İçeriğe geç

BİD’AT KAVRAMINA TAHAMMÜL EDEMEYEN İLAHİYATÇILAR İÇİN…

Tarihte ve günümüzde bidatla ilgili çok şeyler yazıldı, çizildi. Bidatı dar- geniş anlamda tanımlayan/kullananlar… Bidatı çeşitli açılardan taksim edenler… Bunlar değerli yaklaşımlardır, ancak burada onları tekrar etmeyeceğim. Fakat kısaca şunu dememe müsaade edin: Bidatın alanını genişletmek hem İslam düşüncesi hem de ameli hayat açısından oldukça risklidir. Bazı selefi yaklaşımlar maalesef meseleye bu çerçeveden bakıp meseleleri “hep bidattır” diyerek kısır bir tartışmaya dönüştürmeketedir. Peki bu aşırı tavırdan dolayı bidatın hiç olmaması veya kullanılmaması, tedavülden kalkması gerektiği söylenebilir mi? Söylenemez. Çünkü söylenirse bu da ayrı bir aşırılık olur. Zira hem dinde hem de tarihi bir olgu olarak bidat gerçeği vardır. Dinde bidat diye bir şey olmasın demek de: her yeniliğe, her farklı düşünceye bidat muamelesi yapmak da aşırılıktır. Tabii bidat (veya tekfir, tadlil) ne zaman gündeme getirilir, nasıl yapılır, kimler tarafından ele alınır bambaşka ve hassas konulardır.

Bu yazıda yeni bir tasnif önerisinde bulunacağım. Ama bundan önce “mutezile neden ehl-i bidattır?” sorusuna ve cevabına tahammül edemeyenlere ve “hala bidat mı kaldı, akılla kavgalı olmaya gerek yok” diyenlere bir çift sözüm olacak: 

Bizim akılcı ve aydınlanmacı (!) ilahiyatçılarımızın bir kısmı, biliyorsunuz, Ebu Hanife’yi bayraklaştırmış ve mızrakların ucuna takmıştır. Tek kurtuluşumuz Ebu Hanife’nin metoduna ve itikadına dönmek vs … diye tutturmuşlardır. Bu kurtuluşa Maturidi’yi de eklerler… 

Peki böyle diyenler gerçekten el-Fıkhu’l-ekber’i anlayarak, içselleştirerek hiç okudular mı? Ya da Maturidi’yi…. Sanmıyorum. Çünkü; 

Okusalardı, bidatı lugatımızdan kaldıralım demezlerdi. “Her şey gider, bırakınız yapsınlar” gibi pot-modern tavırlara ve geniş bir liberalizme kapı aralamazlardı. Evet Ebu Hanife ve diğer alimler bidat kelimesini kullanmışlardır. Dahası Ebu Hanife sadece bidat değil, küfür kelimesini de kullanmıştır. Şimdilik sadece Ebu Hanife’den örnek vermek gerekirse, eserinin iki yerinde “düşünce”yi küfürle; bir yerde de sapkın bir bidatçılıkla nitelendirmiştir. Tabii bu, “toplam üç yer var, onun dışında istediğin gibi düşünmenin serbest olduğu” anlamına gelmez. Bu, “ben leb dedim, leblebiyi de sen anla!” demektir. Zikredilecek bu görüşlere katılıp katılmamak ayrı bir şeydir, ancak kutsanan Ebu Hanife’nin bu lafızları kullandığı aşikardır, bizim için önemli olan da burada budur.

Ebu Hanife’nin düşünceyi küfür olarak nitelediği yerler şunlardır:

  1. Allah’ın sıfatları mahluktur diyen, hatta tereddüt içinde duraksayan kafir olur.
  2. Tevhid meselelerini kavramaktan aciz ve tereddüt içinde olan biri hemen bir alime sormalıdır ya da “bu meselenin doğrusu Allah katında nasılsa ben ona inandım” demelidir. Bu işi geciktirmek veya duraksamak mazeret değildir; duraklarsa kafir olur.

Sapkın bidatçı ifadesini kullandığı yer ise şöyledir: 

“Miraç haberi haktır; bu haberi kabul etmeyen sapkın bir bidatçıdır.” 

Ha, şimdi demek ki, dinde bidat, dalalet, küfür, şirk vs. vardır ve bunlar kullanılmıştır, kullanılacaktır. 

Tabii, şunu demeye gerek yoktur herhalde: Bugün tekfir ve tadlil ayağa düşmüş ve tehlikeli sonuçlar doğurmaya başlamıştır. Çünkü sözleri kelami açıdan değerlendirmek ehil olanlardan başkasının eline geçmiştir. (Şunu da ifade etmeden geçmeyeyim: Ehil olanlar da maalesef bu tür konulara hiç girmemektedir. Sebebini bilemem.) Evet bu mesele oldukça hassastır ve ehlince yerine getirilmelidir. En önemlisi de kişilerin kendisini değil, sözler değerlendirme konusu yapılmalıdır. Ayrıca durduk yere ve gereksiz yapılmamalıdır. Yapılacaksa bu iş gelişi güzel değil, tarihten dersler çıkarılarak ve sonuçları düşünülerek yapılmalıdır. Hele ulemanın ihtilaf ettiği konularda bu yola asla başvurulmamalıdır.

Şimdi gelelim asıl konumuza…

Yeni bir bidat tasnifi öneriyorum:. Maksadım bazı yanlış anlamaların önüne geçmektir. Konumuza mütevatir haberler meselesini esas olarak girmek istiyorum:

  1. Külli bidat: Külli bidat, usulde bidattir. Kastım ise usulsuzluğu usul yapmaktır. Bu, gerçekte usul olmadığı için bidat olmaktadır. Külli bidat insanı ehl-i bidat yapar. Burada “ehil” kelimesi önemlidir. Kastım şudur: Tekil birkaç hadisi mütevatir de olsa bir gerekçeyle reddetmek değil de hadislere farklı bir zihniyet veya paradigma çerçevesinde yaklaşarak ya hadislerin hepsini veya çoğunu gereksiz tevil etmek ya da hepsini veya çoğunu reddetmek bu nitelemeyi gerekli kılar. Burada artık aklı kullanmaktan bahsetmek değil akılcılıktan bahsetmek zorunlu hale gelir. Zira esas alınan akılcılıktır. Kişi bu noktada sadece aklını kullandığını düşünebilir ancak biraz otokontrol yapılabilirse yapılanın akılcılık olduğu anlaşılır. Aynen meal okumak ile mealciliğin farklı olduğu gibi… Mealcilik Ebu Hanife’nin kullandığı tabirle sapkın bir bidattır. İşte ben buna ehl-i bidat olmak diyorum. Dün bu mutezile, müşebbihe vs. idi. Bugün Bahaiyye, Ahmediyye, Kur’aniyye vs. olur, fark etmez. Yine mesela kişi sosyalizmden, modernizmden, feminizmden, liberalizmden vs. etkilenirse aynı şey geçerli olur. Tabii bu, basit bir etkilenme olayı değil, temel umdeleri içselleştirip İslam’ın yorumuna taşıma meselesidir. Böyle bir yorum sadece “yorum” olmaz, “aşırı yorum” olur. Ben aşırı yorum bir paradigmaya, bir zihniyete dönüşür ve o çerçevede Kur’an’ı anlamaya başlarsa buna ehl-i bidat olmak diyorum. Burada paradigma dediysem kimse havasına kapılmasın! Anlaşılsın diye söylüyorum! Böyle düşünen insanların ciddi bir paradigma sahibi olması zaten düşünülemez. Bu, olsa olsa zamanın cereyanlarına kapılmak demektir.

Yine aynen tarihselcilikte olduğu gibi… Tarihten yararlanmak ile tarihselcilik arasında dağlar kadar fark vardır. İlki tarihi/bağlamı/şartları anlamanın aracı olarak kullanmaktır. Tarihselcilik ise tarihi/bağlamı anlamanın merkezine yerleştirip her şeye öyle bakmaktır. Yukarıda dediğim gibi meal okumak ile mealcilik yapmak; aklı kullanmak ile akılcılık yapmak arasındaki fark ne ise tarihten yararlanmak ile tarihselcilik yapmak da aynı şeydir.

Bu çerçevede delilden yararlanarak veya deliller arasındaki bir tearuzu gidermek amacıyla bazı hükümleri tarihsel kabul etmek yahut delilin zanniliğini dikkate alarak makasid öncelikli bazı fetvalar vermek mümkün olsa da sadece modern şartlanmışlıktan yola çıkarak tüm hükümleri tarihsel kılmak, nas ile vakıayı çelişkili görüp sürekli vakıa lehine hüküm vermek ve böylece nassın hükmünü delilsiz kaldırmak ehl-i bidat olmayı gerektirir. Buna “külli bidat” demek de mümkün. Zira burada (gerçek bir metod sayılırsa tabii) metodolojik öncelikler bambaşka bir hal almıştır. 

Tabii şunları da belirtmem gerekir: Tarihselcilik örneği üzerinden belirtmem gerekirse elbette Batıdan ithal ettiğimiz bazı kavramları ve içeriğini kendimizle mukayese etmek, yer yer onlardan faydalanmak mümkündür.  Bence mesele o metodu sonuçlarına bakmadan hakim kabul edip ona göre yargılar dağıtmaktır. İkinci olarak böyle tartışmalarda hemen bidat gibi kavramlara sarılıp hareket edilmez. Önce mesele anlaşılmaya çalışılır. Bunun için de aradan uzun bir zaman geçmesine ihtiyaç olabilir. Zira bazen yabancı konuları anlamak zordur, tartışılması, iyice netleşmesi gerekebilir. Zamanla mesele iyice belirginleştikten sonra değerlendirme yapılır. Üçüncü olarak bireysel tartışmalarda bidat vb. kavramlar kullanılarak hareket edilmez. Bu, nefsani dürtüleri harekete geçirmekten başka işe yaramaz. Burada üçüncü şahıs gibi dışarıdan ve uzman gözüyle olabildiğince objektif gözlemlerle değerlendirme yapılabilir.  Onun için geçmiş kelam kitapları nasıl ki (ana konu olmamakla beraber) mestlere meshi tevatür olması açısından itikadi bir konu sayarak ele almaya değer gördülerse bugün de mealizm, tarihselcilik, hermenötik vb. konular ortaya çıkardığı sonuçlar itibariyle kelami olarak incelenmeyi hak etmektedirler, diye düşünüyorum. Ateizm, deizm, agnostizmi vs. saymıyorum bile… Onlar bizzat çağdaş kelamın konusudur. Dördüncü ve son olarak yapılacak bidat değerlendirmeleri asla dünyevi suç kapsamında değerlendirilmemelidir.  Ne idüğünü bilmediğim İslam devleti de olsa artık kıyamete kadar düşüncesinden dolayı bir Allah’ın kulu ceza almamalıdır. Eskiden sultana şikayetler, kavgalar, hasetler, siyasi idamlar vs. gırla giderdi. Bunun devrinin açılmamak üzere kapanması gerektiğini düşünüyorum. Elbette bu demek değildir ki, düşünceye hiç bir şey denilmesin! tabii ki, denilecek ve bidat, küfür, şirk, dalalet değerlendirmesi yapılacaktır. Baskı ve dayatmaya da sulandırma ve gevşekliği de aynı düzeyde karşı çıkılmalıdır.

  1. Cüzi bidat: Bu bidat türü, mümini ehl-i bidat yapmaz. Sadece bidat çıkaran/işleyen biri yapar. Örneğin Ebu Hanife’nin dediği gibi miracı reddetmek bidattır. Ama diyelim ki bu mümin, normal şartlarda hadisleri kabul etmektedir, ancak hatalı da olsa kendince miraç hadislerinde problem görmüş ve reddetmiştir. Tevil de etmemiş ve hemen reddetmiştir. Bu kişi ehl-i bidat olmaz ancak o meselede bidatçıdır. Zira reddedilen haber birkaç kişinin haberi değildir. Onca ravinin, üstelik gaybi olan haberini, sırf soyut adla dayanarak reddetmek o kadar kolay olmamalıdır. Ama gerçekten (olur mu bilemiyorum) o haberi kuvvette geçecek başka bir kanıt olursa elbette onu kabul etmeyen bidatçı olmaz. Ama (zerdüştlerden alınmıştır gibi) sırf şekilsel ve tarihsel akla dayanarak böyle bir haberi reddetmek bidatçı olmayı gerektirir. 

Şefaati, kabir azabını, kaderi, nüzul-i isa’yı vs. reddetmek de böyledir. Bunlar külliyen şu veya bu zihniyet çerçevesinde reddedilirse kişinin ehl-i  bidat olma tehlikesi vardır. Kalp bir reddetmeye alışmaya görsün… Sonra yavaş yavaş gittikçe bidatın kapıları aralanır.

Ama tekil olarak samimiyetle bir haber (dikkat edelim ahad olmayan bir haber) reddedilirse bu ehl-i  bidat değil, bidatçı olmayı gerektirir. Bu da, gelişigüzel değil delilden yararlanarak samimi bir şekilde bazı hükümleri tarihsel kabul etmeye benzer. Bu kişi usul olarak tarihselci değildir. Çünkü salt kurgu ile değil, akli ve nakli delillerle hareket etmiştir. Hatalı da olsa mazurdur. Çünkü şuna inanmıştır: 

Bir hüküm evvel emir de evrenseldir. Ama tarihsel olduğuna dair bir delil ortaya çıkarsa ona dönülür. 

Tarihselci ise olaya şöyle bakar: 

(Neredeyse Allah’a iman ve ahlak hariç) Hükümler tarihseldir, evrensel olduğuna dair bir delil ortaya çıkarsa (ki, onlar için böyle bir ifade komik kaçar mı bilemiyorum) ona dönülür. İşte bu bakış ve perspektif kişiyi ehl-i sünnetten ayrılma noktasına götürür. Böyle yapanların ehl-i  sünnetin umurlarında olmadığını da biliyorum. Hatta bazılarının aklına ehl-i  sünnet deyince sadece Cübbeli bile gelebiliyor!!

Bir örnek vereyim: 

Ebu Yusuf Nisa 102’ye dayanarak korku namazının Hz. Peygamber dönemine has olduğunu söylemiştir. Peki Ebu Yusuf tarihselci midir? Hayır! Çünkü; 

  1. Genel usulü tarihselciliğe izin vermez. 
  2. O dönemde bugünkü anlamıyla bir tarihselcilik söz konusu değildir.
  3. Daha da önemlisi فٖيهِمْ gibi dilsel bir delilden istidlalde bulunmuştur. Bu çıkarım hatalı olabilir, ama ortada bir lafız vardır. Tarihselciler ise hükümleri tarihe havale ederken bir delile dayanmaktan ziyade akılsal bir kurguyla hareket etmektedir. Ve en önemlisi de ortada deliller arası çelişkinin var olup olmadığına itibar etmemektedirler.

Sonuç olarak şunları söyleyebilirim:

Bu yazıda, bidat tartışmalarında sıklıkla göz ardı edilen temel bir ayrımı görünür kılmayı amaçladım: Küllî bidat ile cüzî bid‘at arasındaki farkı. Bu ayrım, yalnızca teorik bir tasnif değil, aynı zamanda itikadî ve metodolojik sapmaların mahiyetini doğru tespit edebilmek açısından zaruri bir ölçüttür. Zira bidatı tek tip bir olgu gibi değerlendirmek, hem ilmî isabeti zedelemekte hem de farklı düzeylerdeki hataları aynı kategoride ele alarak ciddi kavramsal karışıklıklara yol açmaktadır.

Küllî bidat, dinî naslara yaklaşımda belirleyici bir zihniyet ve paradigma değişimini ifade eder. Bu düzeydeki bir sapma, münferit meselelerle sınırlı kalmayıp, yorumun bütününe sirayet eden bir karakter arz eder ve kişiyi “ehl-i bidat” olarak nitelendirmeyi mümkün kılar. Buna karşılık cüzî bidat, belirli bir meselede hatalı bir değerlendirme veya reddiyeyi ifade eder; ancak bu durum, kişinin genel usûlünü ve dinî yaklaşımını kökten dönüştürmez. Dolayısıyla böyle bir hata, kişiyi doğrudan “ehl-i bidat” kategorisine taşımaktan ziyade, o mesele özelinde “bidatçı” olarak değerlendirmeyi gerektirir.

Bu çerçevede önerilen ayrım, hem geçmişteki fırkaların hem de günümüzdeki farklı dinî yaklaşımların daha adil ve isabetli bir şekilde analiz edilmesine imkân sunmaktadır. Aynı zamanda tekfir ve tadlîl gibi ağır hükümlerin ölçüsüz kullanımının önüne geçerek, ilmî sorumluluğu ve metodolojik hassasiyeti önceleyen bir yaklaşımı teşvik etmektedir.

Netice itibarıyla, küllî ve cüzî bid‘at ayrımı, bidat kavramını yeniden düşünmek ve onu daha dengeli bir zemine oturtmak için bir analitik araç sunmaktadır. Bu ayrımın dikkate alınması, hem geleneğin doğru anlaşılmasına hem de çağdaş tartışmaların daha sağlıklı bir çerçevede yürütülmesine katkı sağlayacaktır.

Kategori:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir