İçeriğe geç

İKTİDARI ELE GEÇİRMEK Mİ, İNSANI İNŞA ETMEK Mİ?

İslam’ın hayata geçirilmesinin yöntemi üzerinde yaklaşık 150 yıldır yazılıp çiziliyor. Belki de söylenmedik bir şey kalmamıştır. Ama hayat tecrübelerden ibaret. Her dem ve her daim yeniden yazmak, hatırlatmak gerekir. 

Evet, İslam’ın hayata geçirilmesi meselesi… Yaşanan tecrübeler bir kez daha gösterdi ki, uzun zamandır yanlış bir yerde duruyoruz. Sanki İslam’ın toplumda hâkim olması için önce devletin ele geçirilmesi, ardından devlet gücü kullanılarak toplumun dönüştürülmesi gerekiyormuş gibi düşünüyoruz. Bu anlayış, siyaseti İslamileşmenin başlangıç noktası, iktidarı da bunun temel aracı hâline getiriyor. Oysa yaşanan tecrübeler bize tekrar tekrar başka bir gerçeği gösteriyor: Bir iktidara sahip olmak, İslamî bir toplum meydana getirmeye yetmiyor.

Devleti yönetmek ile toplumu İslamî değerler doğrultusunda dönüştürmek aynı şey değildir.

Hatta daha açık söyleyelim: İktidarı ele geçirmek, İslam’ın uygulanması için zorunlu olmadığı gibi, tek başına düşünüldüğünde son derece yetersiz bir çabadır. Siyasetin elbette önemli bir işlevi vardır. Siyasi iktidar bazı zulümleri engelleyebilir, bazı haksızlıkları ortadan kaldırabilir, adaletin tesisine yönelik düzenlemeler yapabilir, insanların dinlerini daha rahat yaşamalarını sağlayabilir. Bunlar küçümsenecek şeyler değildir. Fakat bütün bunlar, siyasetin İslamileşmenin kendisi olduğu anlamına gelmez.

Çünkü devlet bir toplumu yönetebilir; fakat insanı iman etmeye, ahlaklı olmaya, dürüst davranmaya, emanete riayet etmeye, merhametli olmaya ve adaleti içselleştirmeye zorlayamaz.

Kanun çıkarabilir; fakat kanunun ruhunu taşıyacak insanı kendiliğinden üretemez.

Devlet kurumları değiştirilebilir; fakat o kurumlarda çalışacak insanların zihniyeti bir gecede değiştirilemez.

İktidarın başına geçilebilir; fakat iktidarı kullanacak kadroların ahlakını, bilgisini, liyakatini ve İslam anlayışını önceden inşa etmediyseniz, elinizdeki siyasi güç beklediğiniz sonucu üretmeyebilir.

Nitekim modern dönemde İslamî hareketlerin tecrübelerini inceleyen çalışmalar, İslamî toplumsal dönüşümün yalnızca devlet gücüyle değil, sosyal hareketler, örgütlenmeler, eğitim, davet ve sivil toplum alanlarındaki faaliyetlerle de şekillendiğine dikkat çekmektedir.

Devlet Bir Araçtır, İnsan İse Asıl Unsur

Burada temel bir ayrım yapmak gerekiyor: İslam’ın toplumsal hâkimiyeti ile İslam adına siyasal hâkimiyet aynı şey değildir.

Bir toplumun İslamileşmesi, sadece o toplumun hangi parti tarafından yönetildiğiyle açıklanamaz. Bir toplumda İslamî değerlerin kökleşmesi; ailede, eğitimde, ticarette, üniversitede, medyada, sanatta, edebiyatta, hukuk kültüründe, ahlakta, gündelik ilişkilerde ve insanların dünyayı algılama biçiminde meydana gelen dönüşümle ilgilidir.

Dolayısıyla mesele sadece “Kim yönetecek?” sorusu değildir.

Asıl soru şudur:

Kimler yetişecek ve nasıl bir insan ortaya çıkacak?

Çünkü devletin başına İslam adına hareket eden bir kadro getirdiğinizde, o kadronun elinde hazır bir İslamî toplum bulmazsınız. Tam tersine, o kadro yine mevcut toplumla, mevcut kültürle, mevcut eğitim sistemiyle, mevcut medya düzeniyle, mevcut ekonomik ilişkilerle ve mevcut insan malzemesiyle karşı karşıya kalacaktır.

İşte asıl mesele burada ortaya çıkıyor.

Bir devletin yönetimini değiştirmek, toplumun insan unsurunu değiştirmek anlamına gelmez.

İktidar değişir; fakat zihniyet aynı kalabilir.

Yönetici değişir; fakat yönetim kültürü değişmeyebilir.

Kanun değişir; fakat o kanunu uygulayan insan değişmeyebilir.

Bu yüzden siyaseti İslamileşmenin kendisi olarak görmek, araç ile amacı birbirine karıştırmaktır.

Medya Dünyası Üzerinden Bir örnekle Düşünelim

Bunu daha anlaşılır hâle getirmek için medya dünyasından bir örnek verelim.

Diyelim ki bir toplumda medya alanında etkili olmak istiyoruz. Televizyonların, dijital platformların, dizilerin, filmlerin ve diğer iletişim araçlarının toplumun değer dünyasını şekillendirdiğini düşünüyoruz. Bunun üzerine bir televizyon kanalı kurmaya veya mevcut bir medya kuruluşunu satın almaya karar veriyoruz.

Peki sonra ne olacak?

Televizyon kanalını satın aldık.

Şimdi ne yapacağız?

Bir dizi çekmek istiyoruz.

Senaryoyu kim yazacak?

Yönetmen kim olacak?

Yapımcı kim olacak?

Oyuncular kim olacak?

Görüntü yönetmeni, müzisyen, sanat yönetmeni, editör, yapım ekibi kimlerden oluşacak?

Daha önemlisi, bu insanların zihninde nasıl bir dünya var?

Eğer bizim değerlerimiz çerçevesinde yetişmiş senaristimiz yoksa, yönetmenimiz yoksa, yapımcımız yoksa, oyuncumuz yoksa, sanatçımız yoksa, eleştirmenimiz yoksa, medya uzmanımız yoksa sadece televizyon kanalına sahip olmak bize ne kazandıracaktır?

Elimizde bir televizyon binası ve yayın frekansı bulunacaktır.

Ama içerik üretmek için insanımız yoksa, kanalın sahibi olmak bizi hedefimize ulaştırmayacaktır.

O zaman ne yapacağız?

Mevcut insan unsurunu kullanacağız.

Fakat mevcut insan unsuru bizim değerlerimize yabancı olabilir. Hatta bazı durumlarda değerlerimize açıkça aykırı bir dünya görüşüne sahip olabilir.

Böyle bir durumda televizyon kanalına sahip olmak, otomatik olarak televizyonun İslamîleşmesi anlamına gelmeyecektir.

Tam tersine, kanal sizin olabilir ama içerik üretme kapasitesi başkasının elindedir.

İşte siyaset ve devlet yönetimi meselesi de bundan farklı değildir.

Devleti Yönetmek ile İslamî Bir Toplum İnşa Etmek Aynı Şey Değildir

Bir siyasi hareket devleti yönetmeye başladığında karşısında hazır bir insan kaynağı bulacaktır.

Bakanlıklarda insanlar çalışacaktır.

Üniversitelerde akademisyenler olacaktır.

Okullarda öğretmenler olacaktır.

Medya kuruluşlarında gazeteciler olacaktır.

Mahkemelerde hâkimler olacaktır.

Hastanelerde doktorlar olacaktır.

Şirketlerde yöneticiler olacaktır.

Sanat dünyasında sanatçılar olacaktır.

Televizyonlarda senaristler, yönetmenler ve oyuncular olacaktır.

Yani devlet size bütün bunları hazır olarak teslim etmeyecektir. Devleti siz yönetirsiniz; fakat devleti yönetecek insanları önceden inşa etmiş olmanız gerekir.

İşte gözden kaçırılan nokta budur.

Biz çoğu zaman “İktidara gelirsek bunları değiştiririz” diyoruz.

Oysa bazı şeyler iktidara geldikten sonra değiştirilemez; çünkü onları değiştirecek insan kaynağını daha önce yetiştirmemişsinizdir.

İktidar size bir devlet mekanizması verir.

Fakat o mekanizmanın hangi yönde işleyeceğini belirleyen şey büyük ölçüde insan unsurudur.

Bu sebeple İslam’ın toplumsal geleceğini yalnızca siyasi iktidara bağlamak, son derece kırılgan bir stratejidir.

Çünkü iktidar el değiştirebilir.

Seçimler kaybedilebilir.

Siyasi dengeler değişebilir.

Devlet kurumları farklı kadroların yönetimine geçebilir.

Ama eğer toplumun içinde güçlü bir eğitim, ahlak, düşünce, kültür, sanat, medya ve ilim birikimi oluşturulmuşsa, İslamî değerlerin toplumsal etkisi sadece iktidarın varlığına bağlı kalmaz.

Önce İnsan

Öyleyse asıl yatırımımız nereye yapılmalıdır?

İnsana.

İslam’ın toplumsal hâkimiyetinden söz ediyorsak önce İslam’ı bilen, anlayan, yaşayan ve bunu hayatın farklı alanlarında üretebilen insanlara ihtiyacımız vardır.

İslam’ı bilen hukukçulara…

İslam’ı bilen ekonomistlere…

İslam’ı bilen siyaset bilimcilere…

İslam’ı bilen eğitimcilere…

İslam’ı bilen gazetecilere…

İslam’ı bilen akademisyenlere…

İslam’ı bilen sanatçılara…

İslam’ı bilen senaristlere…

İslam’ı bilen yönetmenlere…

İslam’ı bilen iş insanlarına…

İslam’ı bilen yöneticilere…

Fakat sadece “İslam’ı bilen” insan da yeterli değildir.

Aynı zamanda alanını bilen insanlara ihtiyaç vardır.

Çünkü iyi niyet, uzmanlığın yerini tutmaz.

Bir insan çok dindar olabilir; fakat iyi bir senarist olmayabilir.

Çok samimi olabilir; fakat ekonomi bilmiyor olabilir.

İslamî hassasiyetleri güçlü olabilir; fakat hukuk alanında yeterli olmayabilir.

Bundan dolayı mesele sadece dindar insanlar yetiştirmek değildir. Kendi alanında yetkin, ahlaklı, sorumlu ve İslam’ın değer dünyasını kavramış insanlar yetiştirmektir.

İslamî dönüşümün asıl altyapısı budur.

Siyasetin Yeri Yok mu?

Buradan siyaseti bütünüyle önemsiz görmek sonucu çıkarılmamalıdır.

Elbette siyaset önemlidir.

Devlet adaleti tesis edebilir veya zulmü azaltabilir. Hukuki düzenlemeler yapabilir. Eğitim ve kültür politikaları geliştirebilir. Din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alabilir. Yolsuzlukla mücadele edebilir. Kamu düzenini sağlayabilir. Haksızlıkların önüne geçebilir.

Dolayısıyla siyasi alan terk edilecek bir alan değildir.

Fakat siyasete olması gerekenden fazla anlam yüklemek de doğru değildir.

Siyaset İslam’ın bütününü gerçekleştiremez.

Çünkü İslam sadece devlet yönetiminden ibaret değildir.

İslam’ın çok büyük bir bölümü devletin doğrudan müdahale edemeyeceği alanlarda gerçekleşir: insanın vicdanında, ailesinde, ticaretinde, arkadaşlıklarında, komşuluğunda, ahlakında, bilgi arayışında, sanatında, çalışma hayatında, tüketim alışkanlıklarında ve gündelik davranışlarında.

Devlet dürüstlüğü emredilebilir; fakat dürüst insan yetiştiremez.

Devlet adaleti kanunlaştırabilir; fakat adalet duygusunu tek başına inşa edemez.

Devlet faizi yasaklayabilir; fakat insanın faizden uzak durmasını sağlayacak bilinç ve ahlakı kendiliğinden oluşturamaz.

Devlet aileyi koruyabilir; fakat aileyi ayakta tutacak sevgi, sadakat, sorumluluk ve fedakârlığı kanun maddeleriyle üretemez.

Bütün bunlar bize şunu gösteriyor:

Siyaset önemlidir ama kurucu olan her zaman siyaset değildir.

Televizyonu Değil, Televizyon Yapacak İnsanları Düşünmek

Medya örneğine tekrar dönelim.

Biz yıllarca “Neden bizim televizyonumuz yok?” diye sorabiliriz.

Sonra bir televizyon kurabiliriz.

Fakat asıl soruyu sormazsak hiçbir şey değişmez:

Neden bizim senaristimiz yok?

Neden bizim yönetmenimiz yok?

Neden bizim sanatçımız yok?

Neden bizim güçlü bir kültür eleştirimiz yok?

Neden bizim çocuklara hitap eden içerik üreticilerimiz yok?

Neden bizim dünyayı İslam’ın değerleri içinden okuyup bunu modern sanatın diliyle anlatabilecek insanlarımız yok?

İşte mesele burada düğümlenmektedir.

Bir televizyon kanalı kurmak kolay olabilir.

Fakat televizyon üretecek kültürü oluşturmak çok daha uzun zaman ister.

Aynı şekilde bir siyasi parti kurmak veya siyasi iktidara gelmek mümkün olabilir.

Fakat o iktidarın taşıdığı değerleri toplumun farklı alanlarında üretecek insanları yetiştirmek çok daha uzun ve zahmetli bir iştir.

Dolayısıyla asıl hedefimiz “kanala sahip olmak” değil, “kanal üretecek insanı yetiştirmek” olmalıdır.

Asıl hedefimiz sadece “devleti yönetmek” değil, devleti adaletle yönetebilecek insanı yetiştirmektir.

Asıl hedefimiz sadece iktidarı elde etmek değil, iktidara ihtiyaç duyulmadan da topluma değer kazandırabilecek güçlü bir insan ve kurum ağı oluşturmaktır.

Sonuç: İktidardan Önce İnşa

Bugün yapılması gereken, siyaseti bütünüyle terk etmek veya siyasi alanı değersiz görmek değildir. Asıl yapılması gereken, siyasetin sınırlarını doğru anlamaktır.

İslam’ın toplumda kökleşmesini yalnızca iktidarın ele geçirilmesine bağlamak doğru değildir.

Çünkü iktidar toplumun üst kısmıdır; toplumun tamamı değildir.

Devlet bir binanın yönetimi gibidir. Fakat o binada yaşayacak, çalışacak ve üretecek insanları sizden önce başkaları yetiştirmişse, binanın anahtarını elinize almakla istediğiniz dünyayı kuramazsınız.

Bu nedenle önceliği yeniden düşünmek zorundayız.

Belki de yıllardır yanlış soruyu soruyoruz:

“Devleti nasıl ele geçiririz?”

Bunun yerine şu soruyu sormalıyız:

“Nasıl bir insan yetiştirmeliyiz?”

Nasıl bir öğretmen?

Nasıl bir akademisyen?

Nasıl bir gazeteci?

Nasıl bir sanatçı?

Nasıl bir hukukçu?

Nasıl bir ekonomist?

Nasıl bir yönetici?

Nasıl bir siyasetçi?

Ve hepsinden önce:

Nasıl bir Müslüman?

Çünkü İslam’ın toplumsal varlığı, önce İslam’ı taşıyacak insanın varlığına bağlıdır.

İnsan yoksa kurum şekilden ibaret kalır.

İnsan yoksa iktidar araçtan öteye geçemez.

İnsan yoksa televizyon sadece bir ekrandır.

İnsan yoksa okul sadece bir binadır.

İnsan yoksa devlet sadece bir mekanizmadır.

Ama yetişmiş, bilgili, ahlaklı, üretken ve sorumluluk sahibi insanlar varsa, İslam’ın değerleri yalnızca bir devlet politikası olarak değil, toplumun canlı hayatı içinde kendisine karşılık bulabilir.

Bu yüzden belki de önceliklerimizi tersine çevirmeliyiz:

Önce insan, sonra kurum.
Önce kültür, sonra iktidar.
Önce eğitim, sonra yönetim.
Önce ahlak, sonra güç.

Siyaset gerektiğinde kullanılacak bir araçtır. Fakat İslam’ın toplumsal inşasını siyasete havale etmek, çok daha geniş ve derin bir meseleyi tek bir kuruma teslim etmek anlamına gelir.

İktidarı kazanmak bir sonuç olabilir.

Fakat İslam’ı taşıyacak insanı yetiştirmek asıl meseledir.

İsterseniz bunu ikinci aşamada daha sert, manifesto tarzında ve güncel siyasi tecrübeye doğrudan göndermeler yapan bir makale üslubuna da dönüştürebilirim.

 

Kategori:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir