İçeriğe geç

EHL-İ SÜNNET İLE MUTEZİLE ARASINDAKİ FARK GERÇEKTE NE OLABİLİR?

Ehli sünnet kelamı ile Mutezile arasındaki farkı şöyle görüyorum:

1. Ehl-i sünnet, kelamın zahirini korumada ısrar eder. Lafzın hakikati esastır. Te’vil için bir zaruret varsa te’vile gider.

Mutezile ise önce akli bir sistem kurar, sonra buna uymayan ayetleri tev’il eder. Bunu anlamanın en güzel yolu, çağımızda yapılan yorum faaliyetleridir. İnsan önce sosyalizmi veya liberalizmi yahut feminizmi veya tarihselciliği benimser. Sonra Kur’an’a dönüp ayetleri bu gözlüklerle okumaya çalışır.

2. Ehl-i sünnet Allah’ın hakkını korur. Allah’ın yaratıcılığına kudretine, ilmine, sıfatlarına bir halel gelmesin ister. Bu durum, ehl-i sünnetin insanı ihmal ettiği anlamına gelmez, fakat öncelik Allah’tır. Tabii bu noktada ehli sünnet kendi içerisinde de ayrışır. Eş’ariler Allah’ın sıfatlarının sınırsızlığına vurgu yaparak insanı nispeten ihmal ederlerken Maturidiler daha dengeli bir çizgiyi savunur. 

Mutezile ise insanın hakkını korur. Allah’ın yaratıcılığı ve kudreti karşısında insanın ahlakiliğini savunur. İnsanın özgürlüğüne, yaratıcılığına vurgu çok barizdir. Tabiri caizse şöyle demek mümkündür: Eş’ari’de teoloji, Mutezile’de antropoloji, Maturidi’de ise teoloji ve antropoloji esastır.

İbn Arabi ile gelişen tasavvuf felsefesi de yöntem olarak sanki Mutezileye yakınlaşır. Burada Mutezile’de olduğu gibi akli bir yöntemle değil, tecrübî, zevkî, keşfî bir yöntemle bir sonuca varılır ve bu sonuca uygun olarak ayetler te’vil edilir. Cehennemde azabın sonsuz olmayacağı gibi. Önce Allah’ın geniş rahmetine dayanılarak bir görüş benimsenir, sonra buna zahirde aykırı olabilecek ayetler te’vile tabi tutulur. Ancak diğer taraftan ilginç bir şekilde İbn Arabi, sisteminde, kelamın zahirini esas alır. Te’vilden kaçınır. Manevi tecrübeyle elde ettiği yorumlar, aslında kelamın zahirini ifşa etmekten başka bir şey değildir. Nasıl olursa olsun İbn Arabi’nin geliştirdiği yorumlar ehl-i sünnet açısından tam olarak ne ifade ediyor, bilemiyorum. Bunun için hem İbn Arabi’yi hem de ehli sünnet kelamını çok iyi bilmek gerekiyor. 

İşin şurasını da düşünmek lazım: Şayet İbn Arabi’nin sistemi pek çok açıdan ehl-i sünnet kelamına uymuyorsa, bu durumda onun tasavvuf felsefesini, bu hatalarına rağmen ehl-i sünnet içerisinde tutan ve Mutezileyi dışlayan husus nedir? Bu farklı görüşler ihtilaf edilmesi caiz olan türden midir, değil midir? Bu durum, üzerinde düşünmeyi hak ediyor.

Bugünün modernistleri de aynı şekilde değişen şartlardan etkilenerek kelamın zahirini terk eder. Örneğin hırsızlığa verilecek ceza olan el kesilmesini te’vil ederler. Kadınları dövme ile ilgili ayette geçen darp kelimesini Arap dilini terk ederek yorumlarlar.

Bir de Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır gibi ehl-i sünnet cenahında yer alan ulema var. Bildiğim kadarıyla Elmalılı, evlilik yaşının 17 olması gerektiğini söyler. Bunu da Nisa suresinin 6. ayetinin tefsiri olarak ileri sürer. Neden böyle yapar? Çünkü modern asırda evlilik yaşı yükselmiş ve kanunen belirlenmiştir. Bu çerçeveden ayetlere dönülüp bakıldığında “nikaha ulaşma” yaşı olarak 17 tespit edilmiştir.

Peki aynı şekilde hareket etmelerine rağmen modernistleri modernist kılan, Elmalılı’yı ise modernistlerden ayıran fark nedir? Yukarıda olduğu gibi bu da üzerinde düşünülmeyi ciddi olarak hak ediyor. Bu konuda bir izah yapılmazsa insanların kafası karışıyor. Bu durumda izah sadedinde şunlar söylenebilir:

1. Elmalılı gibiler burada hata yapmıştır. Gereksiz bir şekilde, hiçbir ihtiyaç yokken ayetin anlamını modern şartlar çerçevesinde anlamışlardır. Bu bir hatadır ama Kur’an yorumcusu için mümkün bir şeydir. Tarihte de sosyo-kültürel şartlardan etkilenerek Kur’an’ı anlama olmuştur. Ancak böyle anlayan müfessir ve yorumcuları ehl-i sünnet dışına çıkaracak bir şey söz konusu olmamıştır.

2. Elmalılı gibiler burada hata yapsa da bu hataları onları modernislerle birleştirmiş olmaz. Çünkü genel olarak bakıldığında Elmalılı gibi ulema bir usul çerçevesinde Arap diline riayet ederek ayetleri anlamış ve uygulamışlardır. Bu alimler itikadi veya ameli olsun geleneksel usul ile bir problemleri yoktur. Ancak modernist yaklaşımların geleneksel usul ile ciddi problemleri vardır. Hatta geleneksel usul onlar için Kur’an’ı anlama önünde bir engeldir. Böyle olunca Elmalılı gibi alimlerin birkaç noktada modernistlerle aynı görüşte örtüşmeleri bu alimlerin modernist sıfatıyla anılmalarını gerektirmez. 

3. Neticede bir yorumcuyu ehl-i sünnet dışına çıkaran şey, ayrıntılardaki farklılıklar değil, ehl-i sünnet paradigmasından ayrılmasıdır. Herhangi bir ayetin yorumunda çağdaş birtakım düşüncelerle örtüşmek bir içtihattır; hata varsa içtihat hatası olabilir. Ancak bu durum kişiyi ehl-i sünnet paradigmasıdan çıkarmaz. Örneğin ameli hususlarda bir insan -yanlış yapsa da- şia ile uzlaşabilir. Mesela mut’a nikahını kabul edebilir. Bu durum onun, şiadan etkilendiğini gösterir, ama onu şii yapmaz. Ancak sadece Hz Ali’nin hilafetini kabul edip bir sahabiyi tekfir etse, o artık ehl-i sünnetten ayrılmış demektir.

4. Nitekim Mutezileyi ehl-i sünnetten ayıran nokta herhalde aklı esas almalarıdır. Aklı hem dünya hem de ahiret ahvalini anlamak için aynı şekilde kullanmış ve aşırıya gitmişlerdir. Bu durum, hem ayetleri gereksiz te’vil etmelerine hem de bazı hadisleri reddetmelerine yol açmıştır. Ehl-i sünnet de elbette aklı esas alır, ama ehl-i sünnet bunu kelamdan fedakârlık etmeden veya kelamı kurban etmeden yapmıştır. Ehl-i sünnet, kelamın zahirini esas alıp akılla onu anlamaya çalışmıştır. Mutezile ise aklı biraz daha serbest ve cesur bir şekilde kullanmış, kelamını zahirini feda edebilmiştir. Bu noktada Mutezile felsefeye daha bir yaklaşmış, ancak felsefeciler gibi de hareket edememiştir. Nihayetinde çıkış noktaları yahut vardıkları nokta yine nass olmuştur.

Tarih:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir