Ebû Ümâme el-Bâhilî’den nakledilen bir rivayette Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğu aktarılır:
“İslam’ın bağları, birer birer mutlaka çözülecektir. Her ne zaman bir bağ çözülürse, insanlar onu takip eden bağa tutunacaktır. Bu bağların ilk çözülecek olanı hüküm, son çözülecek olanı ise namazdır.” (Ahmed b. Hanbel, no. 22160; Hâkim, el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn, no. 7217; İbn Hibbân no. 4866)
Bir başka rivayette ise Enes b. Mâlik’ten şu ifade nakledilir:
“Dininizden ilk kaybedeceğiniz şey emanet, son kaybedeceğiniz şey ise namaz olacaktır.” (Elbânî, es-Silsiletü’s-Sahîha, no. 1739). Şevâhidiyle birlikte sahihtir. Harâitî, Mekârimu’l-Ahlâk, no. 171; Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb, no. 216 ve Temmâm, Fevâid, no. 191)
Ben burada kendimi ve kendime anlatıyorum:
Bu iki rivayetin birlikte okunması, Müslüman toplumların dinî hayatı açısından son derece önemli bir tablo ortaya koymaktadır. Çünkü burada bize anlatılan şey, insanların bir sabah uyanıp bütünüyle dinden uzaklaşmaları değildir. Asıl tehlike, dinin bağlarının yavaş yavaş gevşemesi ve her kopan bağın ardından insanların hâlâ ellerinde bir şey kaldığını düşünerek teselli bulmalarıdır.
İnsan çoğu zaman büyük yıkımları fark eder; fakat küçük kopuşları fark etmez. Oysa büyük kopuşlar çoğu zaman küçük ihmallerin birikiminden meydana gelir. Bir toplumun dinî duyarlılığı bir anda yok olmaz. Önce bazı değerler önemini kaybeder, sonra bazı ilkeler hayatın dışına itilir, ardından ahlâkî hassasiyetler zayıflar. Bir süre sonra insanlar hâlâ Müslüman olduklarını söyler, fakat İslam’ın hayatlarını kuşatan bağları giderek azalır.
İşte bu rivayetler bize tam da bu konuda ciddi bir uyarıda bulunmaktadır.
Din yalnızca namazdan ibaret değildir
Rivayetin en dikkat çekici taraflarından biri, İslam’ın “bağlar”dan oluşan bir yapı olarak tasvir edilmesidir. Bağ, bir şeyi başka bir şeye bağlayan unsurdur. Bir bağ koptuğunda yalnızca tek bir parça kaybolmaz; bütün yapı biraz daha zayıflar.
İslam da sadece birtakım ibadetlerin toplamından ibaret değildir. İman, ibadet, ahlâk, adalet, emanet, aile, ticaret, hukuk, merhamet, sorumluluk ve toplumsal düzen birbirinden bütünüyle kopuk alanlar değildir. Bunların tamamı insanın Allah’la, kendisiyle ve diğer insanlarla ilişkisini düzenleyen bir bütünün parçalarıdır.
Bu sebeple “Ben namazımı kılıyorum, dolayısıyla dinimi yaşıyorum” demek kadar tehlikeli bir başka anlayış da “Toplumun genel ahlâkî ve hukukî düzeni beni ilgilendirmez; yeter ki bireysel ibadetlerimi yerine getireyim” anlayışıdır.
Elbette namaz dinin en büyük ve en temel ibadetlerinden biridir. Nitekim rivayette son çözülecek bağ olarak namazın zikredilmesi de bunun önemini göstermektedir. Fakat burada asıl dikkat çekilmesi gereken nokta şudur:
Namazın varlığı, dinin bütün bağlarının yerli yerinde olduğu anlamına gelmez.
Bir insan namaz kılabilir fakat emanete ihanet edebilir. Oruç tutabilir fakat insanlara zulmedebilir. Kur’an okuyabilir fakat adaletten uzaklaşabilir. Dini savunduğunu söyleyebilir fakat kendisine verilen sorumlulukları yerine getirmeyebilir.
Böyle bir durumda ortada ibadet vardır; fakat ibadetin insanı dönüştürmesi gereken ahlâkî ve toplumsal sonuçlar zayıflamıştır.
İlk kaybedilen şey: Emanet
Enes b. Mâlik rivayetinde “ilk kaybedilecek şey” olarak emanet gösterilmektedir.
Emanet kelimesini yalnızca bir başkasının bize bıraktığı malı korumak şeklinde anlamak, kavramı daraltmak olur. Emanet, insanın üzerine aldığı her türlü sorumluluğu kapsayan geniş bir kavramdır.
Aile emanettir.
Çocuk emanettir.
Görev emanettir.
İlim emanettir.
Yetki emanettir.
Makâm emanettir.
Mal emanettir.
İnsanların hakkı emanettir.
Hatta insanın kendi bedeni, zamanı ve sahip olduğu imkânlar bile bir anlamda ona verilmiş emanetlerdir.
Bu nedenle emanet duygusunun zayıflaması, yalnızca insanların birbirlerinin mallarına güvenememesi demek değildir. Daha derin bir ahlâkî çözülme söz konusudur.
İnsan yaptığı işi Allah’ın huzurunda bir sorumluluk olarak görmemeye başladığında emanet duygusu zayıflar.
Bir makamı hizmet için değil, kişisel çıkar için kullandığında emanet zayıflar.
Bir görevi ehline değil, yakınlarına verdiğinde emanet zayıflar.
İnsanların hakkını kendi hakkı kadar önemsemediğinde emanet zayıflar.
Söz verdiği hâlde sözünde durmadığında emanet zayıflar.
Kendisinden beklenen sorumluluğu yerine getirmediği hâlde başkalarından fedakârlık beklediğinde emanet zayıflar.
Dolayısıyla bir toplumda emanet duygusu zayıflıyorsa, orada dinin çok önemli bir bağı çözülmeye başlamış demektir.
Hüküm bağının çözülmesi ne anlama gelir?
İlk rivayette ise ilk çözülecek bağ olarak hüküm zikredilmektedir.
Buradaki hükmü yalnızca mahkemelerde verilen kararlar şeklinde anlamak yeterli değildir. Hüküm, daha geniş anlamıyla hayatın hangi ölçülere göre düzenleneceği meselesini gündeme getirir.
İslam insanın yalnızca camide nasıl davranacağını değil, hayatın diğer alanlarında hangi ölçülere bağlı kalacağını da önemser.
Adalet bir hüküm ve ilkedir.
Hakkaniyet bir hüküm ve ilkedir.
Kul hakkı bir hükümdür.
Helal ve haram ölçüsü bir hükümdür.
Emanetin korunması bir hükümdür.
Zulümden kaçınmak bir hükümdür.
Ticarette dürüstlük bir hükümdür.
Ailede sorumluluk bir hükümdür.
Yetkinin kötüye kullanılmaması bir hükümdür.
Dolayısıyla “hüküm” bağının çözülmesi, dinin hayatı yönlendiren normatif niteliğinin giderek zayıflaması şeklinde anlaşılabilir.
Böyle bir durumda insanlar dini bütünüyle reddetmeyebilirler. Hatta dine bağlılıklarını güçlü biçimde ifade edebilirler. Fakat dinin hayatı belirleyen ilkeleri söz konusu olduğunda “Bunun artık bir önemi yok” demeye başlayabilirler.
İşte tehlike tam burada başlar.
Çünkü din önce reddedilmeyebilir; etkisizleştirilebilir.
Bir hükmün varlığı kabul edilir fakat hayata yön vermesine izin verilmez.
Bir ahlâkî ilke kabul edilir fakat çıkar çatışması ortaya çıktığında terk edilir.
Bir değer övülür fakat bedel ödemeyi gerektirdiğinde ondan vazgeçilir.
Böylece din, hayatın merkezinden yavaş yavaş çevresine doğru itilir.
Asıl tehlike: Her kopuştan sonra yeni bir tutunma noktası bulmak
Rivayetin belki de en sarsıcı cümlesi şudur:
“Her ne zaman bir bağ çözülürse, insanlar onu takip eden bağa tutunacaktır.”
Bu ifade, insanın kendisini nasıl kandırabileceğini de göstermektedir.
Bir insan dinin bazı emirlerini terk ettiğinde bütün dinini terk etmiş gibi hissetmeyebilir. “Ben yine Müslümanım” der.
Ahlâkî bir ilkeyi çiğnediğinde “Ama namazımı kılıyorum” diyebilir.
Emanete riayet etmediğinde “Kalbim temiz” diyebilir.
Kul hakkına dikkat etmediğinde “Ben Allah’a inanıyorum” diyebilir.
Namazı ihmal ettiğinde ise “Benim imanım kalbimde” diyebilir.
Böylece insan, kopardığı her bağın ardından başka bir bağa tutunarak kendisini dinî bütünlüğünü koruduğuna inandırabilir.
Oysa rivayetin uyarısı tam olarak budur:
Bağların tek tek çözülmesi, sonunda bütünüyle kopuşa götürebilir.
Burada mesele, “Bir hükmü terk eden artık Müslüman değildir” gibi aceleci ve tehlikeli bir hüküm vermek değildir. Mesele, bireysel ve toplumsal düzeyde dinin hayat üzerindeki belirleyiciliğinin aşamalı olarak kaybolmasının nasıl gerçekleştiğini fark etmektir.
Bir toplumda insanlar önce bazı hükümleri önemsiz görmeye başlar.
Sonra ahlâkî sorumluluklar gevşer.
Ardından emanet duygusu zayıflar.
Sonra ibadetler şekle dönüşür.
En sonunda ise namaz gibi dinin en temel ibadetlerinden biri bile hayatın dışına itilebilir.
Bu süreç kaçınılmaz bir kader değildir. Fakat ciddi bir tehlikedir.
Namazın son bağ olarak zikredilmesi
Her iki rivayette de namazın dinin son kaybedilecek bağı olarak zikredilmesi son derece anlamlıdır.
Çünkü namaz, Allah’ın ısrarla vurguladığı ve insanın Allah ile bağını günde defalarca yenileyen ibadettir.
İnsan namaz kıldığında yalnızca birtakım fiziksel hareketleri yerine getirmiş olmaz. Allah’ın huzuruna çıktığını, O’nun kulu olduğunu ve hayatının nihai anlamının Allah’a kulluk olduğunu tekrar hatırlar.
Bu nedenle namazın terk edilmesi, yalnızca bir ibadetin terk edilmesi değildir. İnsanın Allah’la kurduğu düzenli ilişkinin kopması anlamına gelir.
Fakat burada çok önemli bir noktayı da gözden kaçırmamak gerekir:
Namazın son kaybedilecek bağ olması, namazın önemsiz olduğu anlamına gelmez; tam tersine, onun ne kadar derin bir kök olduğunu gösterir.
İnsan birçok dinî ve ahlâkî hassasiyetini kaybettiği hâlde namaz kılmaya devam edebilir. Çünkü namaz, insanın içinde hâlâ canlı bir iman ve kulluk damarının bulunduğuna işaret eder.
Bu yüzden namazını kılan bir insan, “Ben zaten iyiyim” diye düşünmemelidir.
Aksine şöyle düşünmelidir:
Allah bana hâlâ kapısını açmış. Öyleyse diğer bağlarımı da yeniden güçlendirmeliyim.
Bugün kendimize hangi soruları sormalıyız?
Bu rivayetleri başkalarını yargılamak için değil, önce kendimizi sorgulamak için okumalıyız.
Çünkü hadislerin amacı bize “Şu insanlar dinlerini kaybediyor” dedirtmek değildir. Asıl amaç, “Ben dinimin hangi bağlarını gevşettim?” sorusunu sordurmaktır.
Kendimize şu soruları sorabiliriz:
Emanet konusunda gerçekten güvenilir miyim?
Bana verilen görevi hakkıyla yerine getiriyor muyum?
Bir başkasının hakkını kendi hakkım kadar önemsiyor muyum?
Çıkarım ile hak arasında kaldığımda hangisini tercih ediyorum?
Adalet, benim için yalnızca başkalarından beklediğim bir şey mi?
Sevmediğim bir insan söz konusu olduğunda bile hakkaniyeti koruyabiliyor muyum?
Ailem bana emanet edilmişken onlara karşı sorumluluklarımı yerine getiriyor muyum?
Çocuklarımı yalnızca maddî ihtiyaçları bakımından mı düşünüyorum, yoksa onların ahlâkî ve manevî gelişimini de bir emanet olarak görüyor muyum?
Sözlerim ile davranışlarım arasında ne kadar uyum var?
Ve nihayet:
Namazım hayatımın neresinde?
Namazı yalnızca vakitleri dolduran bir görev olarak mı görüyorum, yoksa Allah ile bağımı ayakta tutan temel ibadet olarak mı?
Çünkü insanın diniyle ilişkisi yalnızca “Müslüman mıyım, değil miyim?” sorusundan ibaret değildir.
Daha önemli soru şudur:
Müslümanlığım hayatımın hangi alanlarında gerçekten etkili?
Dini korumak, bağları korumaktır
İslam’ın bağlarını korumak, yalnızca daha fazla bilgi edinmekten de ibaret değildir. Bilgi elbette gereklidir; fakat bilginin ahlâka, ahlâkın davranışa, davranışın ise toplumsal hayata dönüşmesi gerekir.
Kur’an okumak önemlidir; fakat Kur’an’ın adalet anlayışını hayatımıza taşımak da önemlidir.
Hadis öğrenmek önemlidir; fakat Hz. Peygamber’in emanet, merhamet, doğruluk ve adalet anlayışını davranışlarımızda göstermek de önemlidir.
Namaz kılmak önemlidir; fakat namazın bizi kötülükten uzaklaştırması da önemlidir.
İbadet etmek önemlidir; fakat ibadetlerin oluşturduğu kulluk bilincini hayatın tamamına taşımak gerekir.
Çünkü İslam, insanın hayatının belirli bir bölümünü değil, bütün hayatını Allah’ın huzurunda yaşama bilincini inşa eder.
Bu nedenle dinin bağlarından birini küçümsememeliyiz.
“Bu çok önemli değil.”
“Bunu herkes yapıyor.”
“Şimdilik böyle olsun.”
“Bunun dinle ne ilgisi var?”
“Benim kalbim temiz.”
“Ben zaten namaz kılıyorum.”
gibi cümleler, bazen insanın kendi vicdanını rahatlatmak için kullandığı savunmalara dönüşebilir.
Oysa dinî hayatın en büyük tehlikelerinden biri, insanın günahını günah olarak görmemeye başlamasıdır.
Çünkü günah işlemekten önce daha tehlikeli bir aşama vardır:
Günahı normalleştirmek.
Yeniden bağlanmak mümkün
Bütün bu uyarılar insanı ümitsizliğe sevk etmek için değildir.
Tam tersine, “bağ” metaforunun en güzel taraflarından biri şudur: Bağ çözülebiliyorsa yeniden bağlanabilir.
İnsan kaybettiği emaneti yeniden kazanabilir.
Haksızlık ettiği insandan helallik isteyebilir.
Bozduğu ilişkileri onarabilir.
Terk ettiği sorumluluklarına geri dönebilir.
İbadetlerini yeniden düzenleyebilir.
Namazını yeniden hayatının merkezine yerleştirebilir.
Allah’a yeniden yönelebilir.
Dolayısıyla bu rivayetleri bir kıyamet senaryosu gibi değil, bir uyanış çağrısı olarak okumak gerekir.
Her birimiz kendi hayatımızda çözülmeye başlayan bağları tespit edebiliriz.
Belki bizim için ilk problem namaz değildir.
Belki emanettir.
Belki doğruluktur.
Belki kul hakkıdır.
Belki aile sorumluluğudur.
Belki haram karşısındaki duyarlılığımızdır.
Belki de Allah’ın hükümlerini hayatımızın dışında bırakmaya başlamamızdır.
Öyleyse yapılması gereken başkalarının eksikliklerini saymak değil, kendi kopan bağlarımızı yeniden bağlamaktır.
Sonuç: Dinimizi bütünüyle değil, parça parça kaybetmeyelim
Bugünün Müslümanı için bu rivayetlerin en önemli mesajlarından biri şudur:
Dini kaybetmek çoğu zaman dinin tamamını bir anda terk etmek şeklinde gerçekleşmez.
Bazen önce bir değer kaybolur.
Sonra bir sorumluluk.
Sonra bir ahlâkî hassasiyet.
Sonra bir hüküm.
Sonra bir ibadet.
Ve insan bütün bu süreç boyunca hâlâ kendisini Müslüman olarak görmeye devam edebilir.
İşte asıl tehlike budur.
Çünkü insan kendisini bütünüyle kaybetmiş hissetmediği için kaybettiği parçaları geri kazanma ihtiyacı da duymayabilir.
Bu sebeple her Müslüman zaman zaman kendisine şu soruyu sormalıdır:
İslam’ın hayatımdaki hangi bağı bugün eskisinden daha zayıf?
Emanet mi?
Adalet mi?
Doğruluk mu?
Aile sorumluluğu mu?
Kul hakkı mı?
Helal-haram duyarlılığı mı?
Allah’ın hükümlerine bağlılık mı?
Yoksa namaz mı?
Bu soruların cevabı bizim için bir alarmdır.
Çünkü din yalnızca dilimizde taşıdığımız bir kimlik değildir. Din, hayatımızı birbirine bağlayan ilke ve sorumluluklar bütünüdür.
Öyleyse gelin, henüz tamamen kopmamış olan bağlarımızı yeniden güçlendirelim.
Emaneti yeniden hatırlayalım.
Adaleti yeniden ayağa kaldıralım.
Sorumluluğu yeniden kuşanalım.
Allah’ın hükümlerini hayatımızın dışına itmeyelim.
Ve namazı, dinimizin son bağı hâline gelmeden önce, hayatımızın en güçlü bağlarından biri hâline getirelim.
Çünkü mesele yalnızca namazı kaybetmemek değildir.
Mesele, Allah ile aramızdaki hiçbir bağı koparmamaktır.
İlk Yorumu Siz Yapın