İçeriğe geç

GAZALİ, KÜFÜR VE BİD’AT İSNAT EDİP FİLOZOFLARI ELEŞTİREREK FELSEFEYİ DONDURDU MU?

Konunun çok geniş ve tartışmalı olduğunun farkındayım. Kendimce bir boyutuna değinmek istiyorum.

Malum Gazali, bizim filozofların sözlerinin üç meselede küfür; onyedi mesele de bid’at olduğunu ifade etmiştir. Bu durum düşüncenin donuklaşmasına, felsefenin bitmesine sebep olmuştur. Bir kere bu tarihi vak’aya aykırıdır. Ondan sonra da felsefe şöyle böyle devam etmiştir. Zaten Anadolu topraklarında Yunan felsefesine ilgi duyulmadığı da ya da az duyulduğu da açık bir husustur. Bu anlamı ile felsefenin revaçta olduğunu söylemek de mümkün değildir. Hatta denilebilir ki Gazali’nin filozoflara yönelik eleştirileri belli bir nispette de olsa felsefeye katkı sağlamıştır. İbn Rüşd’ü burada hatırlamak yeterli olur sanırım.

Ama burada benim amacım düşünce dondu mu, felsefe bitti mi, bizde felsefe var mıydı, olanını da götürdü mü meselesi değildir. Burada asıl sorun Gazali’nin küfür ve bid’at terimleriyle felsefeye yönelttiği eleştirilerin doğru olup olmamasıdır. Hemen belirtelim ki küfür ve bid’at terimleri bir Müslümanın düşünce tarzına yöneltilen terimlerdir. Bir ateistin, bir deistin, bir agnostiğin, bir materyalistin, bir idealistin felsefesi için küfür veya bid’at terimlerini kullanmak zaten zaittir. Mesele zaten Müslümanım diyen kimsenin sözlerini ve düşüncelerini değerlendirmektir. Öyleyse tekrar soralım: Bir Müslümanın, ürettiği düşünce veya felsefi görüşler için küfür ve ya bid’at terimlerini kullanmak mümkün müdür?

Hemen belirtmek gerekirse, günümüzde, üretilen fikir ve düşünceler için küfür, bid’at dalalet gibi terimlerin kullanılmasının doğru olmadığına dair bir görüş belli çevrelerde yaygınlık kazanmıştır. Buna göre düşünce, doğru ve yanlış olabilir, ama küfür, bid’at veya dalalet olamaz. Düşünceleri küfür, bid’at veya dalalet olarak nitelemek düşüncenin dondurulmasına da sebep olur.

Bu durum nasıl değerlendirilmelidir? Burada gelişigüzel, bir takım cahillerin, sofuların o kelimeleri kullanmasına değinmiyorum bile. Onların kaale alınacak bir tarafı yoktur. Bu işi yapacaksa ehli yapacaktır. O zaman tekrar soralım: Bir takım düşüncelerin küfür veya bid’at olarak değerlendirilmesi düşünceyi gerçekten dondurur mu yoksa düşünceyi tahrik edip ona katkı mı sağlar? Ya da birileri bundan etkilenecek diye bu terimlerin kullanılmasından vaz mı geçelim onları yok mu sayalım? Ortada bir gerçeklik var: Dinimiz batıl düşünce ve eylemleri nitelemek için küfür, bid’at, dalalet, fısk, günah gibi terimleri kullanıyor. Bunları ortadan kaldıramayacağımıza göre meseleye nasıl bakmalıyız? 
Bir kere düşüncenin önünü sonuna kadar açmalıyız. Burada düşünce dediğimiz şey herkesin aklına geleni söylemesi değil, mantıksal ilkelere dayalı ciddi bir düşünce faaliyetidir. Peki ciddi bir düşünce faaliyeti olsa bile bunlar dini açıdan değerlendirme konusu olmayacak mıdır? Sadece düşünmenin ilkelerine göre mi, yani sadece doğru ve yanlış olması bakımından mı bu düşünceler değerlendirilecektir?

Eğer, “evet, sadece mantığın ilkeleri açısından bunlar değerlendirilmelidir” şeklinde düşünülüyor ise ben bu düşünceye katılmıyorum. Aslında konuya felsefe veya düşünce ile birlikte siyaset, ekonomi, hukuk ve bilimi de katarsak daha iyi anlaşılır. Zira bu alanlarda da bilgi üretimi söz konusudur. Aynı soru burada da geçerlidir: Bu alanlarda üretilen düşüncelere küfür veya bid’at diyebilecek miyiz? Din bu alanlara ve bu alanlarda üretilen düşüncelere müdahil olacak mıdır? Yoksa bu alanlar tamamen kendi başlarına mı bırakılacaklardır? Kendi yöntemleri onları nereye götürürse buna izin verilecek midir? Dur denilebilecek bir sınır hiç olmayacak mıdır?

Sorunun ciddi ve zor olduğunun farkındayım. Bir tarafta dini, hayata müdahale etmekten çıkarıp seküler bir düzenin varlığına onay vermek vardır; diğer tarafta ise farkında olarak veya olmayarak dini her şeye müdahale ettirerek belki de dinin örselenmesine zemin hazırlamak söz konusudur. Bu durumda ne yapılacaktır?

Yapılacak şey bana göre hem düşüncenin sınırlarını alabildiğine genişletmek hem de üretilen bu düşüncelere dini bakış açısıyla sınırlar koymaktır. Bu bir paradoks gibidir. Zaten paradokslar iyi şeylerdir. Böyle de olması gerekiyor. Bir açıdan bakıldığında gerçekten düşüncenin önüne bu şekilde bir engel koymak mümkün gözükmüyor. Ama diğer taraftan üretilen bu düşünceler sorgulanmazsa, dini bakış açısıyla değerlendirmeleri yapılmazsa o zaman bir noktadan sonra dinin, bunlara onay verdiği gibi bir sonuçla karşı karşıya kalacağız ki, dini düşüncenin karmakarışık bir yapıya bürünmesine sebebiyet verecektir. Bu paradoks gibi gözüküyorsa da hem düşünce üretimini serbest bırakmak hem de dini terminolojiye dayanarak bu düşünceleri değerlendirmek uygun bir çözüm olacaktır.

Şayet bu dinin geleneksel yapısında fıkıh ve kelam gibi temel ilimler varsa, o zaman üretilen her düşünce, her bilgi yine düşünceyle kontrol edilecek demektir. Fıkıh söz konusu olduğu zaman, işte, haram, mekruh, mübah vs. gibi; kelam söz konusu olduğunda da küfür, bid’at, dalalet gibi terimler kullanılarak değerlendirme yapılacaktır. Nasıl ki üretilen felsefi bilgiler yine felsefe tarafından, yani filozoflar tarafından kontrol edilip tenkit ediliyorsa, dini sahada da aynı şey geçerli olacaktır. Hatta bazen üretilen felsefi veya başka türlü bilgiler, dini bilgileri kontrol ediyor veya yanlışlamaya çalışıyorsa, aynı şekilde dini bilgiler de diğer alanlarda üretilen bilgileri kontrol edecek, gerekirse yanlışlamaya çalışacaktır. Bunda yadırganacak bir şey olduğunu sanmıyorum. Önemli olan bunu uzmanların yapması, kaliteli bir tenkit faaliyetinin ortaya konulmasıdır.
Burada belki de üzerinde durulması gereken tek bir nokta vardır. O da düşüncelerin siyasi otorite ile kontrol altına alınması meselesidir. Tarihe baktığımızda alimlerin sırf düşüncesinden dolayı olmasa bile bu düşüncelerin siyasetle karışmasından dolayı devlet tarafından cezalandırıldığını biliyoruz. Belki sırf düşüncesinden dolayı da ölüm cezasına çarptırılanlar da vardır ama doğrusu kim olduklarını bilmiyorum. Varsa, bu durumun kabul edilmesi mümkün değil. Ancak artık zaman değişti, zamanın ruhu farklılaştı. Gerçi bugün dahi siyasi otorite ile düşünce arasında yer yer çatışmaların, hatta cezalandırmaların vuku bulduğu söylenebilir. Ama zamanın ruhuna baskın olan siyasi otoritenin düşünceye, bırakınız ceza vermeyi, baskı dahi uygulamamasıdır.
O halde Müslümanlar olarak bizler de üretilen düşüncelere devlet otoritesinin müdahale etmesini savunmamız mümkün olmayacaktır. Her türlü düşünceye, saygı göstermeseler bile tahammüllü olacaklardır. Kendi aralarındaki fikir çatışmalarında tenkitle çözüm bulmaya çalışacaklardır. Burada çözüm eleştirel yaklaşımdır, devletin baskı uygulamasını talep etmek değil. Eleştirilerini de elbette dini terminolojiye dayalı olarak yapacaklardır. Hiç kimsenin de onlara “küfür, bid’at, dalalet terimini kullanma, bunları lügatınızdan çıkarın!” diyemeyecektir.

Sonuç olarak denilebilir ki, müslümanlar farklı düşüncelere saygı göstermese bile tahammüllü yaklaşmalıdır. Bir kesim düşünce özgürlüğünü alabildiğine kullanıyorsa Müslümanların diğer kesimi de eleştiri özgürlüğünü alabildiğine kullanacaktır. Küfür veya bid’at terimleriyle düşüncelere karşılık vermek düşünceyi dondurmak anlamında değil, düşünceyi eleştirmek anlamındadır. Burada seküler eleştiriden farklı olarak dini terminoloji kullanılmaktadır. Bu da haliyle dini tartışmalarda işin tabiatına uygun olarak oldukça doğal kabul edilmelidir.

Tarih:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir