İçeriğe geç

İBRAHİM EL-BÜLEYHÎ’NİN “HUSÛNÜ’T-TAHALLUF: MEVÂNİU’N-NUHÛZ FÎ HİVÂRÂT VE MUKÂŞEFÂT” ADLI ESERİ ÜZERİNE TANITIM VE DEĞERLENDİRME

Giriş

İbrahim el-Büleyhî’nin (yazar hakkında sonda bilgi verilecektir)  “Husûnü’t-Tahalluf: Mevâniu’n-Nuhûz fî Hivârât ve Mukâşefât (Geriliğin Kaleleri: Yükselişin Önündeki Engeller Üzerine Söyleşiler ve Açıklamalar) Beyrut, 2010” adlı eseri, çağdaş Arap-İslam dünyasının karşı karşıya bulunduğu geri kalmışlık, zihinsel durağanlık, kültürel kapalılık ve kalkınma problemlerini ele alan dikkat çekici çalışmalardan biridir. Eserin başlığında yer alan “Husûnü’t-Tahalluf” (geriliğin kaleleri) ifadesi, yazarın temel yaklaşımını da büyük ölçüde ortaya koymaktadır. Büleyhî’ye göre toplumların geri kalmışlığının temelinde yalnızca ekonomik yetersizlikler, siyasî sorunlar veya teknolojik imkânların eksikliği bulunmamaktadır. Asıl problem, insanların düşünce ve davranışlarını belirleyen, sorgulanmadan benimsenen ve zamanla toplum tarafından korunan zihinsel ve kültürel yapılardır.

Yazar bu sebeple kalkınma meselesini öncelikle bir “zihniyet meselesi” olarak ele almaktadır. Ona göre bir toplum bilim ve teknoloji alanında ilerlemek istiyorsa yalnızca yeni bilgiler edinmesi yeterli değildir. Aynı zamanda bilgiye karşı tutumunu, geleneklerini değerlendirme biçimini, eleştiriye yaklaşımını, otorite anlayışını ve kendi başarısızlıklarının sebeplerini değerlendirme yöntemini de değiştirmesi gerekir. Çünkü yanlış düşünceler, sorgulanmamış kabuller ve alışkanlık hâline gelmiş davranışlar, toplumun yenilik karşısında kendisini koruyan birer “kale”ye dönüşebilir.

Bu bakımdan eser, yalnızca bir kalkınma veya modernleşme kitabı değil; aynı zamanda insanın bilgiyi nasıl edindiği, kültürün zihni nasıl şekillendirdiği ve toplumların neden değişime direnç gösterdiği üzerine bir düşünce çalışması niteliğindedir.

1. İbrahim el-Büleyhî’nin Husûnu’t-Tahalluf  adlı kitabının kısa bir özeti

Husûnu’t-Tahalluf, Suudi-Arap düşünür İbrahim el-Büleyhî’nin geri kalmışlık olgusunu ve kalkınmanın önündeki engelleri ele aldığı bir okuma ve analiz kitabıdır. Yazar, bunun yanında Yunan felsefesi, bilim ve bilimin rolü, eğitim, aydın kavramı ve Batı medeniyeti gibi pek çok mesele hakkındaki görüşlerini de ortaya koymaktadır.

Kitap iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm, İbrahim el-Büleyhî’nin gerçekleştirdiği beş “mükâşefe”den (açığa çıkarma, yüzleşme) meydana gelir. İkinci bölüm ise çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmış röportaj ve söyleşilerden oluşmaktadır.

Kitabının girişinde geleneksel kültürlerden söz eder ve şöyle der:

“Geleneksel kültürlerin temel özelliği, kapalı, sağırlaşmış, tahkim edilmiş ve dışarıdan gelecek her türlü yeni düşünceyi engellemek ve bastırmak amacıyla güçlü ve tetikte bekleyen muhafızlara sahip yapılar olmalarıdır. Bu sebeple dünyada modernleşmenin güçlü ve çok sayıdaki etkenlerine rağmen yıllar, hatta on yıllar geçmekte; hatta yüzyıllar sona ermektedir. Buna rağmen bu kültürler, eğitimin yaygınlaştırılmasına ve bütün dünyayla iletişim imkânlarının çeşitlenmesine rağmen çağın bilimlerinden ve düşüncelerinden etkilenmemektedir. Doğu ve Batı toplumlarının tecrübeleri göstermiştir ki çağdaş medeniyete dâhil olmak ancak bütün millete yönelen, sadece belirli bir öğrenci grubuyla sınırlı kalmayan, sarsıcı ve güçlü fikrî çabalarla gerçekleştirilebilir. Bunun için eğitim, medya, kürsüler ve diğer iletişim araçları; genel bir yönelim olarak yeni bir bilincin oluşturulmasını, yeni olmanın ifade ettiği bütün anlamlarıyla birlikte uyandırmayı, harekete geçirmeyi ve teşvik etmeyi hedefleyecek şekilde kullanılmalıdır.”

a. Eğitimde başarısızlık

Büleyhî, bu tür kültürlerde eğitimin başarısızlığına ve kalkınma planlarının sonuçsuz kalmasına da değinmektedir:

“Eğitimin başarısız olması ve birçok toplumda kalkınma planlarının sonuç vermemesi, kalkınmanın imkân ve alanlarının farkına varılmamasından ve zihinleri işgal eden, duyguları şekillendiren ve davranışları yönlendiren kültürel ahtapotun kalelerinin görülmemesinden kaynaklanmaktadır. Bu zorunlu bakış açısı, geri kalmış toplumlarda eğitim, öğretim, bilinçlendirme, yetiştirme ve yönetimden sorumlu kişilerin çoğunun dahi zihinlerinde ve ilgilerinde hâlâ mevcut değildir. Zihinsel, duygusal ve ahlaki oluşumun kültürel kalıplar tarafından şekillendirilmesini göz ardı etmek, başarısızlık ve sonuçsuzluğun birinci sebebidir.”

Büleyhî, geleneksel toplumlarda öz eleştirinin, bu toplumların kendilerini kuşatan zincirlerden ve kapalılığı ve katılığı yücelten düşüncelerden kurtulmaları için bir anahtar oluşturacağını vurgulamaktadır.

Büleyhî ayrıca insan zihninin kendisine daha önce ulaşan düşünceler tarafından işgal edildiği fikrinden söz etmektedir.

b. Yunan felsefesi

Daha sonra Yunan felsefesine geçen Büleyhî, Yunan filozofunun önemli bir özelliğinin cehaletini kabul etmesi ve bilginin göreceliliğinin farkında olması olduğunu belirtir. Ona göre Yunan felsefesi, sağlam bir biçimde tahkik edilmiş bilgiden yoksunluğun farkına varması ve kesin olmayan bilgi arayışına yönelmesiyle temayüz etmiştir. Çünkü felsefe o dönemde insanı mutlak kesinlik iddiasından ve ön kabullerden kurtarmaya yönelik bir çağrı niteliğindeydi.

c. Batı medeniyetine bakışı

Büleyhî, Batı medeniyetini oldukça yüceltmekte ve onu:

“İnsanı vehimlerinden kurtaran, zincirlerinden özgürleştiren, bireyselliğini kabul eden, kendisini inşa etmesi için imkân ve fırsatlar sağlayan, hedeflerini gerçekleştirebilmesi için gerekli sebepleri hazırlayan, otoriteyi insanileştiren, insanî ilişkileri boyun eğdirme değil ikna esasına dayandıran ve insanın hayvanlar gibi alınıp satıldığı köleliği sona erdiren tek medeniyet” olarak nitelendirmektedir.

Büleyhî’ye göre Batı medeniyeti istisnaî bir medeniyettir. Çünkü niteliksel dönüşümler üzerine kurulmuştur ve Arap-İslam medeniyeti de dâhil olmak üzere eski medeniyetlerin devamı değildir. Ona göre eski medeniyetler, üretici olmaktan ziyade rantçı medeniyetlerdir; medenileşmiş olanı vahşice fethetmeye, orman kanununa ve intikam anlayışına dayanmışlardır. Başkasının ürettiğini yıkıp yeniden inşa etmişlerdir. Bu nedenle eski medeniyetler yıkım ve yeniden inşa, yazma ve silme zincirinden ibarettir.

Buna karşılık Batı medeniyeti niteliksel bir medeniyettir; kalkınmacı, üretici ve yenilikçi bir karakter taşımaktadır.

d.    Arap-İslam medeniyetine bakışı

Büleyhî, Arap-İslam medeniyetini ise büyük ölçüde “fıkıh medeniyeti” olarak nitelendirmektedir. Ona göre bu medeniyet dinî alanda benzersiz bir başarı ortaya koymuş, dinî ve fıkhî ilimler büyük bir gelişme göstermiştir. Ancak düşünsel ve felsefî alan, daha ziyade bireysel çabalar düzeyinde kalmıştır.

Büleyhî’ye göre İbn Sînâ, Hârizmî, İbn Rüşd ve diğerleri Yunan kültüründen beslenmiş ve onun bir devamını oluşturmuşlardır. Müslümanlar ise bu düşünürleri reddetmiş, onları tekfir etmiş ve eserlerini yakmışlardır.

e. Liberalizm

Büleyhî liberalizmi savunmakta ve onun İslam ile çelişmediğini düşünmektedir. Ona göre liberalizm, İslam’ın adalet, eşitlik ve insan onuru gibi büyük ilkelerinin hayata geçirilmesini mümkün kılan yegâne yoldur. Ona göre bu ilkeler İslam tarihinin yalnızca belirli dönemlerinde ve kesintili biçimde somutlaşabilmiştir.

Liberalizmi şu şekilde tanımlamaktadır:

“Liberalizm, Latince özgürlük anlamına gelen bir kelimedir. Ancak felsefî anlamıyla liberalizm, ahlak, şeriat ve hukuk tarafından sınırlandırılmış, sorumluluk bilincine dayanan özgürlük demektir. Kültürümüzde liberalizm kavramının belirsiz olmasının sebeplerinden biri, bu kelimenin Arapçalaştırılmamış ve yabancı biçimiyle Arapçada kullanılmaya devam etmiş olmasıdır. Böylece anlamı belirsiz kalmıştır. İkinci sebep ise Batı düşüncesiyle ilişki kurarken gösterdiğimiz aşırı hassasiyettir. Dışarıdan gelen herhangi bir düşünceye, özellikle de siyasi, kültürel veya toplumsal bir içeriğe sahipse kuşkuyla yaklaşırız. Dışarıdan yalnızca bağlamından koparılmış bilgiler veya hazır teknikleri kabul ederiz; düşünceleri ise daha baştan, onları incelemeye ve içeriklerini araştırmaya çalışmaksızın reddederiz. Bu da bizi onların içeriğini tanımaktan mahrum bırakır. Oysa düşünceler kalkınmanın kaynağıdır…”

f.  Arap dünyasında liberalizme karşı çıkış

Büleyhî daha sonra Arap dünyasında liberalizme yönelik muhalefeti ele alır:

“Arap dünyasındaki bütün düşünsel, siyasi, partisel, kültürel ve dinî eğilimler liberalizme karşı savaşmıştır. Çünkü liberalizmi kabul etmek, kültürel kapalılıktan, siyasi despotizmden ve toplumsal tekdüzelikten vazgeçmeyi gerektirir. Oysa Arap çevresindeki herkes kapalı ve tek yönlü bir anlayışla yetişmiştir. Kültürel, bilgisel, siyasi, partisel, toplumsal veya kabilevi herhangi bir otoriteye sahip olanlar, tek ve nihai görüş sahibinin kendileri olmasına alışmışlardır: ‘Bizim için dünya insanları arasında başköşe vardır; aksi hâlde mezar.’ Bu nedenle Arap ortamı bu yüce insanî kavrama hazır veya açık değildi.”

Büleyhî’ye göre liberalizme Arap dünyasında farklı kesimler karşı çıkmıştır. Arap darbeciler, halk kitleleri, milliyetçiler, Baasçılar, Nasırcılar ve İslamcılar liberalizme karşı mücadele etmişlerdir. Ona göre belki de Arap Marksistler liberalizme karşı en sert düşmanlığı göstermişlerdir. Çünkü Sovyetler Birliği’ne, Doğu Bloku’na ve Marksist ideolojiye bağlılıkları, liberalizmi kapitalizmle özdeşleştirmelerine yol açmıştır. Kapitalizmin ortadan kaldırılması ve buna karşı mücadelenin sürdürülmesi gerektiğine inanmışlardır.

Büleyhî bunun yanlış bir anlayış olduğunu düşünür ve şöyle der:

“Çünkü liberalizmdeki insanî duyarlılık, kapitalizmin vahşiliğini, bencilliğini ve açgözlülüğünü dizginler.”

Büleyhî’ye göre: “Liberalizm, kültürel, siyasi ve toplumsal içeriğiyle mevcut ayrıcalık sahiplerinden önemli ölçüde taviz vermelerini gerektirir. Oysa herhangi bir otorite veya ayrıcalığa sahip olan kimse bundan gönüllü olarak, özveriyle veya dünyaya değer vermediği için vazgeçmez. İnsan tabiatının bir gereği olarak insanlar kazançlarına sımsıkı sarılır ve ayrıcalıklarını savunmak için sonuna kadar mücadele ederler. Bu nedenle kültürel, siyasi ve toplumsal liberalizm Arap dünyasında reddedilmiş ve çarpıtılmıştır.”

Buna karşılık ekonomik liberalizmin mevcut ayrıcalıklardan herhangi bir taviz vermeyi gerektirmediğini savunur. Ona göre ekonomik özgürlük ve bunun ortaya çıkardığı esneklik, hız ve performans kalitesi mevcut düzenlere hizmet etmekte ve mevcut gerçekliği güçlendirmektedir. Bu nedenle Arap dünyasında ekonomik liberalizm kabul edilmiş; liberalizm yalnızca ekonomik içeriğe indirgenmiştir. Böylece insanlar liberalizmin sadece ekonomik bir muhtevaya sahip olduğunu zannetmeye başlamışlardır. Oysa ekonomik özgürlük, kapsamlı anlamıyla liberalizmin yalnızca sonuçlarından biridir.

g.  Fukuyama ve liberalizmin geleceği

Bu noktada Büleyhî, Francis Fukuyama ile benzer bir görüş paylaşmakta ve geleceğin liberalizme, özgür ve açık topluma ait olduğunu düşünmektedir. Fukuyama’nın Marksist sistemler gibi totaliter sistemlerin başarısızlığı ve kısırlığı hakkındaki değerlendirmesini de benimsemektedir.

h.  Ahlak anlayışı

Büleyhî, ahlakın özsel ve kapsamlı bir anlam taşıdığını vurgular. Ona göre ahlak, düşüncelerin, bilimlerin ve edebiyatın insan hayatında kendiliğinden somutlaşmasıdır. Bu nedenle ahlakı yalnızca giyim-kuşam ve cinsel sapmalar gibi dar alanlara indirgeyen anlayışı reddetmektedir. (https://www.facebook.com/100064071758069/)

Şimdi biraz daha ayrıntılı olarak kitabı tanıtıp değerlendirmeye çalışalım:

  1. Eserin Konusu ve Temel Tezi

Büleyhî’nin eserindeki temel soru, toplumların neden geri kaldığı ve bazı toplumların neden hızlı bir şekilde ilerleyebildiğidir. Yazar bu soruya cevap verirken meseleyi sadece ekonomik göstergeler üzerinden değerlendirmez. Ona göre bir toplumun zengin doğal kaynaklara sahip olması, çok sayıda okul ve üniversite kurması veya gelişmiş ülkelerden teknoloji ithal etmesi, tek başına gerçek bir kalkınma meydana getirmez.

Çünkü kalkınmanın arkasında belirli bir zihinsel yapı bulunmaktadır. Bilimsel düşünceyi benimsemeyen, eleştiriye kapalı, kendi doğrularını sorgulamayan ve dışarıdan öğrenmeyi küçümseyen bir toplum, gelişmiş teknolojileri kullanabilse bile onları üretme ve geliştirme kapasitesine ulaşamayabilir.

Büleyhî’nin temel iddiası bu noktada şöyle özetlenebilir: Gerilik öncelikle zihinsel ve kültürel bir problemdir; ekonomik ve teknolojik geri kalmışlık ise çoğu zaman bu daha derin problemin sonuçlarından biridir.

Yazarın “geriliğin kaleleri” kavramı da bu düşünceyi ifade eder. İnsan, doğduğu andan itibaren ailesinden, çevresinden, toplumundan, geleneklerinden ve içinde bulunduğu kültürden çok sayıda kabule sahip olur. Bu kabuller zamanla o kadar doğal hâle gelir ki kişi onları sorgulamaya gerek duymaz. Böylece toplumun ortak kabulleri, bireyin düşüncesini belirleyen görünmez sınırlar meydana getirir.

Bu nedenle Büleyhî açısından asıl mesele yalnızca “insanlara bilgi vermek” değildir. Daha önemli olan, insanların sahip oldukları bilgileri ve kabulleri sorgulayabilecek zihinsel kapasiteyi kazanmalarıdır.

  1. Kültürün ve Geleneğin İnsan Zihni Üzerindeki Etkisi

Eserin dikkat çekici yönlerinden biri, kültürün insan zihnini biçimlendirme gücüne yaptığı vurgudur. Büleyhî’ye göre insan dünyaya geldiğinde hazır ve tamamlanmış bir düşünce sistemiyle doğmaz. İçinde bulunduğu çevre, ona zaman içerisinde dünyanın nasıl anlaşılması gerektiğini öğretir.

İnsan daha bilimsel düşünceyle tanışmadan önce iyi ve kötünün ne olduğunu, hangi davranışların kabul edilebilir olduğunu, kimlere güvenilmesi gerektiğini, hangi düşüncelerin doğru veya yanlış sayılacağını öğrenmeye başlar. Bu süreçte edinilen kabuller daha sonra bireyin dünyayı algılama biçimini belirler.

Burada yazarın dikkat çektiği önemli nokta, insanın kendi kültürünü çoğu zaman eleştirel bir nesne olarak değil, doğal ve tartışılmaz bir gerçeklik olarak algılamasıdır. Kişi kendi kültürünün ürünlerini sorgulamak yerine onları “hakikatin kendisi” olarak görebilir.

Büleyhî’nin “geriliğin kaleleri” kavramı tam olarak bu noktada anlam kazanmaktadır. Bir kültür, kendi kabullerini sürekli yeniden üretiyor ve dışarıdan gelen eleştirileri sistematik biçimde reddediyorsa, değişime karşı güçlü bir direnç mekanizması oluşturmuş olur.

Ancak burada yazarın bütün geleneği olumsuz olarak değerlendirmediğini belirtmek gerekir. Asıl eleştirdiği husus, geleneğin varlığı değil, geleneğin sorgulanamaz hâle getirilmesidir. Bu açıdan eser, gelenek ile gelenekçilik arasında önemli bir ayrım yapmaya imkân vermektedir.

  1. Bileşik Cehalet ve Eleştirel Düşünce

Büleyhî’nin düşüncesinde önemli bir diğer kavram “bileşik cehalet”tir (el-cehlü’l-mürekkeb). Sıradan cehalet, insanın bir şeyi bilmemesidir. Fakat bileşik cehalette kişi hem bilmemekte hem de bilmediğinin farkında olmamaktadır. Daha da önemlisi, yanlış bildiği bir şeyi doğru zannetmektedir.

Bu durum, yazara göre basit cehaletten daha tehlikelidir. Çünkü bilmediğini bilen kişi bilgi arayabilir; fakat yanlışını doğru zanneden kişi yeni bilgiye ihtiyaç duymayacağını düşünür. Böylece yanlış kanaatlerini korumak için yeni bilgiye karşı direnebilir.

Bu noktada eleştirel düşünce büyük önem kazanmaktadır. Büleyhî’ye göre bilimsel zihniyet yalnızca çok sayıda bilgiye sahip olmak değildir. Bilimsel zihniyet, kişinin kendi bilgilerinin doğruluğunu sınayabilmesi, delil istemesi, yanlış yapabileceğini kabul etmesi ve gerektiğinde görüşünü değiştirebilmesidir.

Bu bakımdan eserin önemli mesajlarından biri şudur: Gerçek eğitim, zihni bilgiyle doldurmak kadar zihindeki yanlış kabulleri sorgulama ve düzeltme yeteneğini geliştirmeyi de gerektirir.

  1. Eğitim, Bilim ve Kalkınma İlişkisi

Büleyhî’nin eğitim anlayışı da bu temel düşünceyle bağlantılıdır. Ona göre eğitim sisteminin başarısı yalnızca okullaşma oranı, öğrenci sayısı veya üniversite sayısıyla ölçülemez. Esas mesele, eğitimin bireyde nasıl bir zihinsel dönüşüm meydana getirdiğidir.

Bir insanın yükseköğrenim görmesi, onun otomatik olarak eleştirel düşünceye sahip olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir toplumda çok sayıda akademisyen veya uzman bulunması da toplumun bütünüyle bilimsel bir zihniyet kazandığını göstermez. İnsan mesleğinde bilimsel yöntemleri kullanırken hayatın diğer alanlarında geleneksel ve sorgulanmamış kabullerle hareket edebilir.

Bu nedenle Büleyhî, bilimsel bilgi ile bilimsel zihniyet arasında ayrım yapmaktadır. Bilimsel bilgi belirli bir alanda uzmanlaşmayı ifade ederken bilimsel zihniyet, insanın genel olarak düşünme biçimini etkiler.

Yazarın kalkınma anlayışında teknoloji de benzer bir konuma sahiptir. Gelişmiş ülkelerin ürettiği teknolojileri tüketmek, bir toplumun teknolojik bakımdan gelişmiş olduğu anlamına gelmez. Gerçek kalkınma, toplumun bilgi üretme, teknoloji geliştirme ve kendi sorunlarına özgün çözümler oluşturma kapasitesine sahip olmasıdır.

Bu açıdan eserin önemli bir mesajı, tüketici toplumdan üretici topluma geçişin zihinsel bir dönüşüm gerektirdiğidir.

  1. Batı Medeniyeti ve Modernleşme Meselesi

Büleyhî’nin eserinde Batı medeniyeti önemli bir karşılaştırma alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Yazar, Batı’nın bilim, teknoloji, eğitim, hukuk, kurumlaşma ve üretim alanlarındaki başarısının görmezden gelinemeyeceğini savunmaktadır.

Ancak onun dikkat çektiği esas nokta, Batı’nın yalnızca belirli teknolojik ürünleri üretmiş olması değildir. Ona göre Batı’nın başarısının arkasında eleştirel düşüncenin, bireysel özgürlüğün, bilimsel araştırmanın, kurumların ve yeni bilgiye açık olmanın oluşturduğu daha geniş bir zihinsel dönüşüm bulunmaktadır.

Bu bağlamda Yunan felsefesi, Rönesans, Reform, bilimsel devrim ve Aydınlanma gibi süreçler Batı’nın zihinsel dönüşümünün önemli aşamaları olarak değerlendirilir. Özellikle Kopernik örneği, yazarın yaklaşımını açıklamak bakımından önemlidir. Kopernik’in ortaya koyduğu görüş yalnızca astronomi alanında yeni bir bilgi meydana getirmemiş, aynı zamanda insanların evren hakkındaki yerleşik tasavvurlarını sarsmıştır.

Büleyhî açısından bilimsel devrimlerin en önemli özelliği, insanların yalnızca yeni bilgiler edinmesini değil, eski kesinliklerini sorgulamaya başlamalarını sağlamasıdır.

Bu yaklaşım, eserin en güçlü taraflarından biridir. Bununla birlikte Batı’nın yükselişini yalnızca zihinsel dönüşümle açıklamak yeterli değildir. Avrupa’nın ekonomik yapısı, siyasî rekabet, ticaret, sömürgecilik, sermaye birikimi, şehirleşme, matbaa, askerî rekabet ve kurumsal gelişmeler gibi çok sayıda faktör de modern Batı’nın ortaya çıkışında etkili olmuştur. Dolayısıyla Büleyhî’nin açıklaması önemli bir boyutu ortaya koymakla birlikte, bütün tarihsel süreci tek başına açıklamaya yeterli değildir.

Büleyhî aslında “Batılılaşma”dan çok “zihinsel dönüşüm” istemektedir. Kitabı yüzeysel okuyan biri: “Büleyhî Batı’yı taklit etmemizi istiyor.” sonucuna varabilir. Bence bu tam olarak doğru değildir. Onun daha derin tezi şudur: Batı’nın ürünlerini değil, ürünleri meydana getiren zihinsel ve kurumsal mekanizmaları anlamalıyız. Yani mesele: “Batılı olalım.” değil; “Batı’nın nasıl başardığını anlayalım.” meselesidir. Bu çok önemlidir. Japonya örneği de bunun için kullanılmıştır.

  1. İslam Dünyasına Yönelik Eleştirileri

Eserin önemli bölümlerinden biri Müslüman toplumların geri kalmışlığı meselesine ayrılmıştır. Büleyhî, Müslümanların geçmişte önemli bir medeniyet meydana getirdiklerini inkâr etmez. Ancak tarihsel başarıların günümüzde sürekli bir övünme ve kendini savunma aracı hâline getirilmesini eleştirir.

Ona göre bir toplum geçmiş başarılarını sürekli tekrarlayarak kendi mevcut eksikliklerini görmezden geliyorsa, geçmiş artık bir güç kaynağı olmaktan çıkar ve değişimin önündeki bir engele dönüşür.

Bu noktada yazarın “öz-eleştiri” çağrısı önem kazanmaktadır. Müslüman toplumların kendi sorunlarını yalnızca dış güçlerle, sömürgecilikle veya çeşitli komplolarla açıklamasına karşı çıkan Büleyhî, dış etkenlerin gerçekliğini tamamen reddetmeden iç faktörlerin de sorgulanması gerektiğini savunur.

Büleyhî’nin: “İslam medeniyeti daha çok dinî/fıkhi bir medeniyetti, modern anlamda dünyevî kalkınma onun temel projesi değildi.” şeklindeki yaklaşımı bazı tarihsel gerçekleri yakalasa da fazla kategoriktir.

Çünkü İslam medeniyetinde:

  • tıp,
  • matematik,
  • astronomi,
  • optik,
  • coğrafya,
  • mimarlık,
  • şehircilik,
  • ticaret,
  • hukuk,
  • eğitim kurumları,
  • vakıflar

gibi alanlarda ciddi dünyevî üretimler vardır. Dolayısıyla mesele: “İslam medeniyeti dünyayla ilgilenmedi.” şeklinde kurulamaz.

Daha doğru soru şudur: İslam medeniyetinin bilgi üretme ve kurumlaşma yapısı neden modern bilimsel devrime dönüşmedi? Bu çok daha ciddi ve verimli bir sorudur.

  1. Eserin Güçlü ve Tartışmalı Yönleri

Husûnü’t-Tahalluf’in en güçlü yönlerinden biri, geri kalmışlık problemini yalnızca ekonomik veya siyasî faktörlerle açıklamamasıdır. Büleyhî, kültürün, alışkanlıkların ve zihinsel kabullerin toplumların gelişme kapasitesi üzerindeki etkisini güçlü biçimde ortaya koymaktadır.

Özellikle bileşik cehalet, öz-eleştiri, eleştirel düşünce, başkasından öğrenebilme ve kültürel kapalılık konularındaki tespitleri dikkat çekicidir. Ayrıca Japonya örneği üzerinden, başka toplumlardan öğrenmenin kimlik kaybı anlamına gelmediğini göstermesi de önemlidir.

Buna karşılık eserin bazı yönleri eleştiriye açıktır. Öncelikle Batı medeniyetine yönelik yaklaşımının zaman zaman fazla idealize edici olduğu söylenebilir. Batı’nın başarılarını açıklarken sömürgecilik, ekonomik güç, sermaye birikimi ve dünya sistemi gibi unsurların yeterince ağırlıklandırılmaması, tarihsel açıklamanın tek yönlü kalmasına yol açabilir.

İkinci olarak, felsefe ve eleştirel düşünceye kalkınmanın temel unsurları olarak büyük önem vermesi anlaşılabilir olmakla birlikte, bunların tek başına yeterli sebepler olarak görülmesi problemli olabilir. Bir toplumun kalkınması için zihinsel dönüşüm kadar siyasî, ekonomik, hukukî ve kurumsal şartların da oluşması gerekir.

Üçüncü olarak, “gelenek” ile “gerilik” arasında kurulabilecek ilişkinin dikkatli ele alınması gerekir. Her gelenek ilerlemeye engel değildir. Asıl problem, geleneğin eleştirilemez ve değiştirilemez kabul edilmesidir.

Sonuç

İbrahim el-Büleyhî’nin “Husûnü’t-Tahalluf: Mevâniu’n-Nuhûz fî Hivârât ve Mukâşefât”  adlı eseri, toplumların geri kalmışlığını yalnızca ekonomik yoksulluk veya teknolojik yetersizlik üzerinden açıklamayan; bunun arkasındaki zihinsel, kültürel ve epistemolojik unsurları araştıran önemli bir çalışmadır. Eserin temel iddiası, geri kalmışlığın kendisini yeniden üreten bir zihinsel ve kültürel yapıya sahip olduğudur. Bu yapı, sorgulanmamış kabuller, geleneklerin mutlaklaştırılması, eleştiriye kapalılık, bileşik cehalet, dışarıdan öğrenmeyi reddetme ve başarısızlıkların sürekli dış faktörlerle açıklanması gibi unsurlardan meydana gelmektedir.

Büleyhî’ye göre gerçek kalkınma, yalnızca teknoloji satın almak veya eğitim kurumlarının sayısını artırmakla gerçekleşmez. Kalkınmanın ön şartı, insanın düşünme biçiminin değişmesidir. İnsan kendi kabullerini sorgulayabilmeli, yanlış bildiğini kabul edebilmeli, başka toplumların tecrübelerinden yararlanabilmeli ve gerektiğinde kendi kültürünü eleştirebilmelidir. Bu nedenle eserin merkezinde “öz-eleştiri”, “eleştirel düşünce” ve “zihinsel dönüşüm” kavramları bulunmaktadır.

Eserin Batı medeniyetine ilişkin değerlendirmeleri ise hem öğretici hem de tartışmalıdır. Büleyhî, Batı’nın başarılarını görmezden gelmek yerine bunların arkasındaki zihinsel ve kurumsal şartların anlaşılması gerektiğini savunmaktadır. Bu yaklaşım, özellikle gelişmiş ülkelerden yalnızca teknoloji ithal etmek yerine onların bilgi üretme ve kurumlaşma süreçlerini anlamak bakımından önemlidir. Ancak Batı’nın yükselişini esas olarak zihinsel dönüşümle açıklamak, tarihsel sürecin ekonomik, siyasî ve jeopolitik boyutlarını ikinci plana itme riskini taşımaktadır.

Benzer biçimde, yazarın İslam medeniyetine yönelik bazı değerlendirmeleri daha geniş tarihsel veriler ışığında yeniden ele alınmalıdır. İslam medeniyetinin bilimsel ve kurumsal mirası, onun analizini daha karmaşık hâle getirmektedir. Bu nedenle Büleyhî’nin yaklaşımından hareketle sorulması gereken temel soru, İslam medeniyetinin bilim ve dünyaya kapalı olup olmadığı değil; sahip olduğu güçlü bilimsel ve entelektüel mirasın neden modern bilimsel ve teknolojik devrime dönüşemediğidir.

Bütün eleştirilere rağmen Husûnü’t-Tahalluf, özellikle Müslüman toplumların kendi sorunlarını yeniden düşünmeleri bakımından önemli bir eser niteliğindedir. Kitabın en değerli mesajı, kalkınmanın dışarıdan hazır olarak ithal edilemeyeceği ve toplumların önce kendi zihinsel yapılarını sorgulamaları gerektiğidir. Bu açıdan Büleyhî’nin çağrısı basitçe “Batı’yı taklit etmek” şeklinde anlaşılmamalıdır. Daha doğru biçimde, “başarılı toplumların hangi zihinsel, ilmî ve kurumsal şartlar sayesinde başarılı olduklarını anlamak ve kendi toplumumuzdaki değişime direnç gösteren yapıları sorgulamak” şeklinde ifade edilebilir.

Sonuç olarak eser, modernleşme ve kalkınma tartışmalarında ekonomik göstergelerin ötesine geçerek insanın düşünme biçimini merkeze alması bakımından dikkate değerdir. Büleyhî’nin bütün tarihsel ve felsefî tespitlerini kabul etmek gerekmese de, onun şu temel sorusu üzerinde ciddi biçimde düşünmek gerekir: Bir toplum, kendi geriliğini sürdüren zihinsel ve kültürel mekanizmaları fark etmeden gerçekten değişebilir mi? Eserin asıl önemi de bu soruyu ısrarla gündeme getirmesinde yatmaktadır.

İbrahim el-Büleyhî Hakkında:

 

Biyografisi

  • Adı: İbrahim b. Abdurrahman el-Büleyhî (إبراهيم بن عبدالرحمن البليهي).
  • Doğumu: 1944.
  • Görevi: Kasım Bölgesi Belediye ve Kırsal İşler Genel Müdürü.
  • Ortaöğrenimini tamamladıktan sonra devlet hizmetine girdi. Daha sonra lise ve üniversite eğitimini dışarıdan/öğrenci olarak devam ederek (انتساب) tamamladı.
  • Üniversitedeki araştırması üstün dereceyle (imtiaz) kabul edildi. Bunun üzerine Riyad’daki Şeriat Fakültesi bu çalışmayı basarak yayımladı.
  • Mezuniyetinin hemen ardından Hûtat Benî Temîm Belediyesi Başkanı, ardından Hamîs Muşayt Belediyesi Başkanı, daha sonra da Hâil Bölgesi Belediyesi Başkanı olarak görev yaptı.
  • Daha sonra Belediye ve Kırsal İşler Bakanlığına geçti. Birkaç ay sonra Doğu Bölgesi Belediye ve Kırsal İşler Genel Müdürü olarak atandı. Birkaç ay sonra da mevcut görevi olan Kasım Bölgesi Belediye ve Kırsal İşler Genel Müdürlüğü görevine geçti.
  • Mezuniyetinden önce, akşamları ed-Da’ve (الدعوة) gazetesinde çalışıyordu. O dönemde hem Belediyeler Müdürlüğü’nde görevli olarak çalışıyor hem de Şeriat Fakültesi’nde dışarıdan öğrenim görüyordu.

Eserleri

Büleyhî’nin eserleri arasında şunlar bulunmaktadır:

  • Seyyid Kutub ve Onun Edebî ve Fikrî Mirası (سيد قطب وتراثه الأدبي والفكري) – Üniversitede hazırladığı araştırmadır.
  • Hâil ve Belediye Hizmetleri (حائل والخدمات البلدية) – I. cilt, 1401/1981 yılı.
  • Hâil ve Belediye Hizmetleri – II. cilt, 1403/1983 yılı.
  • Kasım Şehirlerinin Ağaçlandırılması ve Güzelleştirilmesi Programı (برنامج تشجير وتجميل مدن القصيم) – 1407/1987 yılı.
  • Tükenmeyen Kaynak (النبع الذي لا ينضب) – 1407/1987 yılı. Eser, refahın gerçekleştirilmesinde insan emeğinin ve çabasının önemi hakkındadır.
  • Geriliğin Yapısı (بنية التخلف) – Yakında yayımlanması ümit edilen kapsamlı bir fikrî projenin küçük bir bölümüdür.
  • Ayrıca çeşitli önemli meseleleri ele aldığı onlarca gazete makalesi bulunmaktadır.

Bu biyografik bilgiler, Büleyhî’nin akademik kariyerinin doğrudan felsefe alanında başlamadığını; Şeriat eğitimi almış, uzun yıllar kamu yönetiminde çalışmış ve daha sonra toplumsal, kültürel ve fikrî meseleler üzerine yoğunlaşmış bir düşünür olduğunu göstermesi bakımından özellikle önemlidir.

İbrahim el-Büleyhî, Arap düşünürlerinin dikkatini çekmiş ve ortaya koyduğu fikirlerle Arap entelektüel çevrelerini hayran bırakmıştır. Hatta bazıları, Necid bölgesinde doğmuş, İmam Muhammed b. Suûd İslam Üniversitesi’nde eğitim görmüş ve Şeriat Fakültesi’nden mezun olmuş bir kişinin, böylesine aydınlanmacı, hatta insani yaklaşımı ve fikirleri bakımından ilerlemeci bir düşünür olarak yetişmesine şaşırmış olabilir.

Büleyhî, daha erken dönemlerden itibaren düşüncenin çağlar boyunca insanlığın ortak mirası olduğuna ve herkesin ortak hakkı sayılması gerektiğine inanmıştır. Geçmişi putlaştırmayı ve önceki nesillerin kendi dönemleri için geçerli olan söz ve içtihatlarında takılıp kalmayı kesin bir şekilde reddetmiştir. Liberalizmi, bazı kimselerin zannettiği gibi insanın mutlak biçimde başıboş bırakılması şeklinde değil, insanın özgürlüğüne saygı esasına dayanan medenî bir anlayış olarak kavramaktadır. Söyleşilerinde ve katıldığı programlarda, kanaatlerini açıkça dile getirerek katılaşmış duvarları sarsmaya özen göstermektedir. Çünkü ona göre İslam, akla dayanan bir dindir. Nitekim aklını yitirmiş kimse dinî yükümlülük altında değildir.

Büleyhî, ortaya atılan her düşünce hakkında akılcı bir biçimde düşünmenin ve herhangi bir toplumsal mesele hakkında aydınların görüşlerine başvurmanın; fakihler, filozoflar ve davetçiler arasındaki mesafeleri yakınlaştırmanın bir yolu olduğunu vurgulamaktadır. Bununla birlikte kanaatlerini kesin ve değişmez hükümler hâline getirmemekte; bazı Müslümanların Arapların Batı medeniyetine olan katkıları hakkında tekrarladıkları iddialara ihtiyatla yaklaşmaktadır. Ona göre bunlar, Arap ve İslam dünyasında medeniyetin yükseliş dönemleri boyunca genel anlamda bilimsel ve kültürel bir ortamın varlığını kanıtlayan örnekler değil, daha ziyade bireysel örneklerdir.

Büleyhî ayrıca Batı’nın kendilerinden bilgi aktardığı âlimlerin de aslında daha önceki medeniyetlerden, özellikle Batı düşünce geleneğinden aktarımlar yaptıklarını ileri sürmektedir. Örneğin İbn Rüşd’ün Batılı düşünür Aristoteles’in düşüncesini şerh ettiğini, ardından Batı’nın kendi medenî uyanışı döneminde İbn Rüşd’den bu düşünceleri aktardığını belirtmektedir. Buna karşılık Müslümanların, Batı’nın kendilerinden yararlandığı bu âlimlere karşı ihtiyatlı davrandıklarını ve onların fikirlerinden uzak durduklarını ifade etmektedir.

Kategori:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir