İçeriğe geç

ŞAFİİ’NİN SIFFIN EHLİNİ BAĞİY GÖRMESİNE DAİR BİR DEĞERLENDİRME

Öncelikle ifade edeyim ki, bunu ilk duyduğumda şaşırmıştım. Zor bir mesele… Şafii böyle demiş miydi? Diyebilir miydi? Olayı tahkik etme gereği duydum. Evet, araştırdım, Şafii’ye göre sıffın ehli bağy idi. Ama hemen telaşlanmayın, en sonda işin rengi değişecektir. Şafii “Hz. Ali ile kim ile niza ediyorsa o bağydir” demektedir. Bunu Beyhakî, el-İtikad adlı eserinde nakleder. Beyhaki, önce İbn Huzeyme’den şunu aktarır:

وكل من نازع أمير المؤمنين علي بن أبي طالب في إمارته ، فهو باغ

Ardından da şöyle der:

على هذا عهدت مشايخنا ، وبه قال ابن إدريس – يعني الشافعي رحمه الله

Şafii, İbn Huzeyme’den önce yaşadığına göre aslında bu sözü ilk söyleyen Şafii olmaktadır. Sözün ona nispeti sahihtir. Peki bu durum nasıl değerlendirilmelidir? Ona geleceğim, ama ilginç bir rivayetle daha karşılaştım. Bunu da ilk duymuştum. Meğer Şafii, Şiilik ithamına maruz kalmıştır. Bunu da Beyhaki nakleder. Rivayet sahihtir. Bu rivayet şöyledir:

Nakledildiğine göre, Ebu Davud es-Sicistani’den şöyle rivayet edilmiştir: Ahmed b. Hanbel’e, Yahya b. Main’in İmam Şâfiî’yi teşeyyu‘ (şiîlik eğilimi) ile nispet ettiğine dair bir haber ulaştı. Bunun üzerine Ahmed ona şöyle dedi: “Sen bunu, Müslümanların imamlarından bir imam hakkında mı söylüyorsun?” Yahyâ şöyle cevap verdi: “Onun ‘bağy ehliyle savaş’ konusundaki kitabına baktım; başından sonuna kadar delil olarak Ali bin Ebî Tâlib’i esas aldığını gördüm.” Bunun üzerine Ahmed bin Hanbel şöyle dedi: “Bu ne tuhaf bir söz! İmam Şâfiî, bağy ehliyle savaş hususunda kime dayanacaktı? Zira bu ümmet içinde bağy ehliyle savaş imtihanına ilk maruz kalan kimse Ali b. Ebî Tâlib’dir. Bu savaşın usûlünü ve hükümlerini ortaya koyan da odur. Bu hususta ne Nebî’den -sallallahu aleyhi ve sellem- ne de diğer halifelerden nakledilmiş bir sünnet bulunmamaktadır. O hâlde (Şâfiî) kimin yolunu takip edecekti?” Bunun üzerine Yahyâ bu sözünden dolayı mahcup oldu.

Şimdi ne oldu?

  1. Şafii, Sıffın ehlini bağy olarak kabul etti.
  2. Şafii, Şiilik eğilimi ithamına maruz kaldı.

Biz hep Ebu Hanife’nin bir takım ithamlara maruz kaldığını biliyorduk, meğer Şafii’de bundan nasibini almış! Yahya ise Ebu Hanife’yi savunmakla meşhur nadir hadisçilerden biridir. Neyse ki, Yahya meselesi neticede tatlıya bağlanmış.

Bunlar nasıl değerlendirilmelidir? Bir kere olmayacak şeyler şunlardır:

Şafii, sıffın ehli hakkında nasıl böyle der, olmaz! Linç edelim!

Bak işte, sıffın ehlinin ne olduğu ortaya çıktı. Sıffın ehli zalmdir, adil değil, bunları linç edelim!

Meğer Şafii’de Şiilik eğilimleri var. Onu ve öyle diyenleri linç edelim!

Meğer herkes birbirini eleştiriyor. Hepsini linç edelim!

Bunlar sağlıklı yaklaşımlar değildir. Daha ilmi, tarihe ve alimlerin konumuna uygun yorumların yapılması gerekmektedir.

Bir kere Şafii’nin Şiilik eğilimi taşımadığı bilinen bir gerçektir. Tarih ortadadır. Ama Şafii, Hz. Ali ve ehl-i beyti çok sevmektedir. Sıffın meselesinde de Hz. Ali’nin uygulamasını esas almıştır. Oysa bağy hukuku tamamen ictihadi bir hukuktur. İmam Ahmed’in dediği çok önemli! Hz. Ali’den önce böyle bir hukuk/sünnet yoktur. Dolayısıyla Hucurat suresindeki “savaşan iki mü’min grupla” ilgili ayeti bağy hukuku çerçevesinde değerlendirmek hatalıdır. Şafii, bunu yapmıştır, Hz. Ali’nin durumunu ona kıyas etmiştir ve hatalı davranmıştır. Zira bağy, halifeye isyan eden mü’min demektir. Hz. Peygamber döneminde ona isyan edebilecek böyle bir mü’min topluluğu yoktur, olamaz. Ayette “savaşmak” olarak çevrilen “iktetelû..” savaşmak, isyan ederek savaşmak değil kavga etmek, birbirine saldırmak demektir. Ayetteki “bağy” de halifeye isyan değil, haksızlık yapmaktır. Bunu geçiyorum.

Yahya b. Main ise, kitabında gördüğü durumdan dolayı Şafii’yi eleştirmiştir. Bu, aslında Şiilik ithamı değil, şiilikten etkilenmeyi dile getirmektir. Sadece Şafii değil, böyle eleştirilen çok hadisçi vardır. Nesai gibi… Ancak bunlar asla şii değildir, şii sempatizanı da değildir, sadece Hz. Ali’ye sevgi beslemektedirler ve özel kitap yazmaktadırlar, o kadar. Akranlar arasında çıkan böyle suçlamalar sonradan gerçek yerine oturtuluyor, böyle olmadığı zaten ortaya çıkıyor.

Geldik asıl meseleye… Bağylik meselesini ilk başlatan Şafii olmuştur. Şafii’nin sıffın ehlini bağy olarak görmesini nasıl değerlendirmeliyiz? Şafii’nin Sıffın ehlini dolayısıyla Muaviye’yi bağy olarak görmesi, onların zalim olduğu, büyük günah işledikleri ve gayr-i adil kabul edilmeleri gerektiği anlamına gelir mi?

Şafii zamanına kadar ve zamanında ondan başka Sıffın ehlinin bağy olduğunu söyleyen olmamıştır. Sıffın ehlinin içtihat ettiğini, ama hatalı olduğunu söyleyenler olmuştur, ancak onların bağy olduğunu söyleyen olmamıştır. Hz. Ali’nin böyle gördüğü söylenebilir. Hz. Ali’nin Hz. Muaviye’yi bağy olarak görmesi kendi açısından haklıdır ama bu siyasi bir karardır. Zira Hz. Muaviye kendisini bağy olarak görmüyor, adalet istediğine inanıyordu. Hz. Ali’nin hilafetinden önce böyle bir biat türü yaşanmamıştı. Yani Müslümanlar kendi halifesini öldürmemişti. Bunun üzerine öldürenler de dahil bir kısım Müslümanlar birini halife seçip ona biat etmemişti. Bazı Müslümanlar da adalet sağlanıncaya kadar biatten geri durmamıştı. Her şey yeni idi. Dolayısıyla herkse kendi açısından içtihat etmişti.

Gerçi Sıffın ehlini hem bağy hem de içtihat hatası olarak görenler de var. Nasıl oluyor bu? Bu yaklaşımı tasrih etmek lazım. Kasıt, Hz. Ali, açısından bağy, Muaviye açısından içtihat hatası ise doğrudur, olabilir. Kasıt Hz. Muaviye hem bağydir hem de içtihat hatası yapmıştır ise böyle bir şey mümkün müdür? Hele bağy ile kasıt büyük günahı bilerek işlemek ise böyle bir şey mümkün değildir. Tarihen de mümkün değil. Sahabenin böyle yapması düşünülemez. Peki bağy nedir? Dediğim gibi Hz. Ali’den önce halife’ye isyan eden mü’min topluluğu anlamında bağy hukuku yok. Sıffın olayında ise herkes kendi açısından hak dava peşinde… Bu noktada bağy kelimesini –şayet mümkünse- isyan anlamında değil de -dediğim gibi- haksızlık, haksız saldırı olarak düşünmek sanki daha isabetli gibi.

Bu durumda yapılacak şey şudur:

Sıffın ehliyle ilgili İbn Huzeyme ile birlikte Şafii’nin bu değerlendirmesi ölçü olamaz. Mezkur düşünce onların içtihadı sayılabilir, ama bu içtihatlarında kesinlikle hata etmişlerdir. Hata etmek bir yana içtihatlarında şaz, tek kalmışlardır. Onları destekleyen bir alim de çıkmamıştır. Dolayısıyla içtihatlarında tek kalan iki alimin görüşüne uyulmaz. Böyle olan nice alim vardır. Sahabe içinde dahi görüşünde tek kalan nice alim vardır. İbn Ömer… Ehl-i kitap kadınla evliliğin haram olduğunu söylemiştir, tek kalmıştır. Sahabeden namaz kılmayan kişilerin kafir olduğunu söyleyen birkaç kişi vardır, ama tek kalmışlardır. İbn Abbas mut’aya cevaz vermiş, tek kalmıştır. Sonraki alimler içinde de tek kalanlar olmuştur. İbn Hazm’ın ilginç görüşlerinde tek kalması maruftur.

Dahası Şafii de bazı görüşlerinde tek kalmıştır. Meselâ fey’in beşte biri meselesinde İbnü’l-Münzir şöyle der: “Şâfiî’den önce fey’in beşte biriyle ilgili olarak, ganimetin beşte biri gibi olduğuna dair bir görüş nakledilmemiştir.”

İbn Rüşd de şöyle der: “Fey’in humuslandırılması (beşe bölünmesi) konusunda Şâfiî’den önce kimse böyle bir görüş söylememiştir.”

Önceki fakihlere göre fey’, Müslümanların maslahatı doğrultusunda devlet başkanının tasarrufuna bırakılırdı. Şâfiî ise buna muhalefet ederek fey’in de ganimet gibi paylaştırılacağını, aynı usulle taksim edileceğini söylemiştir.

Şâfiî’nin tek başına benimsediği ve bazılarınca “şâz (nâdir görüş)” olarak nitelendirilen bir başka mesele, namazda Peygamber’e salavat getirilmesinin hükmüdür. Kādî İyâz şöyle der: “Taberî, Tahâvî ve diğer imamlar, ümmetin selef ve halef âlimlerinin tamamının, teşehhüdde Peygamber’e salavat getirmenin farz olmadığı konusunda icmâ ettiğini nakletmişlerdir. Şâfiî ise bu konuda farklı görüş beyan etmiş ve şöyle demiştir: Son teşehhüdden sonra ve selamdan önce Peygamber’e salavat getirmeyen kişinin namazı batıldır…”

Bu görüşü sebebiyle ona karşı ciddi eleştiriler yapılmış, muhalefet ettiği için kınanmıştır. Hatîb el-Bağdâdî şöyle der: “Salavatın namazda farz olmadığı, fakihlerin çoğunun görüşüdür; Şâfiî müstesna. Ona bu konuda uyulacak bir selef de bilinmemektedir. Bunun delili, Şâfiî’den önceki sâlih selefin amelidir ve onların icmâıdır.”

İşte sıffın ehlini bağy görmesiyle de Şafii ve İbn Huzeyme tek kalmıştır.

Burada ikinci mesele gündeme geliyor. Şafii’nin Muaviye’yi bağiy görmesi ne anlama gelmektedir? Acaba Muaviye’yi tadlil ettiği, gayr-i adil gördüğü anlamına gelir mi? İlk bakışta öyle ama aslına öyle değil… Bunu nereden anlıyoruz? Şuradan anlıyoruz: Şayet Şafi Muaviye’yi dalalet ehli veya gayr-i adil görseydi, ondan hiçbir şekilde rivayette bulunmaması gerekir. Ama öyle değil! Şafii’nin kitaplarını araştıryoruz ve Muaviye’den üç hadis naklettiğini tespit ediyoruz. Dahası bizzat Muaviye’nin hadisiyle amel ettiğini söylemektedir. Mesela;

“Biz de Muaviye’nin hadisiyle amel ederiz. Bu hadis, Ebu Said el-Hudri’nin hadisine uygundur. Ayrıvca bu rivayette Ebu Said’in hadisinde bulunmayan bir açıklama da vardır. “(Bk. el-Umm, I, 108)

Şimdi ne oldu?

Şafii, Muaviye’ye bağiy demiş oldu, ama böyle demesi bir sahabi olan Muaviye hakkında herhangi bir kötü nitelemede bulunmasına sebep olmadı. O zaman Şafii’nin bu bağiy deyişini “hata” olarak anlamaktan başka yol yoktur. Birilerinin anladığı gibi şayet isyan, büyük günah, zulum, dalalet gibi olsaydı, Şafii’nin Muaviye’nin hadisleriyle amel etmesi mümkün olmazdı. Ama amel etti. O halde demek ki, Şafii’nin tutumundan yola çıkarak Muaviye hakkında ağır ithamlarda bulunmak mümkün gözükmemektedir.

Sona yaklaşıyorum. Burada anlamadığım bir nokta vardır: Beyhaki’nin naklettiğine göre Yûnus b. Abdüla‘lâ der ki: İmam Şâfiî’yi şöyle derken işittim: Ömer bin Abdülaziz’e Sıffîn ehli sorulduğunda şöyle demiştir: Bunlar, Allah’ın ellerimi temiz tuttuğu kanlardır; ben de dilimi onlarla boyamayı sevmem.”

Ben bu sözün Şafii’ye ait olduğunu biliyordum. Meğer Ömer b. Abdilaziz’e aitmiş! Bence tam ölçü budur. Olayın tarihi ve siyasi boyutlarını araştırmak elbette başka bir şeydir. Bu bir yana Şafii Ömer b. Abdilaziz’i 5. halife göre görmektedir. Ondan işittiği sözü kendine ölçü almamış mıdır? İnsanın aklına “almalı” diye geliyor, ama almadığı belli oluyor. Peki neden? Muhtemelen Şafii’yi Sıffın ehlini bağiy görmeye iten şey Hz. Ali sevgisiyle birlikte fıkhî olarak bağiy hukuku oluşturmak zorunda kalmasıdır. Bunun başka bir örneği de olmayınca böyle bir tablo ortaya çıkmıştır. Sıffındaki hukuk ilktir. Şafii ile Sıffın arasında 150 yıl var. Bu arada nice hilafet tartışması, isyanlar, savaşlar oldu. Bu noktada bağiy hukuku oluşturulmak zorundaydı. Şafii, salt Sıffın olayını değil, belki onun üzerinden zamanına kadar ve kendisinden sonra olacak olan olayları değerlendirmek istemiştir. Bunların hepsi içtihattır ve bir bağlayıcılıkları da yoktur.

Bu yorumu Şafii’nin Ömer’in sözünü dikkate almaması üzerine yaptık. Ama dikkate aldığını söylemek de mümkündür. Yukarıda ne demiştik? Şafii, Muaviye’nin hadisleriyle amel etmektedir. Şayet Muaviye’yi bağyin hakiki anlamıyla kabul etseydi, hadisleriyle de amel etemezdi. O zaman şu yorum da mümkün hale gelmektedir: Şafii’nin, Ömer’den nalettiği söz esasen Şafii’nin zihin dünyasını belirleyici olmuştur. Her ne kadar Şafii, Muaviye’nin büyük bir hata ettiğini kabul etse de bu durum, onu tadlil veya tefsik edecek bir noktaya taşımamıştır. Tabii keşke Ömer’in dediği noktada durabilseydi… İşte bu noktada da yukarıda ifade ettiğimiz Hz. Ali sevgisi baskın çıkmış ve gruplar arasında nötr kalamamıştır. 

SONUÇ

İmam Şâfiî’nin Sıffîn ehline dair “bağy” nitelemesi, onun sahabe dönemi siyasî ihtilaflarını fıkhî bir kategori içinde anlamlandırma teşebbüsünün dikkat çekici bir örneğidir. Ancak bu görüş, erken dönem Sünnî literatürün genel eğilimiyle mukayese edildiğinde şâz bir içtihat olarak öne çıkmakta. Bu durum, Şâfiî’nin ilmî otoritesine halel getiren bir husus değil, aksine İslâm hukuk düşüncesindeki içtihat çeşitliliğinin tabii bir tezahürü olarak görülmelidir.

Bununla birlikte, söz konusu görüşün ilmî literatürde “ölçü ve belirleyici bir referans” olarak kabul edilmesi de isabetli değildir. Zira Sıffîn ve benzeri fitne dönemlerine dair değerlendirmelerde, çoğunlukla sahabenin içtihadı, niyet ve tarihsel bağlam gibi unsurlar dikkate alınmış; “bağy” kavramı ise sonraki fıkhî sistematik içinde daha dar ve teknik bir çerçevede kullanılmıştır. Bu sebeple Şâfiî’nin yaklaşımı, genel Sünnî tarih ve usûl çizgisinin üzerinde kurulduğu müşterek zemini temsil eden bir ana görüş değil, o zeminde yer alan bireysel bir yorum olarak kalmaktadır.

Bu çerçevede yapılması gereken, ne Şâfiî’yi bu görüşü sebebiyle sert bir eleştiriye tabi tutmak ne de onun otoritesini merkeze alarak bu değerlendirmeyi mutlaklaştırmaktır. Zira bir büyük müctehidin belirli bir meselede tek kalmış olması, onun ilmî değerini düşürmediği gibi, o görüşün bağlayıcı veya normatif bir ölçü olarak alınmasını da gerektirmez. Nitekim İslâm ilim geleneğinde sahabe ve tabiîn dahil birçok âlimin münferit kalan ictihadları bulunmakta, bunlar çoğu zaman ilmî çeşitlilik içinde değerlendirilmekte ancak umumi kabulün yerine ikame edilmemektedir.

Bu noktada işin bir başka boyutu daha vardır: Şâfiî’nin Muâviye’yi “bâğî” kategorisine yerleştirdiği kabul edilse bile, ondan hadis rivayet etmesi veya rivayetini delil olarak kullanması, onun nazarında bu tasnifin ahlâkî/itikadî bir düşürme anlamına gelmediğini göstermektedir. Zira erken dönem hadis usûlünde bir râvinin rivayetinin kabulü, çoğu zaman onun siyasi içtihadı veya belirli bir tarihî olaydaki konumuyla doğrudan özdeş değildir. Bir sahâbînin veya râvinin hata etmiş sayılması, onun rivayetlerinin bütünüyle reddini gerektiren bir “tadlil/tefsîk” sonucu doğurmaz.

Bu durum, Şâfiî’nin Muâviye’den üç hadis rivayet etmesi ve hatta “onun hadisiyle amel ederiz” demesiyle birlikte düşünüldüğünde daha netleşir. Bu kullanım, Muâviye’yi genel anlamda adalet dışı veya dini itibardan düşmüş biri olarak görmediğini; bilakis onun rivayetini fıkhî delil hiyerarşisi içinde değerlendirdiğini gösterir. Dolayısıyla “bağy” nitelemesi, Şâfiî’de Muâviye’nin rivayet otoritesini ortadan kaldıran bir hüküm değil, belirli tarihî-siyasal konuma ilişkin içtihadî bir tasnif olarak kalmaktadır.

Bu ayrım kritik önemdedir: Eğer “bağy” kelimesi burada mutlak anlamda büyük günah, zulüm veya dalalet anlamına alınsaydı, Muâviye’nin rivayetlerinin delil olarak kullanılması metodolojik olarak imkânsız hâle gelirdi. Oysa Şâfiî’nin uygulaması bunun tersini göstermektedir. Bu da onun “bağy” kullanımının, sahâbe hakkında tadlil/tefsîk üretmeyen, daha dar ve hukukî bir çerçeveye sahip olduğunu desteklemektedir.

Sonuç olarak, Şâfiî’nin Sıffîn ehline dair “bağy” nitelemesi, hem onun ictihad cesaretini ve yöntemini yansıtan tarihî bir veri, hem de erken dönem ihtilaflarının yorumlanmasında çoğulcu yaklaşımın önemini gösteren bir örnek olarak okunmalıdır. Ancak bu görüş, Sıffîn ehlinin genel değerlendirmesinde belirleyici bir ölçü değil; ilmî ihtilaf literatüründe şâz bir kanaat olarak yerini korumalıdır. Ayrıca Şâfiî’nin yaklaşımı, ne sahâbeyi dışlayan bir mezhebî tavır ne de Muâviye’yi dinî otoriteden düşüren bir hüküm olarak okunabilir. Aksine, erken İslâm tarihindeki siyasal çatışmaları fıkhî kategoriye dönüştürme çabasının bir örneğidir. Bu nedenle Sıffîn ehline dair “bağy” nitelemesi, mutlak ahlâkî hüküm üretmekten ziyade, içtihadî bir hukuk dili kurma girişimi olarak değerlendirilmelidir.

Kategori:Yazılar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir