şu söylenebilir: Bu nitelendirmeler izafî (göreceli) ve keyfîdir.
- Görecelidir, çünkü belirli bir ölçüde sertlik içerdiği varsayılsa bile, bu sertlik toplumun korunması ve masumların güvenliği açısından çok daha büyük bir merhametin parçasıdır. Burada şu soru kaçınılmazdır: Sertliği sınırlı sayıdaki saldırgan suçlulara yöneltmek mi daha ağırdır, yoksa bu sertliğin tüm topluma ve masum bireylere yayılması mı? Gerçek sertlik hangisidir: bireylere yönelik sınırlı bir yaptırım mı, yoksa toplumun bütünü üzerinde oluşan tahribat mı?
- Keyfîdir, çünkü bu değerlendirme büyük ölçüde Batı merkezli bir zihniyetin ürünüdür. Bilimsel ve objektif zorunlu bir temele dayanmamaktadır.
Nitekim Batı zihniyeti, bedensel ve anlık cezayı “acımasızlık” olarak görürken; ömür boyu veya uzun süreli hapis cezalarında ya da bunların birey, aile ve toplum üzerinde doğurduğu yıkıcı sonuçlarda herhangi bir “şiddet” görmemektedir.
Daha da dikkat çekici olanı şudur: Yüzyıllar boyunca her türlü yıkıcı savaş araçlarını ve kitlesel imha silahlarını üreten ve kullanan bir gelenekten “şiddet ve vahşet” eleştirisinin gelmesi, en azından paradoksaldır. Buna rağmen, tam bir hukukî güvence ve yargısal teminatlar içinde uygulanan cezalara “vahşilik” isnadı yapılmaktadır. Oysa bu cezalar, toplumun güvenliği için en yüksek merhamet ve koruma düzeyini hedeflemektedir.
İlk Yorumu Siz Yapın