İçeriğe geç

FIKHEN CAİZ, AHLAKEN YANLIŞ OLABİLİR Mİ?

FIKIH İLE AHLAK ARASINDAKİ İLİŞKİYE DAİR BİR DEĞERLENDİRME

Giriş

Müslümanların dinî hayatında “Bu helal mi, haram mı?” sorusu son derece önemlidir. Çünkü insanın neyi yapıp neyi yapamayacağını bilmesi, dinî sorumluluğunun temel unsurlarından biridir. Ancak İslam’ın insanı yalnızca hukukî sınırlar içinde hareket eden bir varlık olarak tasavvur etmediği de açıktır. İslam, insanın davranışlarının yanında niyetlerini, karakterini, başkalarıyla ilişkilerini ve sahip olduğu imkânları nasıl kullandığını da önemser.

Bu nedenle her fıkhen caiz olan davranışın ahlaken ideal olduğunu söylemek mümkün değildir.

Bir davranış haram olmayabilir; fakat daha güzel, daha adil, daha merhametli veya daha sorumlu bir biçimde yapılabilecekse, ahlak bize bunun üzerine düşünmeyi öğretir.

Burada önemli olan ise iki farklı hataya düşmemektir:

Birincisi, “Caizse ahlaken de doğrudur” diyerek fıkhı ahlaka indirgemektir.

İkincisi ise “Ahlaken daha iyi olan budur” diyerek kişisel veya toplumsal bir ahlaki tercihi doğrudan dinî bir hüküm haline getirip fıkhın yerine koymaktır.

Dolayısıyla asıl mesele, fıkıh ile ahlak arasında bir tercih yapmak değil; ikisinin birbirini nasıl tamamladığını anlamaktır. Şimdi meseleyi çeşitli başlıklar altında ele alabiliriz:

  1. Fıkıh ile ahlak aynı soruya cevap vermez

Fıkıh öncelikle insan davranışının dinî-hukukî statüsünü belirlemeye çalışır: Bir davranış farz mı, vacip mi, sünnet mi, mubah mı, mekruh mu, haram mı?

Ahlak ise bunun yanında daha geniş sorular sorar:

Bu davranış adil mi?

Merhametli mi?

İnsaflı mı?

Niyetim nedir?

Bu imkânı kullanmam başkalarına karşı sorumluluğumu nasıl etkiliyor?

Yapabileceğim daha güzel bir davranış var mı?

Bu yüzden fıkhın “caiz” dediği yerde ahlakın sorusu bitmez.

Tam tersine bazen ahlaki muhakeme tam da orada başlar.

Bir ticari işlem fıkhen geçerli olabilir. Fakat satıcı karşısındaki kişinin çaresizliğinden yararlanıyor olabilir. Bir insan malını dilediği şekilde kullanma hakkına sahip olabilir. Fakat sahip olduğu imkânı toplumdaki ihtiyaçları hiç dikkate almadan kullanması ahlaken tartışılabilir.

Dolayısıyla hukukî meşruiyet ile ahlaki yetkinlik aynı şey değildir.

  1. “Fıkhen caiz ama ahlaken problemli” nasıl mümkün olabilir?

Bunu anlamak için “caiz” kelimesinin ne anlama geldiğine dikkat etmek gerekir.

Bir şeyin fıkhen caiz olması, onun her şartta en güzel, en faziletli veya en takdire şayan davranış olduğu anlamına gelmez.

Örneğin bir insanın kendi malını kullanması ve belirli ölçüler içerisinde lüks/pahalı tüketimde bulunması fıkhen yasak olmayabilir. Zekâtını veriyor, ailesinin nafakasını karşılıyor, borçlarını ödüyor ve haram bir yolla kazanmıyorsa, ona sırf lüks/pahalı yaşadığı için “Bunu yapman haramdır” denilemez.

Fakat ahlaki soru burada farklılaşır:

“Madem bunu yapabiliyorsun, daha sade yaşaman ve arta kalan imkânını daha fazla insanın yararına kullanman daha erdemli olmaz mı?”

İşte bu, fıkhî hükümden farklı bir sorudur.

Bir kimse çok lüks/pahalı bir otomobile binebilir, büyük bir evde yaşayabilir, pahalı kıyafetler giyebilir. Bunların kendileri otomatik olarak haram değildir. Fakat aynı kişi toplumundaki ağır yoksulluğu, yakınlarının ihtiyaçlarını ve kendi imkânlarının büyüklüğünü hiç dikkate almıyorsa, davranışı ahlaki açıdan eleştirilebilir.

Buradaki eleştiri: “Bunu yapamazsın.” şeklinde olmak zorunda değildir.

Daha doğru ifade: “Bunu yapabilirsin; fakat daha faziletli olanı yapma imkânın varken neden daha azını tercih ediyorsun?” olabilir.

Bu ayrım son derece önemlidir.

  1. Zekâtını veren ama aşırı lüks/pahalı yaşayan insan örneği

Şöyle bir insan düşünelim: Bir Müslüman zekâtını eksiksiz veriyor. Ayrıca düzenli olarak infak ediyor. Kazancı helal. Borcu yok. Ailesinin bütün ihtiyaçlarını karşılıyor. Fakat servetinin büyük bir kısmını son derece lüks bir hayat sürdürmek için harcıyor.

Fıkıh açısından, harcamalarında haram bir unsur bulunmadığı sürece ona doğrudan “Bu hayat tarzın haramdır” demek mümkün değildir.

Fakat ahlak açısından mesele kapanmış değildir.

Çünkü insanın sahip olduğu her şey yalnızca hukukî bir mülkiyet meselesi değildir; aynı zamanda emanet ve sorumluluk meselesidir.

Burada ahlak şu soruları gündeme getirebilir:

  • Bu kadar tüketmek gerçekten gerekli mi?
  • Daha sade yaşayarak daha fazla insanın hayatına dokunabilir miyim?
  • Benim gösterişli tüketimim, çevremdeki insanların yoksulluk duygusunu artırıyor mu?
  • Sahip olduğum serveti yalnızca kendi konforum için mi kullanıyorum?
  • İhtiyacın çok üzerinde tüketmek, israf ve gösteriş sınırına yaklaşıyor mu?
  • Sahip olduğum imkânın toplumsal bir sorumluluk doğurduğunu düşünüyor muyum?

Bu soruların hiçbiri otomatik olarak “haram” sonucunu doğurmaz.

Fakat insanın ahlaki sorumluluğunu sorgulamasını sağlar.

Dolayısıyla burada üç ayrı düzeyi birbirinden ayırmak gerekir:

Haram: Yapılması dinen yasaktır.

Caiz: Yapılmasına dinî-hukukî açıdan izin vardır.

Daha faziletli: Yapılması caiz olan seçenekler içerisinde ahlaken daha üstün olan davranıştır.

Bu üç kategoriyi birbirine karıştırmak ciddi problemlere yol açar.

  1. Peki ahlaki olanı evrenselleştirip fıkhın yerine koyabilir miyiz?

Hayır. İşte meselenin en hassas noktası burasıdır.

“Daha sade yaşamak daha ahlakidir” şeklindeki bir değerlendirme, belirli durumlarda son derece güçlü ve anlamlı olabilir. Fakat buradan:

“O halde herkes sade yaşamak zorundadır.” veya: “Lüks/pahalı yaşamak dinen haramdır.” sonucunu çıkarmak doğru olmaz.

Çünkü burada ahlaki bir ideal, hukukî bir norma dönüştürülmüş olur.

Ahlakın “daha güzel olanı” göstermesi ile fıkhın “zorunlu olanı” belirlemesi aynı iş değildir.

Mesela bir insanın kendi malından ihtiyaçlarının ötesinde harcama yapması bazı şartlarda ahlaken eleştirilebilir. Fakat bundan bütün insanların aynı hayat standardına sahip olması gerektiği sonucu çıkmaz.

Çünkü insanların ihtiyaçları, sorumlulukları, aileleri, ekonomik durumları, yaşadıkları toplum ve sahip oldukları imkânlar birbirinden farklıdır.

Bir doktorun büyük bir evde yaşamasıyla, sırf gösteriş için aynı büyüklükte bir evde yaşayan başka bir insanın durumu aynı olmayabilir.

Bir insanın pahalı bir otomobile sahip olması ile servetini gösteriş amacıyla kullanması da aynı şey değildir.

Dolayısıyla ahlakî değerlendirme, bağlamı, niyeti, sonucu ve kişinin imkânlarını dikkate alır.

Bu nedenle ahlakı fıkhın yerine geçirmek kadar, fıkhı ahlakın tamamı zannetmek de hatalıdır.

  1. Ahlakı fıkhın yerine koymanın tehlikeleri

Ahlaki ilkelerin hukukî hükümlerin yerine geçirilmesi ilk bakışta idealist ve güzel görünebilir. Fakat bunun ciddi sonuçları olabilir.

Birincisi: Kişisel kanaatler dinî hüküm haline gelebilir

Bir insanın “sade yaşam” anlayışı son derece güçlü olabilir. Fakat bu onun kendi ahlaki tercihi de olabilir.

Eğer kendi tercihimizi doğrudan “İslam’ın hükmü” olarak sunarsak, kişisel ahlak anlayışımızı dinîleştirmiş oluruz.

İkincisi: Fıkhın belirlediği meşru alan daralabilir

İslam insanlara belirli bir meşru hareket alanı bırakmıştır.

İnsanlar bu alan içerisinde farklı tercihler yapabilirler.

Ahlaki idealleri hukukî zorunluluklara dönüştürmek, Allah’ın helal bıraktığı bir alanı insanların kendi yorumlarıyla daraltmasına yol açabilir.

Üçüncüsü: İnsanlar birbirlerini sürekli ahlaki açıdan yargılamaya başlayabilir

“Sen neden daha büyük evde oturuyorsun?”

“Sen neden pahalı bir araba kullanıyorsun?”

“Sen neden bu kadar para harcıyorsun?”

gibi sorular, zamanla kişinin dinî hayatını değerlendirmek için kullanılan ölçütlere dönüşebilir.

Oysa kişinin malının nereden geldiği, haklarını verip vermediği ve harcamasında haram bulunup bulunmadığı gibi fıkhî meselelerle; daha faziletli bir hayat sürüp sürmediği gibi ahlaki meseleleri birbirinden ayırmak gerekir.

Dördüncüsü: Ahlakın zorunlu karakteri zayıflayabilir

Burada ters bir tehlike de vardır.

Eğer her şeyi “kişisel ahlak” alanına bırakırsak, gerçekten zorunlu olan bazı sorumlulukları da kişinin tercihine bırakabiliriz.

Örneğin zekât konusunda “Ben gönlümden geldiği kadar yardım ederim” demek yeterli değildir.

Burada fıkıh devreye girer ve asgari hukukî yükümlülüğü belirler.

Dolayısıyla fıkıh, ahlakın düşmanı değil; ahlaki hayatın bazı temel sorumluluklarını bağlayıcı bir zemine oturtan mekanizmalardan biridir.

  1. Bunun tersine, “Fıkhen caizse sorun yoktur” demenin de tehlikeleri vardır

Bu kez diğer uç noktaya bakalım. Bir Müslüman sürekli: “Haram mı?” diye soruyor ve cevabı “Hayır” olduğunda davranışının bütün boyutlarının tamamlandığını düşünüyor.

Bu yaklaşım da insanı ahlaki açıdan köreltebilir. Çünkü hayat yalnızca yasaklardan oluşmaz.

Bir insan başkasının hakkını ihlal etmiyor olabilir; fakat ona iyilik de yapmıyor olabilir.

Bir tüccar müşterisini kandırmıyor olabilir; fakat müşterisinin çaresizliğinden maksimum kazanç elde etmeye çalışabilir.

Bir insan zekâtını veriyor olabilir; fakat yakınındaki muhtaç insanları görmezden gelebilir.

Bir insan ailesinin hukukî nafakasını karşılıyor olabilir; fakat onlarla duygusal ve insani bir ilişki kurmayabilir.

Bunların hepsi bize aynı şeyi gösterir:

Fıkıh asgari sınırı belirleyebilir; ahlak ise insanı daha yüksek bir seviyeye çağırabilir. 

Bu nedenle “Haram değil” cümlesi her zaman “Öyleyse en doğru davranış budur” anlamına gelmez.

  1. Niyet meselesi: Aynı davranış, farklı ahlaki değer

Fıkıh ile ahlak arasındaki önemli farklardan biri de niyet meselesidir.

Aynı davranış iki farklı insan tarafından gerçekleştirilebilir; fakat davranışların ahlaki anlamı farklı olabilir.

Bir insan gösterişli bir ev satın alabilir.

Bunu ailesine rahat ve güvenli bir hayat sunmak için yapmış olabilir.

Başka biri aynı şeyi insanlara üstünlüğünü göstermek için yapabilir.

Dışarıdan bakıldığında iki kişinin davranışı birbirine benzeyebilir. Ancak ahlaki değerlendirmede niyet önemli bir unsurdur.

Bu nedenle İslam’ın “Ameller niyetlere göredir” ilkesi, hukuk ile ahlak arasındaki ilişkinin anlaşılması açısından önemlidir.

Fıkıh çoğu zaman dışarıdan tespit edilebilir olan davranış üzerinden hüküm verir. Ahlak ise insanın iç dünyasını, niyetini, karakterini ve davranışının anlamını da sorgular.

Bu, fıkhın niyeti hiç dikkate almadığı anlamına gelmez. Aksine ibadetler başta olmak üzere niyet fıkıhta da önemli bir yere sahiptir. Ancak ahlaki değerlendirme, davranışın insan karakteri ve erdem açısından ne ifade ettiğini ayrıca sorgular.

  1. Peygamberî yaklaşım: Caiz olan ile en güzel olan arasındaki fark

Hz. Peygamber’in hayatında da insanın yalnızca bir yükümlülükler listesine indirgenmediğini görürüz.

Örneğin Osman b. Maz’un’un ibadete aşırı yönelerek ailevi sorumluluklarını ihmal etmeye yaklaşması karşısında Hz. Peygamber, ibadet ile diğer haklar arasında denge kurulmasını istemiştir.

“Rabbinin senin üzerinde hakkı vardır; nefsinin senin üzerinde hakkı vardır; ailenin senin üzerinde hakkı vardır” anlamındaki yaklaşım, insanın tek bir iyiyi mutlaklaştırmasının başka iyiliklerin ihmal edilmesine yol açabileceğini gösterir.

Burada önemli bir ilke ortaya çıkar:

Bir iyiliği gerçekleştirmek, diğer sorumlulukları ortadan kaldırmaz.

Hatta bazen insanın yaptığı iyi bir şey, yanlış zamanda veya yanlış ölçüde yapıldığında başka bir hakkın ihlaline dönüşebilir.

Bu yüzden ahlak, yalnızca “iyi olanı yap” demez.

“Hangi iyiyi, ne zaman, ne ölçüde ve kime karşı yapmalıyım?” sorusunu da sorar.

  1. Ahlakın fıkha eklediği şey: İdeal yön

Fıkhı bir binanın temel sınırlarını belirleyen hukukî çerçeveye, ahlakı ise o binanın nasıl kullanılacağını gösteren daha geniş bir anlayışa benzetebiliriz.

Fıkıh:

“Buraya kadar yapabilirsin.”

der.

Ahlak ise:

“Madem yapabiliyorsun, en güzel şekilde nasıl yapmalısın?”

sorusunu sorar.

Bu yüzden fıkıh ile ahlak arasında bir rekabet değil, bir tamamlayıcılık ilişkisi vardır.

Fıkıh insanı keyfîlikten korur.

Ahlak ise insanı yalnızca asgari yükümlülüklerle yetinmekten kurtarır.

Fıkıh sınırları belirler.

Ahlak o sınırlar içerisinde erdemi arar.

Fıkıh hakkın ihlal edilmesini engeller.

Ahlak ise yalnızca hakkı vermeyi değil, iyilik yapmayı da teşvik eder.

  1. Fakat ahlak da fıkıhtan bağımsız değildir

Burada önemli bir başka nokta daha vardır.

Ahlak ile fıkıh birbirinden tamamen bağımsız iki alan değildir.

İslam’da ahlaki değerlerin önemli bir kısmı vahyin belirlediği temel ilkelerle ilişkilidir. Adalet, merhamet, doğruluk, emanete riayet, kul hakkı, israfın reddi, kibirden sakınma ve ihtiyaç sahibini gözetme gibi ilkeler yalnızca bireysel zevkler değildir.

Dolayısıyla “Benim ahlak anlayışım böyle” diyerek vahyin açıkça belirlediği bir hükmü geçersiz kılmak mümkün değildir.

Ahlaki muhakeme, fıkhın sınırlarını yok etmek için değil, o sınırlar içerisinde insanın daha erdemli davranmasını sağlamak için kullanılmalıdır.

Bu açıdan doğru ilişki şudur:

Fıkıh ahlakın yerine geçmez; ahlak da fıkhın yerine geçmez.

İkisi aynı insanın davranışını farklı açılardan değerlendirir.

  1. En sağlıklı model: Asgari hukuk, azami erdem

Buradan hareketle İslami ahlak için güçlü bir formül ortaya konabilir:

Fıkıh asgari sorumluluk alanını, ahlak ise erdemin ufkunu gösterir.

Zekât bunun güzel bir örneğidir.

Zekât, belirli şartları taşıyan kişinin yerine getirmesi gereken hukukî-dinî bir yükümlülüktür.

Fakat zekât vermek, insanın bütün malî sorumluluğunu ahlaken tamamladığı anlamına gelmez.

Bir insan zekâtını verir ve bununla yetinebilir.

Başka biri zekâtını verir, ayrıca sadaka verir, yakınlarını gözetir, ihtiyaç sahiplerini araştırır, sade yaşar ve sahip olduğu imkânları toplumun yararına yönlendirir.

İkinci kişi birinci kişiye göre mutlaka daha “helal” bir şey yapıyor değildir; fakat daha yüksek bir ahlaki ideal gerçekleştirebilir.

İşte bu ayrımın korunması gerekir.

Sonuç

“Fıkhen caiz ama ahlaken problemli” ifadesi ilk bakışta bir çelişki gibi görünse de aslında fıkıh ile ahlakın farklı işlevlerini anlamamıza yardımcı olur.

Bir davranışın haram olmaması, onun insanın yapabileceği en güzel davranış olduğu anlamına gelmez.

Aynı şekilde bir davranışın ahlaken daha erdemli görülmesi, onun otomatik olarak bütün insanlar için fıkhî bir zorunluluk olduğu anlamına da gelmez.

Zekâtını veren fakat son derece lüks yaşayan insan örneğinde olduğu gibi, kişiye “Bunu yapmak haramdır” demek başka; “Sahip olduğun imkânlar karşısında daha sade ve daha cömert bir hayat sürmen ahlaken daha güzel olabilir” demek başkadır.

Birincisi fıkhî bir iddia, ikincisi ise ahlaki bir değerlendirmedir.

Bu ayrımın kaybedilmesi iki farklı sonuca götürebilir. Fıkhı ahlakın tamamı zannetmek, insanı “Haram değilse sorun yok” anlayışına sürükleyerek ahlaki duyarlılığı zayıflatabilir. Ahlakı fıkhın yerine koymak ise kişisel veya toplumsal ahlaki tercihleri dinî hükme dönüştürerek Allah’ın helal bıraktığı alanı daraltabilir.

Dolayısıyla Müslümanın sorusu yalnızca: “Bu helal mi, haram mı?” olmamalıdır.

Bunun yanına:

“Bu adil mi?”

“Bu merhametli mi?”

“Bu davranışın niyeti ne?”

“Bunu daha güzel nasıl yapabilirim?”

“Sahip olduğum imkân karşısında ahlaki sorumluluğum nedir?”

sorularını da eklemek gerekir.

Fakat bütün bu soruların sonunda ortaya çıkan ahlaki ideal, fıkhî hükümle karıştırılmamalıdır.

Belki de sağlıklı dinî hayatın en önemli dengelerinden biri budur:

Fıkıh insana “ne yapabileceğini” ve “neyi yapamayacağını” öğretirken, ahlak ona “nasıl daha iyi bir insan olabileceğini” öğretir.

İslam’ın hedefi ise yalnızca haramlardan kaçınan bir insan değil; aynı zamanda adaletli, merhametli, cömert, ölçülü, güvenilir ve güzel ahlaklı bir insan yetiştirmektir.

Bu nedenle mesele “fıkıh mı, ahlak mı?” meselesi değildir.

Asıl mesele, fıkhın belirlediği meşru alanın içinde ahlakın gösterdiği daha yüksek erdem ufkuna doğru yürüyebilmektir.

İstersen bunu bir sonraki aşamada daha akademik ve felsefî bir makaleye dönüştürüp “fıkıh–ahlak–hukuk–erdem” ayrımını teorik olarak da kurabilirim.

 

Kategori:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir