İçeriğe geç

LEKNEVÎ VE KUR’AN’A ARZ HADİSİ: HANEFÎ USÛL VE HADİS TENKİDİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

Giriş

Bu yazıda Leknevî’nin Kur’an’a arz meselesine yaklaşımını yansıtan bir metni paylaşarak kısaca değerlendirmek istiyorum. Söz konusu metin, hem hadis tenkidi hem de fıkıh usûlü açısından önemli teorik gerilimler içermektedir. Özellikle Kur’an ile haber-i vahidin delil değeri sınırları arasındaki ilişki, tartışmanın merkezini oluşturmaktadır.

Önce metnin tercümesini verelim:

“Aynı şekilde usulcülerin (fıkıh usulü alimlerinin), Kur’an’a muhalefet etmesi durumunda ahad haberlerin kabul edilmemesi konusunu incelerken kitaplarında Hz. Peygamber’in (s.a.v.) şu sözünü nakletmeleri de böyledir: “Benden size bir hadis rivayet edildiğinde onu Allah’ın kitabına arz edin; eğer ona uyuyorsa kabul edin, eğer ona muhalefet ediyorsa reddedin.”

Ebû Dâvûd’un Sünen’inin “Meâlimü’s-Sünen” adlı şerhinin müellifi olan Hattâbî demiştir ki: (Kur’an’a arz şartını) Hz. Peygamber’in (s.a.v.) şu sözü reddetmektedir: “Bana Kitap ve onun bir dengi (okunmayan vahiy olan sünnet) verildi.”

Beyhakî “el-Medhal” adlı eserinde Ebû Ca’fer’den naklederek Resûlullah’ın (s.a.v.) Yahudileri çağırıp onlara sorular sorduğunu, onların da Hz. İsa hakkında yalan söyleyerek anlattıklarını, bunun üzerine Hz. Peygamber’in minbere çıkıp insanlara hutbe vererek şöyle buyurduğunu tahric etmiştir: “Şüphesiz hadisler (sözler) yayılacaktır; benden size Kur’an’a uyan ne gelirse o bendendir, benden size Kur’an’a ters düşen ne gelirse o benden değildir.”

Fîrûzâbâdî, es-Sâğânî ve diğerleri şöyle demişlerdir: “Bu konuda (Kur’an’a arz ile ilgili) hiçbir şey (hadis) sabit olmamıştır.”

(Kur’an’a arz hadisini) şu hadis de reddetmektedir: “Sakın sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış bir haldeyken kendisine benden bir hadis ulaştığında: ‘Biz bu hükmü Kur’an’da bulamıyoruz’ derken bulmayayım.

Bu makamda akla şöyle bir itiraz gelebilir:

Hz. Peygamber’e (s.a.v.) Kur’an’ın bir misli olarak sünnetin verildiğine ve Kur’an’la yetinilerek sünnetlerin reddedilmesinin caiz olmadığına delalet eden bu sahih hadisler, o (arz) hadisiyle çelişmez. Çünkü onun (arz hadisinin) ifade ettiği şey, (Kur’an’a) muhalefet durumunda reddetmektir ki bunda hiçbir şüphe yoktur.

Ve yine şu hadis de ona (arz hadisinin manasına) muvafıktır: “Benden size hakk’a uygun bir hadis rivayet edildiğinde, onu ben söylemiş olayım veya olmayayım alın (kabul edin).”

Bunu Ukaylî, Ebû Hureyre hadisi olarak tahric etmiş, ravilerinden biri olan Eş’as’ın zayıf olması sebebiyle onu muallel (kusurlu) saymış ve şöyle demiştir: “Bunun sahih bir isnadı yoktur; ayrıca Eş’as’ın bundan başka münker hadisleri de vardır.”

Yahya bin Maîn şöyle demiştir: “Bu hadisi zındıklar uydurmuştur.”

Hattâbî demiştir ki: “Bunun bir aslı (dayanağı) yoktur.”

İbnü’l-Cevzî bunu “Mevzûât” (uydurma hadisler) adlı eserinde Yezîd bin Rebîa’dan, o Ebu’l-Eş’as’tan, o da Sevbân’dan merfu olarak tahric etmiştir. Ve şöyle demiştir: “Yezîd meçhuldür; Ebü’l-Eş’as ise Sevbân’dan rivayette bulunmaz.”

Bu reddedilmiş bir iddiadır; zira “Mîzânü’l-İ’tidâl” ve diğer eserlerde Yezîd’in tercüme-i hali yer almaktadır ve çoğunluk onu zayıf kabul etmiştir.

İbn Adiy ise: “Umarım onda bir beis yoktur” demiştir. Dolayısıyla onun “meçhul olduğu” yönündeki söz kabul edilemez. Keza onun “Ebü’l-Eş’as’ın Sevbân’dan rivayette bulunmadığı” yönündeki sözü de böyledir. Zira Ebü’l-Eş’as’ın Sevbân’dan işittiğini açıkça belirten bir hadis varid olmuştur.” (Bk. Zaferu’l-emanî, s. 453-55)

Şimdi bu metni analiz etmeye çalışalım:

  1. Hanefî Usûlünde “Kur’an’a Arz” İlkesinin Teorik Zemini

“Kur’an’a arz” ilkesi Hanefî usûl literatüründe yalnızca rivayetler arası bir tercih yöntemi değildir. Daha derin düzeyde bu ilke, delillerin epistemik hiyerarşisine dayanan bir usûl prensibinin dışa vurumudur.

Hanefî usûlünde temel kabul şudur:

  • Kur’an’ın umumu kat’idir.
  • Haber-i vahid ise sübûtu zannî bir delildir.

Bu nedenle Hanefîler şu prensibi benimser: Zannî delil, kat‘î umum ifade eden Kur’an nassını tahsis edemez. İşte “Kur’an’a arz” ilkesi, bu teorik çerçevenin pratik bir sonucu olarak ortaya çıkar.

  1. Kur’an’a Arz Hadisinin Usûlî Anlamı

Bu bağlamda Hanefî mantığı açısından “Kur’an’a arz” hadisini şu şekilde anlamak mümkündür: “Benden size bir haber-i vahid ulaştığında onu Kur’an’ın umumuna arz edin.” Bu yorumun usûlî karşılığı şöyledir:

  • Haber-i vahid Kur’an’ın umumuna uygunsa kabul edilir.
  • Kur’an’ın umumuna aykırıysa reddedilir.

Çünkü:

  • Kur’an’ın umumu kat‘î delil niteliğindedir.
  • Haber-i vahid ise zannîdir.
  • Zannî delil, kat‘î olanı tahsis edemez.

Bu nedenle Kur’an’ın umumuna aykırı bir haber-i vahidin kabul edilmesi, usûlî açıdan:

Nass üzerine ziyade (ziyâdetü’n-nass) anlamına gelir ki, bu da nesh anlamı taşır. Haber-i vahid zanni olduğu için kat’i umum hükmünü neshedemez.

Dolayısıyla “Kur’an’a arz” ilkesi, aslında haber-i vahid ile Kur’an’ın umumunun çatışması problemine yönelik sistematik bir çözüm mekanizması olmaktadır. Eğer böyleyse hanefîlerin hadisi kabul etmesinin gerçek gerekçesi ortaya çıkmaktadır. Hanefîlerin “Kur’an’a arz” hadisini kabul etmesi, yalnızca kabul ettikleri rivayetin otoritesine dayanmaz; esasen bu kabul, usûl-i fıkıh içindeki delil hiyerarşisi teorisiyle uyumludur.

Çünkü Hanefî bakış açısına göre:

  • Kur’an’ın umumunu haber-i vahid ile tahsis etmek epistemik olarak doğru değildir
  • Bu nedenle Kur’an’a, yani umumuna uygunluk, rivayetlerin kabulünde zorunlu bir filtre hâline gelir

Bu durum, “Kur’an’a arz” ilkesini Hanefî sistem içinde doğal bir konuma yerleştirir. İşte bu hadis, Kur’an’ın umumunun haber-i vahid ile tahsis edilebileceğini savunanlara bir reddiye niteliğindedir. Buna göre hadisin manası –yukarıda kısaca temas etsek dahi- şöyledir: “Benden size bir haber-i vahid nakledildiğinde onu Kur’an’a arz edin. Kur’an’ın umumuna muvafakat ederse onu kabul edin. Umuma aykırı ise bu durumun kabulu nassa ziyade olacağından, nassa ziyade de nesh manasına geleceğinden o haberi reddedin.” İşte bundan dolayı Hanefiler bu hadisi kabul etmiş, Leknevî de savunmak durumunda kalmıştır.

Tarihsel olan bu tartışmayı böyle anlamamızın bir sebebi vardır. O sebep şu soruda saklıdır: Kur’an’a arz sahabeden beri az-çok uygulanmaktadır. Kur’an’a aykırı olan bir hadis elbette reddedilir. Bunda ehl-i hadiste hemfikirdir. O zaman Kur’an’a arz hadisi etrafındaki bu hararetli tartışmanın nedeni nedir? Ehl-i hadis sırf hadis sahih olmadığı için mi şiddetli mukavemet göstermektedir yoksa metinle ilgili başka endişeleri mi vardır? Aynı soru Hanefiler için de geçerlidir. En azından hadis tekniği açısından problemli olan bir hadisi hararetli savunmak sadece kendileri açısından sahih olduğundan mı yoksa metin itibariyle usullerine elverişli bir muhteva barındırdığından mı?

  1. Leknevî’nin Yaklaşımı: Hadisçi Kimlik ile Usûlî Bağlılık Arasında

Leknevî’nin bu hadisi savunma eğilimi de bu teorik arka planla doğrudan bağlantılıdır. Çünkü o, sadece hadisçi kimliğiyle değil, aynı zamanda Hanefî usûl geleneğinin içinde hareket eden bir âlimdir. Dolayısıyla Leknevî’nin savunusu, salt rivayet tasdiki değil; usûlî bir doktrinin rivayet formunda korunmasıdır.

Bu durumda onun yaklaşımı şu şekilde anlaşılabilir:

  • Hadis, lafız itibarıyla zayıf olsa bile
  • Hanefî usûlün temel bir ilkesini ifade ettiği için “mana bakımından sahih” kabul edilmelidir.

Leknevî’nin yaklaşımı bu noktada çift katmanlı bir yapı sergiler:

  1. Hadisçi yönü: Rivayetlerin isnad bakımından zayıflığını kabul eder.
  2. Hanefî usûlcü yönü: Bu rivayetlerin ifade ettiği usûlî ilkeyi terk etmez.

Bu nedenle o, Kur’an’a arz hadisini lafız itibarıyla zayıf görse bile, onun ifade ettiği anlamı savunur. Bu, hadis ile fıkıh usûlünü birleştiren tipik Hanefî epistemolojisidir.

  1. Problemli Destekleyici Rivayetler

Leknevî, Kur’an’a arz ilkesini desteklemek için bazı rivayetler de nakletmektedir. Ancak bu rivayetlerin önemli bir kısmı hadis usûlü açısından ciddi problemler taşır.

Özellikle şu tür ifadeler: “Benden size ne gelirse, ben söylemiş olayım ya da olmayayım kabul edin” şeklindeki rivayetler, hem isnad hem de metin açısından tartışmalıdır.

Bu tür rivayetlerin en problemli yönü yalnızca isnad zaafı değildir. Aynı zamanda içerik bakımından da ciddi bir sorun barındırmaktadır. Zira bu rivayetlerin literal anlamı, hadislerin mutlak doğrulukla kabul edilmesini gerektiren bir sonuç doğurmaktadır. Böyle olunca bu tür ifadeler:

  • Hadis tenkidini anlamsızlaştırır
  • Rivayetlerin tarihsel bağlamını yok sayar
  • Sünnetin kendi içinde derecelendirilmesini ortadan kaldırır

Bu nedenle bu rivayetlerin “mana bakımından sahih” olduğu iddiası da tartışmaya açıktır. Çünkü burada yalnızca zayıf bir sened değil, aynı zamanda problemli bir anlam çerçevesi söz konusudur.

Burada temel problem şudur: Leknevî, güçlü bir usûl ilkesini (Kur’an’a arz) desteklemek için zayıf rivayetlere başvurmaktadır. Oysa bu ilke zaten:

  • Kur’an’ın kendi epistemik otoritesine
  • Ve haber-i vahidin zannî karakterine

dayanan bağımsız bir usûl kaidesidir.

Dolayısıyla Kur’an’a arz ilkesinin rivayetlerle temellendirilmesi zorunlu değildir; aksine bu tür rivayetler, ilkenin metodolojik sağlamlığını zayıflatabilir.

Sonuç

Sonuç olarak Leknevî’nin “Kur’an’a arz” hadisine yaklaşımı, yalnızca bir hadis sıhhat tartışması olarak değil, hadis tenkidi ile Hanefî usûl düşüncesi arasındaki epistemolojik ilişkinin bir yansıması olarak okunmalıdır. Tartışmanın merkezinde, haber-i vahidin Kur’an’ın umumunu tahsis edip edemeyeceği meselesi yer almakta; bu mesele ise doğrudan doğruya deliller hiyerarşisi ve bilgi değeri problemine bağlanmaktadır. Hanefî usûlünde Kur’an’ın umumunun kat‘î, haber-i vahidin ise zannî kabul edilmesi, “Kur’an’a arz” ilkesine teorik bir zemin sağlamış; böylece söz konusu ilke, basit bir rivayet değerlendirme yöntemi olmaktan çıkarak sistematik bir usûl prensibine dönüşmüştür.

Bu çerçevede Leknevî’nin tavrı, iki farklı ilmî aidiyetin birlikte işletildiği dikkat çekici bir örnek sunmaktadır. Bir taraftan hadisçi kimliğiyle ilgili rivayetlerin isnad problemlerini teslim etmekte, diğer taraftan Hanefî usûl geleneğine bağlılığı sebebiyle bu rivayetlerin ifade ettiği anlamı korumaya çalışmaktadır. Dolayısıyla onun yaklaşımı, “lafız bakımından zayıf fakat mâna bakımından sahih” şeklinde özetlenebilecek tipik Hanefî uzlaştırmacılığını yansıtmaktadır. Bu durum aynı zamanda, klasik İslâm ilimlerinde rivayetlerin yalnızca isnad merkezli değil, bağlı bulundukları usûlî paradigma içerisinde de değerlendirildiğini göstermektedir.

Bununla birlikte çalışma boyunca görüldüğü üzere, Kur’an’a arz ilkesini desteklemek amacıyla nakledilen bazı rivayetler, yalnızca sened bakımından değil, metin ve anlam bakımından da ciddi problemler taşımaktadır. Özellikle “Ben söylemiş olayım veya olmayayım, size ulaşan hak sözü alın” tarzındaki rivayetler, literal anlamları esas alındığında hadis tenkidini işlevsiz hâle getirecek sonuçlara kapı aralamaktadır. Bu sebeple mesele, sadece rivayetlerin zayıflığı değil; aynı zamanda onların doğurduğu epistemolojik sonuçlardır. Nitekim sünnetin kendi içerisinde derecelendirilmesi, rivayetlerin bağlamsal değerlendirilmesi ve hadis tenkidinin metodolojik zemini dikkate alındığında, bu tür rivayetlerin ihtiyatla ele alınması gerektiği açıktır.

Netice itibarıyla “Kur’an’a arz” ilkesi, belirli rivayetlerin sıhhatine bağımlı olmaksızın da temellendirilebilecek güçlü bir usûl kaidesidir. Çünkü bu ilke, esas itibarıyla Kur’an’ın merkezî epistemik otoritesi ile haber-i vahidin zannî karakteri arasındaki ilişkiye dayanmaktadır. Bu nedenle söz konusu prensibin problemli rivayetlerle desteklenmeye çalışılması, kimi zaman ilkenin teorik gücünü tahkim etmek yerine zayıflatabilmektedir. Dolayısıyla meseleye yaklaşırken, rivayetlerin hadis tekniği açısından değerlendirilmesi kadar, onların hangi usûlî ve epistemolojik zeminde anlam kazandığının da dikkate alınması gerekmektedir. Bu da bize, Kur’an’a arz tartışmasının gerçekte yalnızca bir hadis sıhhat meselesi değil; İslâm düşüncesinde bilgi, otorite ve yorum ilişkisini şekillendiren daha geniş bir metodoloji problemi olduğunu göstermektedir.

Kategori:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir