İçeriğe geç

İHTİLAFTAN HİLAFA, HİLAFTAN İHTİLAFA: HİLAFI İHTİLAFA TEKRAR DÖNDÜREBİLİR MİYİZ?

(Hadislerin İhtilafı, Mezhep Tercihleri ve Çoğul Sünnet Anlayışı)

İslam düşüncesinin dikkat çekici özelliklerinden biri, aynı vahiy kaynağına bağlı Müslümanların özellikle fıkhî meselelerde farklı sonuçlara ulaşabilmiş olmalarıdır. Bu farklılık, İslam hukukunun bir zaafı değil; nasların anlaşılması, rivayetlerin değerlendirilmesi ve farklı şartların dikkate alınmasıyla oluşan zengin ilmî mirasın bir sonucudur.

Asıl problem farklı görüşlerin bulunması değildir. Problem, ilmî bir ihtilafın zamanla kimlikleşmesi ve taraflar arasında üstünlük, aidiyet ve dışlama aracına dönüşmesidir. Bu sebeple “ihtilaf” ile “hilaf” arasında kavramsal bir ayrım yapmak mümkündür. İhtilaf, farklı düşünme ve uygulama biçimlerinin bulunmasıdır. Hilaf ise bu farklılığın karşılıklı savunma, reddiye ve taraflaşmaya dönüşmesidir.

Buradaki temel soru “Mezhepler yanlış mıdır?” değildir. Asıl soru şudur: Sünnet içerisinde yaşanabilen bazı farklılıklar sonraki dönemlerde nasıl daha katı mezhep tercihlerine ve zaman zaman kimlik çatışmalarına dönüştü? Bu farklılıkları yeniden sünnetin meşru çoğulluğu içerisinde yaşamak mümkün müdür?

İddiamız şudur: Sahih rivayetlerle sabit olan ve aynı anda veya farklı şartlarda meşru biçimde uygulanabilen sünnet çeşitlerini, mezhepsel kimliklerin birbirini dışlayan alametleri olmaktan çıkarıp yeniden yaşayan sünnet biçimleri haline getirmek mümkündür.

Bu yaklaşım mezhepleri ortadan kaldırmayı, bütün görüşleri eşit derecede doğru kabul etmeyi veya her hadisi bağlamından kopararak aynı anda uygulamayı önermez. Önerilen şey, ihtilaf-ı tenevvü‘ alanını doğru tespit etmek, ihtilaf-ı tenevvü‘ ile ihtilaf-ı tezâd arasındaki ayrımı korumak ve sahih sünnet çeşitliliğini mezhep taassubunun ötesinde görünür kılmaktır.

Klasik İslam ilim geleneğinde ihtilafların tamamı aynı türden görülmemiştir. İhtilaf-ı tenevvü‘de farklı uygulamalar birbirini zorunlu olarak dışlamaz; aynı hakikatin veya sünnetin farklı biçimleri söz konusu olabilir. İhtilaf-ı tezâdda ise iki zıt hükmün aynı anda doğru kabul edilmesi mümkün değildir.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü bütün farklılıkları hata kabul etmek de, her farklı görüşü doğru saymak da isabetli değildir. Bazı farklılıklar gerçek anlamda çelişkidir; bazıları ise sünnetin birden fazla biçime izin vermesinden kaynaklanır. Dolayısıyla yapılması gereken bütün ihtilafları ortadan kaldırmak değil, hangi ihtilafın çözülmesi, hangisinin korunması gerektiğini ayırt etmektir.

Hz. Peygamber’in ibadet hayatına bakıldığında bazı uygulamaların farklı zamanlarda farklı biçimlerde yapıldığı görülmektedir. Bu farklılık şartların değişmesinden, farklı zamanlarda farklı uygulamaların yapılmasından veya birden fazla meşru biçimin bulunmasından kaynaklanabilir. Sonuç olarak sünnetin bazı alanlarında tek bir uygulama biçiminden değil, bir uygulama alanından söz etmek gerekir.

Bu noktada mezhepler hakkında da bir düzeltme yapmak gerekir. Mezhepleri “bazı hadisleri kabul edip bazılarını terk eden sistemler” şeklinde açıklamak ilmî açıdan yetersizdir. Mezhep imamları hadislerin sıhhatini, delaletini, diğer rivayetlerle ilişkisini, nesh ihtimalini, umum-husus ilişkisini, sahabe uygulamasını, kıyası ve daha birçok usul ilkesini dikkate alarak hüküm vermişlerdir.

Bununla birlikte bir mezhep belirli bir görüşü tercih ettiğinde, bu görüş zamanla standart uygulamaya dönüşebilir. Bu standardizasyon hukukî istikrar ve ibadet hayatında düzen sağlar. Fakat bunun bir yan etkisi de vardır: Mezhebin tercih ettiği uygulama zamanla sünnetin tek biçimiymiş gibi algılanabilir.

Oysa mezhebin “muhtar görüşü” ile “sünnetin tek mümkün biçimi” aynı şey değildir. Mezheplerin ilmî değerini kabul etmekle mezhep tercihlerinin mutlaklaştırılmasına karşı çıkmak arasında bir çelişki yoktur.

Bunu bazı örnekler üzerinden görmek mümkündür. Hemen hatırlatmam gerekir: Bu mesele, haram ve farz gibi konularla alakalı değildir. Haram bir tanedir, farz bir tanedir. Mesele sünnet, mendup ve fazilet alanıyla ilgilidir. Sabah namazında tağlis ve isfar uygulamaları bunlardan biridir. Hz. Âişe’den gelen sahih rivayette sabah namazının karanlık vakitte kılındığına işaret edilirken, Râfi‘ b. Hadîc’den gelen rivayette aydınlığın belirginleştiği vakitte kılınmasına işaret edilmektedir. Burada mesele yalnızca “bir hadis sahih, diğeri zayıf” şeklinde çözülemez. Her iki uygulamayı destekleyen hadis malzemesi bulunmaktadır.

Bu durumda soru sadece “Hangisi daha kuvvetlidir?” değil, “Hz. Peygamber’in belirlediği vakit içerisinde farklı uygulama biçimleri bulunabilir mi?” sorusudur. Böyle bir yaklaşım, hadisleri birbirine rakip olmaktan çıkarır. Meşru vakit sınırları içerisinde farklı sünnet biçimlerinin bulunabileceğini kabul eder.

Ref‘u’l-yedeyn de benzer bir örnektir. İbn Ömer’den Buhârî’de nakledilen rivayette Hz. Peygamber’in namaza başlarken, rükûya giderken ve rükûdan kalkarken ellerini kaldırdığı aktarılır. Bu uygulamanın güçlü bir hadis zemini vardır. Buna rağmen mezheplerin fıkhî değerlendirmeleri farklılaşmıştır.

Burada önemli olan, ref‘u’l-yedeyn yapan ile yapmayan Müslümanı iki ayrı sünnet anlayışının temsilcileri gibi görmek değil, hadislerin ve fıkhî delillerin nasıl değerlendirildiğini bilmektir. Bir Müslüman ref‘u’l-yedeyni sünnet kabul ederek uygulayabilir; başka bir Müslüman bağlı olduğu mezhebin görüşünü sürdürebilir. Bu farklılık, tarafların birbirini sünnet dışına çıkarmasını gerektirmez.

Nafile namazların asıl şekli ferdî olarak kılınmaları olmakla birlikte, Hz. Peygamber’in bazı nafile namazları sahâbeyle birlikte cemaatle kıldığına dair rivayetler bulunmaktadır. Bu durum, nafile namazın cemaatle kılınmasının bizzat sünnette karşılığı olduğunu gösterir. Dolayısıyla cemaat, yalnızca farz namazlara mahsus bir uygulama değildir. Ancak nafile bir namazın cemaatle kılınması, farz namazlardaki cemaat gibi sürekli, zorunlu ve değişmez bir forma dönüştürülmez.

Buradan hareketle mesele, “nafile namaz cemaatle mi, tek başına mı kılınmalıdır?” şeklinde iki seçenekten birini dışlayan bir anlayışla ele alınmamalıdır. Nafile namazın ferdî kılınması da cemaatle kılınması da sünnette karşılığı bulunan uygulamalardır. Asıl mesele, bunlardan birini tek geçerli sünnet biçimi haline getirip diğerini sünnet dairesinin dışına çıkarmamaktır.

Bu açıdan nafile namazlarda cemaat, sünnetin mümkün kıldığı uygulama çeşitlerinden biridir. Fakat bu uygulamanın her zaman ve her nafile namazda düzenli bir cemaat biçimine dönüştürülmesi ayrı bir meseledir. Böylece hem cemaatle nafile kılmanın meşruiyeti korunur hem de nafile ibadetlerin esas itibarıyla ferdî ibadetler oluşu göz ardı edilmez.

Bu örnek, “sahih sünnetlerin farklı uygulama biçimlerini muhafaza etme” düşüncesi açısından da önemlidir: Sünnet, her durumda tek bir uygulama biçimine indirgenmek zorunda değildir. Bazı sünnetlerde ferdîlik ve cemaat, şartlara ve ibadetin niteliğine göre sünnet dairesi içinde birlikte bulunabilir.

Burada önemli bir noktayı özellikle vurgulamak gerekir: Hz. Peygamber bir sünneti diğerinden daha fazla uygulamış olabilir. Ancak bu durum, daha az uygulanan diğer sünnetin sünnet olma niteliğini ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla sünnetlerin farklı uygulama biçimleri karşısında mesele, mutlaka birini tercih edip diğerini dışlamak değildir. Asıl olan, sahih olarak sabit olan bütün uygulamaları sünnet dairesi içinde kabul etmektir. Bir sünnetin daha sık, diğerinin daha seyrek uygulanmış olması, ikincisinin sünnet olmadığı anlamına gelmez. Nitekim sünnetin bir kısmı süreklilik ve çoğunlukla, bir kısmı ise daha az sıklıkla uygulanmış olabilir. Burada ölçü, uygulama sıklığı değil, Hz. Peygamber’den sahih biçimde sabit olup olmadığıdır.

Burada on örneği daha sunmak faydalı olacaktır:

  1. Namaza başlarken elleri kaldırma

Eller omuz hizasına kadar kaldırılır.

Eller kulakların hizasına kadar kaldırılır.

  1. İki secde arasında oturuş

Sol ayak üzerine oturup sağ ayağı dikmek (iftiraş).

Her iki ayağı sağ tarafa çıkararak yere oturmak (teverrük).

  1. Teşehhütte işaret parmağı

Birinci şekil: Bütün parmakları kapatıp işaret parmağıyla işaret etmek; başparmağı orta parmağa halka oluşturacak şekilde birleştirmek.

İkinci şekil: İşaret parmağıyla işaret etmek ve dua sırasında onu hafifçe hareket ettirmek.

Üçüncü şekil: Parmağı kıbleye doğru uzatarak hareket ettirmeden işaret etmek; diğer eli de uyluk üzerine koymak.

  1. Vitir namazının kılınışı

İki rekât kılınıp selam verilir, ardından bir rekât ayrıca kılınır.

Üç rekât peş peşe kılınır ve sonunda tek selam verilir.

  1. Sabah namazında kunut

Kunut yapmak.

Kunut yapmamak.

  1. Kamet lafızları

Kametin tekli lafızlarla okunması

Kametin çiftli lafızlarla okunması

  1. Abdestte Organların Yıkanma Sayısı

Üçer defa yıkamak: Hz. Peygamber’in uygulamasında daha yaygın ve daha faziletli olan şekildir.

Bir veya iki defa yıkamak: Sahih hadislerde Hz. Peygamber’in abdest organlarını birer defa ve ikişer defa yıkadığı sabit olmuştur. Bu da caiz olduğunu ve kolaylığı göstermek içindir.

  1. İftitah Duasının, İhram Tekbirinden Sonra Okunuş Şekilleri

Birinci şekil: “Allah’ım! Doğu ile batıyı birbirinden uzaklaştırdığın gibi benimle günahlarımın arasını da uzaklaştır…”

İkinci şekil: “Allah’ım! Seni her türlü noksanlıktan tenzih eder, Sana hamdederim. İsmin mübarektir, şanın yücedir. Senden başka ilâh yoktur.”

Üçüncü şekil: “Ben, hanîf olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ben müşriklerden değilim…”

  1. Namazın ardından tesbih, tahmid ve tekbir

33 defa tesbih, 33 defa tahmid ve 33 defa tekbir: Yüzü tamamlamak için “Allah’tan başka ilâh yoktur; O tektir, ortağı yoktur…” denilir.

33 defa tesbih, 33 defa tahmid ve 34 defa tekbir getirilir.

10 defa tesbih, 10 defa tahmid ve 10 defa tekbir getirilir.

  1. Rükûdan Doğrulduktan Sonra Allah’a Hamdetme Lafızları

Birinci şekil: “Rabbenâ ve leke’l-hamd.”

İkinci şekil: “Rabbenâ leke’l-hamd.” (Vav olmadan.)

Üçüncü şekil: “Allahümme rabbenâ leke’l-hamd.”

Dördüncü şekil: “Allahümme rabbenâ ve leke’l-hamd.”

Tabii bütün bunlardan “bütün hadislerle aynı anda amel edelim” sonucu çıkarmak niyetinde değiliz. Çünkü bazı rivayetler gerçekten birbirine zıt olabilir; nesih, tahsis, farklı şartlar veya tercih gibi usul meseleleri devreye girebilir. Dolayısıyla her rivayeti aynı düzlemde ele almak mümkün değildir.

O zaman bu söylediklerimizi daha doğru ifade eden formül şudur: Maksat her hadisle aynı anda amel etmek değildir; amel edilmesi mümkün olan her sahih sünnet biçimini sünnet dairesinde tutmaktır.

Burada asıl mesele tercih ile taassup arasındaki çizgidir. Bir müctehidin deliller arasında tercihte bulunması tabiidir; bazı durumlarda zorunludur. Sorun tercih değildir. Sorun, tercihin mutlaklaştırılmasıdır.

“Ben bu görüşü daha güçlü buluyorum” demek ilmî bir tavırdır. “Ben şu mezhebin görüşünü takip ediyorum” demek de meşrudur. Fakat buradan “Benim uyguladığım biçim sünnettir; diğer biçim sünnet değildir” sonucu çıkmaz.

İlmî tercih zamanla kimliksel tercihe dönüşebilir:

Hadis farklılığı → fıkhî yorum → mezhep tercihi → standardizasyon → kimlikleşme → dışlama.

Yapılması gereken mezhep ve fıkıh aşamalarını ortadan kaldırmak değil, zincirin son halkalarını gevşetmektir:

Hadis farklılığı → fıkhî yorum → mezhep tercihi → farklı meşru sünnetlerin korunması.

Bu yaklaşım mezhepleri kaldırmak anlamına gelmez. Aksine mezheplerin ilmî mirasını koruyarak onların sünneti anlama ve sistemleştirme çabası olduğunu kabul eder. Bir Müslüman Hanefî olabilir ve Hanefî mezhebiyle amel edebilir; bir başkası Şâfiî, Mâlikî veya Hanbelî olabilir. Problem mezhep tercihi değildir. Problem, kişinin kendi mezhep tercihini diğer meşru fıkhî uygulamaları geçersiz kılan mutlak bir ölçüye dönüştürmesidir.

Dolayısıyla savunulan şey mezhepsizlik değil, mezhep taassubundan uzak durmaktır. Aynı şekilde mesele, “Herkes doğrudan hadise bakarak kendi hükmünü çıkarsın” demek de değildir. Mezheplerin nasıl oluştuğunu, hangi delillere ve usullere dayandığını öğrenmek gerekir. Ancak bir mezhebin tercih ettiği uygulamayı sünnetin tek mümkün biçimi olarak görmek gerekmez.

Bu sebeple üç tavrı birbirinden ayırmak gerekir: Mezhep taassubu, “Benim mezhebimin uygulaması doğrudur; diğerleri yanlıştır” demektir. Mezhep karşıtlığı, “Mezhepler gereksizdir; herkes doğrudan hadislere bakabilir” demektir. Burada önerilen ise şudur: Mezhepler büyük bir ilmî mirastır; onlardan ve usullerinden yararlanırız. Fakat sahih sünnet içerisinde birden fazla meşru uygulama bulunduğunda bunların tamamını sünnet dairesinde tutarız.

Bu anlayış, kişinin sürekli mezhepler arasında keyfî biçimde dolaşmasını da gerektirmez. Bir Müslüman kendi mezhebiyle düzenli biçimde amel ederken başka bir mezhepte veya fıkhî gelenekte bulunan sahih bir sünnet biçiminin de meşru olduğunu bilebilir. Şartlar ve ilmî gerekçeler elverdiğinde onu yaşayabilir. Böyle bir uygulama, kişinin mezhebini terk ettiği anlamına gelmez.

Sonuç olarak mesele mezhepleri kaldırmak değil, mezhep ile sünnet arasındaki ilişkiyi doğru kurmaktır.

Mezhep sünnetin yerine geçmez. Mezhep, sünneti anlamaya yönelik ilmî bir çabadır. Mezhep imamı sünnetin sahibi değildir; sünneti anlamaya çalışan müctehiddir.

Bu ayrım korunduğunda hem mezheplerin ilmî otoritesine saygı göstermek hem de sünnetin mezhep sınırlarından daha geniş olabileceğini kabul etmek mümkündür.

Belki de ihtiyaç duyduğumuz şey yeni bir mezhep değil, mezheplerin içindeki sünnet çoğulluğunu yeniden keşfedecek bir fıkıh bilincidir. Hedef mezhepsiz bir Müslüman yetiştirmek değil; mezhepli fakat mezhep taassubundan uzak, kendi fıkhî tercihine bağlı fakat diğer sahih sünnet biçimlerine açık bir Müslüman tipi geliştirmektir.

Bunun için temel ilke şu olabilir:

Her ihtilafı çözmek zorunda değiliz; bazı ihtilafları yeniden tabiîleştirmemiz gerekir.

Çünkü bazen ihtilaf çözülmesi gereken bir problem değil, sünnetin bize bıraktığı genişliktir.

Sünneti çoğul yaşamak mezhepleri terk etmek değildir. Tam tersine, mezheplerin ortaya çıkardığı ilmî birikimi dikkate alarak sünnetin meşru çeşitliliğini yeniden fark etmektir.

Mezhep bizim için bir duvar değil, bir yoldur. Bir yolun varlığı, başka meşru yolların bulunmadığı anlamına gelmez.

Asıl mesele bütün yolları yok etmek değil; hangi yolların sünnet içerisinde meşru olduğunu ilmî olarak ayırt etmek ve meşru yollar üzerinde yürüyen Müslümanları birbirinin karşısına dikmemektir.

Böylece hedefimiz hilafı yeniden ihtilaf haline getirmek; ihtilafı da çatışma olmaktan çıkarıp sünnetin genişliği içerisinde yaşamaktır.

Not 1. Metinde de belirttiğim gibi bu sünnetlerin bazısı daha sık bazısı daha az yapılmış olabilir. Bazısı caiz, bazısı daha faziletli olabilir. Bu durumda daha az yapılanı sık yapmamak gerekir. Caiz olanı faziletli yerine koymamak gerekir. Ancak neticede hepsi uygulanmıştır. Yerine göre bazen ihtiyaca göre bunlardan yararlanmak mümkümndür.

Not 2. Şunu da belirtmem gerekir. Bir Müslüman bir mezhebe göre öğrendiği sünnet davranışına alıştığı için onu terkedip diğer sünnetle amel etmesi zordur. Gerekmez de. Burada vurgulanan Müslümanların teorik olarak farklı sünnetlerin olabileceğini ve uygulanabileceğini kabul etmesidir.

Kategori:Uncategorized

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir