Yolda yürürken yerde bir miktar para bulduğumuzu düşünelim. İlk akla gelen şey, paranın miktarından önce onun sahibidir. “Bu para kimin?” diye sorarız. Etrafımıza bakar, belki yakında birini arar, parayı kaybetmiş olabilecek kişiyi bulmaya çalışırız. Çünkü yerde bulduğumuz şeyin bize ait olmadığını biliriz. Onu bulmuş olmak, ona sahip olduğumuz anlamına gelmez.
Hatta daha ileri gidelim: Yerde bulduğumuz parayı sahibini hiç düşünmeden cebimize koyup harcarsak, toplum ve hukuk düzeni bakımından yaptığımız şeyin adı açıktır: Başkasına ait olan bir şeyi kendimize mal etmiş oluruz. Buradaki temel problem paranın bulunması değildir; sahibinin göz ardı edilmesidir.
İşte buradan hareketle insanın “varlık” karşısındaki durumuna dair dikkat çekici bir benzetme kurulabilir.
İnsan dünyaya geldiğinde önünde hazır bulduğu şeylerle karşılaşır: Bir beden, bir hayat, bir akıl, bir kalp, bir tabiat, bir dünya, gökyüzü, toprak, su, hava, bitkiler, hayvanlar, insanlar ve sayısız nimet… İnsan bunların hiçbirini kendi tercihiyle var etmiş değildir. Dünyaya gelirken bedenini seçmemiştir. Gözlerini, kalbini, beynini, nefesini, anne babasını, doğduğu coğrafyayı, güneşi, yağmuru ve hayatın temel şartlarını kendisi yaratmamıştır.
Bütün bunları hazır bulmuştur.
Tıpkı yolda para bulmak gibi.
Fakat burada çok daha temel bir soru ortaya çıkar:
“Bulduğum bu şeylerin sahibi kim?”
Yolda bulunan para için bu soruyu sormak nasıl ahlâkî bir zorunluluksa, varlık karşısında da aynı sorunun sorulması, insanın varoluş bilincinin başlangıcıdır.
Çünkü insanın en büyük yanılgılarından biri, sahip olmadığı halde sahipmiş gibi yaşamaya başlamasıdır.
Bulmak, sahip olmak değildir
Bir şeyi bulmakla onu meydana getirmek arasında büyük bir fark vardır.
Yolda bir para bulduğumda paranın sahibi olmam. Çünkü onu ben üretmedim, benim olmadığını biliyorum. Bana düşen, sahibini aramaktır.
Peki insan kendi bedenini bulduğunda neden aynı soruyu sormasın?
“Bu beden kimin?”
Kalbimi ben mi yaptım?
Gözlerimi ben mi tasarladım?
Bir hücrenin nasıl çalışacağını ben mi belirledim?
Uyurken nefes almamı ben mi sağlıyorum?
Dünyaya gelmeyi ben mi istedim?
Hayatımı başlatan ben değilsem, hayatın sahibi olduğumu hangi temelde ileri sürebilirim?
İnsan, kendisine verilmiş olanı zamanla o kadar benimser ki, emaneti mülk zannetmeye başlar.
“Bedenim” der.
“Param.”
“Evlerim.”
“Çocuklarım.”
“Yeteneklerim.”
“Hayatım.”
“Benim dünyam.”
Elbette günlük dilde bu ifadeleri kullanmakta bir sakınca yoktur. Fakat varoluşun derinliği açısından mesele biraz daha farklıdır. Çünkü “benim” dediğimiz her şeyin üzerinde bir başka soru vardır:
Gerçekten benim mi, yoksa bana verilmiş mi?
Burada insanın karşısına mülkiyet ile emanet arasındaki büyük fark çıkar.
Varlık bir emanet olabilir mi?
Eğer insan kendisine verilmiş olanların mutlak sahibi değilse, o zaman insanın dünyadaki konumu bir mülk sahibinden çok emanetçi konumuna yaklaşır.
Bu bakış açısı insanın bütün hayatını değiştirebilir.
Para artık sadece “benim param” değildir; bana verilmiş bir imkândır.
Beden artık yalnızca “benim bedenim” değildir; korunması ve nasıl kullanılacağı konusunda sorumluluk taşıdığım bir emanettir.
Akıl, yalnızca üstünlük sağlayan bir araç değil; hesabı verilmesi gereken bir nimettir.
Güzellik, güç, sağlık, makam, bilgi, zaman ve kabiliyetler de aynı şekilde insanın önüne bırakılmış varlıklardır.
O halde insanın asıl sorusu yalnızca:
“Bununla ne yapabilirim?”
olmamalıdır.
Ondan önce:
“Bu bana nereden geldi ve benden ne yapmam bekleniyor?”
sorusu gelmelidir.
Bu soru insanı tüketiciden emanetçiye, sahipten sorumluya dönüştürür.
Yerdeki parayı yemek ve varlığı sahiplenmek
Benzetmenin en çarpıcı tarafı belki de buradadır.
Yolda para bulan bir insanın yaptığı ahlâkî tercih, parayı bulduğu anda başlamaz. Asıl tercih, paranın sahibini düşünüp düşünmemesiyle başlar.
“Bu kimin olabilir?” diye düşünüyorsa, bulduğu şey ile kendisi arasına ahlâkî bir mesafe koymuştur.
“Bulduysam benimdir” diyorsa, meseleyi yalnızca kendi arzusu açısından değerlendirmiştir.
Aynı durum varlık karşısında da düşünülebilir.
İnsan dünyaya geldiğinde varlıkla karşılaşır. Fakat iki farklı tavır geliştirebilir.
Birinci tavır şudur:
“Bunlar bana verilmiş. Bunların kaynağı nedir? Bana neden verilmiş? Bunları nasıl kullanmalıyım?”
İkinci tavır ise:
“Bunlar zaten benim. İstediğim gibi kullanırım.”
İkinci tavır, insanın kendisini varlığın merkezine yerleştirmesidir.
Birinci tavır ise insanı varlığın anlamını araştırmaya sevk eder.
İşte burada “sahip kim?” sorusu sıradan bir mülkiyet sorusu olmaktan çıkar; metafizik bir soruya dönüşür.
Varlığın sahibi kimdir?
Varlık kendi kendisinin sahibi olabilir mi?
Ben varlığın sahibi isem, neden kendime hükmedemediğim zamanlar var?
Neden bedenim yaşlanıyor?
Neden ölümü engelleyemiyorum?
Neden sahip olduklarımı yanımda götüremiyorum?
Neden bir gün sahip olduğum her şeyi bırakmak zorunda kalıyorum?
İnsan bu sorular üzerinde düşündüğünde, “sahiplik” iddiasının ne kadar sınırlı olduğunu fark eder.
İnsan aslında neyi sahipleniyor?
İnsan, hayatı boyunca “benim” kelimesini çoğaltır.
Benim evim.
Benim arabam.
Benim param.
Benim makamım.
Benim bilgim.
Benim bedenim.
Benim çocuğum.
Benim hayatım.
Fakat ölüm, insanın kurduğu bu mülkiyet cümlelerinin sonuna tek tek nokta koyar.
Ev kalır.
Para kalır.
Makam kalır.
Beden bile toprağa bırakılır.
İnsan ise bütün bunlardan ayrılır.
Bu açıdan ölüm, insanın mülkiyet iddiasını sorgulayan en kesin olaydır.
Çünkü ölüm insana şunu gösterir:
“Senin” dediğin şeylerin hiçbiri üzerinde mutlak hâkimiyetin yok.
İnsan belki bir malın hukukî sahibi olabilir; fakat ontolojik anlamda mutlak sahibi değildir. Çünkü o malı da kendisini de var eden değildir.
İşte burada “yolda bulunan para” benzetmesi daha derin bir anlam kazanır.
Yolda bulunan parayı cebimize koyduğumuzda nasıl “bulmuş olmak” ile “hak sahibi olmak” arasındaki farkı gözden kaçırıyorsak, hayatta bize verilmiş nimetleri yalnızca “benim” diyerek tükettiğimizde de benzer bir yanılgıya düşebiliriz.
Varlığı bulmuş olmak, varlığın sahibi olmak değildir.
İlk soru: “Sahibi kim?”
Belki de insanın dünyaya bakışını değiştirecek en temel soru budur:
“Sahibi kim?”
Bir ağaca baktığında:
“Sahibi kim?”
Bir çocuğun gülüşünü gördüğünde:
“Sahibi kim?”
Kendi aklını düşündüğünde:
“Sahibi kim?”
Bir nefes aldığında:
“Sahibi kim?”
Sabah uyandığında:
“Bana bu günü kim verdi?”
Bir nimete kavuştuğunda:
“Bu nimet nereden geldi?”
Bir kabiliyetinin farkına vardığında:
“Bunu ben mi yarattım, yoksa bana mı verildi?”
Bu sorular insanı sıradan bir hayat algısından çıkarıp şükür, sorumluluk ve kulluk bilincine taşıyabilir.
Çünkü sahibi olduğunu düşündüğümüz şey üzerinde dilediğimiz gibi tasarruf etmek isteriz. Emanet olduğunu düşündüğümüz şey karşısında ise sorumluluk hissederiz.
Bir malın sahibiyseniz onu istediğiniz gibi kullanabilirsiniz.
Ama emanetçiyseniz, size şu soru sorulur:
“Sana verilen şeyi nasıl kullandın?”
Belki de insanın varlık karşısındaki bütün ahlâkî sorumluluğu bu soruda düğümlenir.
Varlığı yemek değil, sahibini aramak
Yolda bulunan paranın en büyük imtihanı, paranın kendisi değildir. Asıl imtihan, insanın kendi arzusuyla sahibinin hakkı arasında yaptığı tercihtir.
Varlık da böyledir.
İnsan dünyadaki nimetleri kullanacaktır. Buradaki mesele nimetlerden uzak durmak değildir. Asıl mesele, nimeti sahibinden bağımsız düşünmemektir.
Yani mesele parayı bulmamak değil; parayı sahibini unutarak yememektir.
Mesele dünyaya sahip olmak değil; dünyanın gerçek sahibini unutarak yaşamamaktır.
Mesele mal edinmek değil; malın insanı kendisine ait olduğuna inandırmasına izin vermemektir.
Mesele bedeni kullanmak değil; bedenin kime ait olduğunu unutmamaktır.
Mesele hayatı yaşamak değil; hayatın bize verilmiş olduğunu fark ederek yaşamaktır.
Bu bakış açısı insanı dünyadan koparmaz. Aksine dünyayla ilişkisini daha anlamlı hâle getirir.
Çünkü insan artık elindeki şeye sadece “mal” olarak değil, “emanet” olarak bakar.
Ve emanet, sahibini hatırlatır.
Varlık karşısında ilk ahlâkî refleks
Belki de insanın varlık karşısındaki ilk ahlâkî refleksi, “Bundan nasıl yararlanırım?” değil, “Bunun sahibi kimdir?” olmalıdır.
Yolda para bulan insan için bu soru ne kadar tabiî ise, varlıkla karşılaşan insan için de aynı soru o kadar tabiî hâle gelmelidir.
Çünkü aslında hepimiz dünyaya geldiğimizde çok büyük bir servetin ortasında gözlerimizi açıyoruz.
Hiçbir şey getirmeden geliyoruz.
Ama her şey verilmiş olarak buluyoruz.
Bir beden.
Bir hayat.
Bir dünya.
Bir gökyüzü.
Bir güneş.
Bir akıl.
Bir kalp.
Bir zaman.
Ve sayısız nimet…
Sonra bunları “benim” diye adlandırmaya başlıyoruz.
Belki insanın en büyük gafleti de tam burada başlıyor:
Bulduğunu kendisinin sanmak.
Oysa yolda bulunan paranın sahibi aranıyorsa, insanın kendi varlığına ve bütün varlığa bakarken de aynı soruyu sorması gerekir:
“Bütün bunların sahibi kim?”
Bu sorunun cevabı, yalnızca bir mülkiyet meselesinin cevabı değildir. Aynı zamanda insanın kim olduğunu da belirler.
Eğer her şeyin sahibi ben isem, istediğim gibi kullanırım.
Ama eğer bana verilenler bir emanetse, o zaman sorumluyum.
İşte kulluk bilinci belki de tam burada başlar:
Sahip olduğunu zannettiğin şeylerin aslında sana verilmiş olduğunu fark ettiğin yerde.
Ve belki insanın dünyadaki asıl görevi de şudur:
Yolda bulduğu parayı sahibini aramadan harcamamak gibi, kendisine verilmiş olan varlığı da sahibini unutarak tüketmemek.
Çünkü varlığın karşısındaki ilk soru “Bundan ne kazanırım?” değil, “Bunun sahibi kim?” sorusudur.
Bu soru sorulduğu anda insanın bakışı değişir.
Eşyaya bakışı değişir.
Kendisine bakışı değişir.
Hayata bakışı değişir.
Ve nihayet, varlıktan Varlık Sahibine doğru bir yol açılır.
İlk Yorumu Siz Yapın