İnsan Yaşamak için mi çalışır, yoksa çalışmak için mi yaşar yahut hepsinden önemlisi Allah İçin mi aşar?
İnsan neden çalışır? Geçimini sağlamak, ailesine bakmak, çocuklarına daha iyi bir gelecek hazırlamak, evini güzelleştirmek, imkânlarını artırmak için…
Bütün bunlar hayatın tabiî ihtiyaçlarıdır. Çalışmak bir sorumluluktur; emek vermek bir değerdir. İnsan, kendisine verilen aklı, bedeni ve imkânları kullanarak hem kendi rızkının peşinden koşar hem de başkalarının hayatına fayda sunar.
Fakat insanın asıl meselesi, ne kadar çalıştığı değil, niçin çalıştığıdır.
Çünkü insan yalnızca dünyayı kazanmak için yaratılmadı.
Ve hayat, yalnızca daha iyi bir ev, daha yüksek bir maaş, daha konforlu bir araba, daha büyük bir banka hesabı ve sonunda emeklilikten ibaret değildir.
İnsan, Allah’a kulluk etmek için yaratıldı.
İşte bütün mesele burada başlar.
Çalışmak da hayatın bir parçasıdır; fakat hayatın kendisi değildir.
Para bir araçtır; amaç değil.
Meslek bir emanettir; kimlik değil.
Makam bir imkândır; değer ölçüsü değil.
Ev bir nimettir; sığınak değil.
Dünya ise bir duraktır; varılacak son menzil değil.
Fakat modern insan, araçlarla amaçları birbirine karıştırdı.
Sabah işe yetişmek için kalkıyor.
Gününü toplantılar, telefonlar, e-postalar ve hesaplarla dolduruyor.
Akşam eve yorgun dönüyor.
Çocukları çoktan uyumuş oluyor.
Eşinin yüzüne bakacak hâli kalmıyor.
Biraz dinleniyor, sonra bilgisayarını açıyor.
Çünkü yarın yine iş var.
Bir gün kendisine soruyorlar:
“Bütün bunları neden yapıyorsun?”
Cevabı hazır: “Çocuklarım için.”
Fakat çocukları büyüyor.
Ve bir gün fark ediyor ki çocuklarının çocukluğunda kendisine ayrılmış hatıralar çok az.
Çünkü onları yaşatmak için çalışırken, onların yanında yaşamayı unutmuş.
Onlara bir gelecek bırakmak isterken, onların bugünüyle arasına mesafe koymuş.
Onlara güzel bir ev hazırlarken, o evin içinde beraber geçirilecek akşamları tüketmiş.
Belki de insanın en büyük yanılgılarından biri budur:
Sevdikleri için kazandığı şeylerin, sevdiklerinden daha önemli hâle gelmesi.
Oysa aile de Allah’ın emanetidir.
Çocuk da emanet.
Eş de emanet.
Anne baba da emanet.
Sağlık da emanet.
Zaman da emanet.
Ve insan, kendisine verilen hiçbir emaneti sonsuza kadar taşıyamaz.
Bir gün elindeki her şeyden ayrılacaktır.
Evinden…
Arabadan…
Makamdan…
Banka hesabından…
İşinden…
Ve nihayet kendi bedeninden.
İnsan bütün ömrünü biriktirmekle geçirirken, aslında eksilttiğini fark etmeyebilir.
Gençliğini para kazanmak için harcar.
Sonra şöyle der:
“Biraz daha biriktireyim, sonra rahat ederim.”
Biraz daha…
Sonra biraz daha…
Daha büyük bir ev…
Daha iyi bir araba…
Daha yüksek bir makam…
Daha fazla yatırım…
Daha fazla güvence…
Ve insanın “sonra”sı hiç bitmez.
Ta ki hayat ona şunu söyleyene kadar:
“Senin sandığın kadar çok yarının yok.”
İşte o zaman insan geriye dönüp bakar.
Çocukları büyümüştür.
Anne babasının sesi artık telefondan gelmiyordur.
Sağlığı eskisi gibi değildir.
Gençlik geri gelmemiştir.
Ve insan fark eder:
Dünyayı kazanmak için hayatının en değerli sermayesini harcamıştır.
Zamanını.
Oysa zaman, insanın dünyadaki en büyük sermayesidir.
Para kaybedilebilir ve yeniden kazanılabilir.
Ev satılabilir, yenisi alınabilir.
Makam kaybedilebilir, başka bir makam bulunabilir.
Fakat dün geri gelmez.
Çocukluğuna dönmüş bir evlat göremezsin.
Gençliğine dönmüş bir beden bulamazsın.
Hayatta olmayan anneni yeniden kapının önünde bekleyemezsin.
Ve kaçırdığın bir namazın, kaçırdığın bir iyiliğin, kaçırdığın bir fırsatın bütün geçmişini satın alacak kadar zengin olamazsın.
Bu yüzden mesele yalnızca:
“İş mi, hayat mı?” meselesi değildir.
Daha derin bir soru vardır: “Hayatımı kimin için yaşıyorum?”
Çünkü Allah için yaşanan bir hayatın içinde çalışmak da vardır.
Ticaret de vardır.
Bilim de vardır.
Sanat da vardır.
Aile de vardır.
Dinlenmek de vardır.
Çocuklarla oynamak da vardır.
Dostlarla sohbet etmek de vardır.
Bir ağacın gölgesinde oturup nefes almak da vardır.
Denize bakmak da vardır.
Fakat bunların hiçbiri Allah’tan kopuk bir “hayatın tadını çıkarma” anlayışına dönüşmez.
Mümin için hayat, ibadetin dışında kalan boş bir alan değildir.
Allah için yaşamak, yalnızca seccadenin üzerinde geçirilen vakitlerden ibaret değildir.
Helalinden kazanmak ibadettir.
Ailesinin nafakasını temin etmek ibadettir.
Çocuğunun başını okşamak ibadettir.
Anne babasının gönlünü almak ibadettir.
İnsanlara faydalı olmak ibadettir.
Dinlenmek bile, yeniden iyilik yapmaya güç bulmak niyetiyle yapılırsa anlam kazanır.
İşte burada hayatın bütün parçaları birbirine bağlanır.
Çalışırken Allah’ı unutmazsın.
Dinlenirken Allah’ı unutmazsın.
Kazanırken Allah’ı unutmazsın.
Harçarken Allah’ı unutmazsın.
Ailenle otururken Allah’ı unutmazsın.
Yalnız kaldığında Allah’ı unutmazsın.
merkezi iş değildir.
Para değildir.
Aile değildir.
Kendin bile değilsin.
Merkez Allah’tır.
Ve insan, merkeze Allah’ı koyduğunda dünyanın diğer bütün parçaları yerli yerine oturur.
Çalışırsın ama işin seni yutmasına izin vermezsin.
Kazanırsın ama kazandığın şeyin seni sahiplenmesine izin vermezsin.
Evlat yetiştirirsin ama onları yalnızca dünyaya hazırlamazsın; Allah’a kul olabilecek insanlar olarak yetiştirmeye çalışırsın.
Bir ev inşa edersin ama onu yalnızca konforun değil, huzurun ve güzel ahlâkın mekânı hâline getirirsin.
Para biriktirirsin ama paranın kalbine girmesine izin vermezsin.
Çünkü insanın elinde dünya olabilir.
Fakat dünya insanın kalbine yerleşmemelidir.
Belki de insanın kendisine zaman zaman sorması gereken soru şudur: “Bugün ne kadar kazandım?” değil,
“Bugün Allah’ın bana verdiği ömrü nerede harcadım?”
Çünkü yarın hesap sorulacak olan yalnızca kazandıklarımız değildir.
Ömrümüz de sorulacaktır.
Gençliğimizi nerede tükettiğimiz…
Malımızı nereden kazanıp nereye harcadığımız…
Bize verilen nimetleri nasıl kullandığımız…
Ve bize emanet edilen insanlara nasıl davrandığımız…
Bütün bunlar bir gün önümüze gelecektir.
Bu yüzden başarı, emekliliğe ulaştığında banka hesabında büyük bir rakam görmek değildir.
Başarı, ölürken arkasında yalnızca bir servet bırakmak da değildir.
Gerçek başarı, dünyadan geçerken dünyaya esir olmamaktır.
Çalışırken kulluk edebilmek…
Kazanırken şükredebilmek…
Kaybederken sabredebilmek…
Ailesine vakit ayırırken bunun da bir emanet olduğunu bilmek…
Ve bütün hayatını Allah’ın rızasına doğru yöneltebilmektir.
Çünkü insan bu dünyaya sadece yaşamak için gelmedi.
Yaşadığı hayatla Allah’a ulaşacak bir yolculuğa çıktı.
Bu yolculukta çalışmak da var.
Dinlenmek de.
Kazanmak da.
Vermek de.
Gülmek de.
Ağlamak da.
Evlat büyütmek de.
Anne babaya hizmet etmek de.
Fakat hiçbirinin kendisi amaç değil.
Hepsi bir yol.
Hepsi bir imtihan.
Hepsi bir emanet.
Ve yolun sonunda insanın karşısına ne banka hesabı çıkacak ne makamı ne arabası ne de kaç saat çalıştığı.
İnsan, Rabbiyle baş başa kalacak.
İşte o zaman belki şu sorunun gerçek cevabını anlayacak:
“İnsan yaşamak için mi çalışır, yoksa çalışmak için mi yaşar?”
Hayır.
İnsan ne çalışmak için yaşar ne de yalnızca dünyada rahat etmek için.
İnsan Allah için yaşar.
Çalışması da bunun içindir.
Dinlenmesi de.
Ailesi de.
Kazancı da.
Vermesi de.
Ve hayatın bütün yolları, sonunda aynı hakikate çıkmalıdır:
Allah’ın rızasına.
O hâlde çalış.
Ama çalışırken kendini kaybetme.
Kazan.
Ama kazandıklarının seni kazanmasına izin verme.
Ailene güzel bir hayat bırak.
Ama onlara en büyük mirasın mal değil, iman, güzel ahlâk ve güzel hatıralar olduğunu unutma.
Çocuklarının geleceğini düşün.
Ama onların bugününü de ihmal etme.
Anne babanı erteleme.
Çünkü “sonra” dediğin gün, bazen hiç gelmeyebilir.
Ve hayatın bir yerinde telefonu kapatıp, bilgisayarı kenara bırakıp, işin sesini susturup kendine şunu söyle:
“Rızık için çalıştım; şimdi Rabbimin verdiği ömrü O’nun rızasına uygun yaşama vakti.”
Çünkü insanın asıl meselesi, dünyada ne kadar çok şey yaptığı değildir.
Dünyada yaptığı şeylerin onu Allah’a ne kadar yaklaştırdığıdır.
Ve nihayet…
İş bittiğinde hayat başlamaz.
Çünkü hayat zaten Allah için yaşadığın her anda devam etmektedir.
İş de hayatın içindedir, aile de, dinlenmek de, ibadet de.
Yeter ki insan, bütün bunların içinde niçin yaşadığını unutmasın.
Zira insanın gerçek huzuru, işin bittiği yerde değil; kalbin Allah’a yöneldiği yerdedir.
İlk Yorumu Siz Yapın